Saçımızı ağartan Hud suresi mi dünya işleri mi?

Hüseyin Akın, 'Hu Dönüşü' ve 'Sevmek, Karanfil ve Kiraz' kitapları üzerine Metin Erol'un sorularını cevapladı:

Saçımızı ağartan Hud suresi mi dünya işleri mi?

Müslüman isek İslam bize niye yaramıyor?” diye soruyor Hüseyin Akın. Sevme numarası yapmayı sevmek zannediyoruz çünkü. Hayatın anlamını bırakarak “U” dönüşü yapan Müslüman ahali, dinin özünün ve ruhunun önüne geçirdikleri türlü desiselerle döndü gerisin geriye. Gerisin geri giden ahaliyi “Hu Dönüşü” yapmaya çeviriyor Hüseyin Akın. Necip Fazıl’ın “Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya” düsturu üzere “kendimize gelmemiz için O’na gitmemiz gerek” diyor Hüseyin Akın. Ruhun ve özün yitirildiği dünyada “sevmek, karanfil ve kiraz”ı hatırlatıyor insanlara. Sahte sevgileri rafa kaldırmaya çağırıyor ahaliyi. Karanfil imgesiyle özdeşleştiriyor Hüseyin Akın çocuklarımızı, ve kadınlarımızı, kızlarımızı kiraz imgesiyle ele alıyor.

Hüseyin Akın'la “Hu Dönüşü” ve “Sevmek, Karanfil ve Kiraz” üzerine konuştuk.

Efendim öncelikle “Hu Dönüşü” kitabınızın aldığı ödülden dolayı sizleri tebrik ederim. Ödüllü kitabınızdan başlayalım arzu ederseniz. “Hu Dönüşü” kitabınızda Türkiye’deki Müslümanların bin bir çeşit hallerini ironileştirerek ortaya koymuşsunuz. Bu kitabı yazma fikri nasıl ortaya çıktı?

Teşekkür ediyorum. Alışmadığım şeyleri yazdım. Şayet mevcut duruma alışsaydım gözümün önünde olup biteni göremezdim. Konuşsam kimsenin beni dinleyecek bir kulağı olmadığını biliyorum. Dinleseler bile hiç kimse oralı olmayacak. Çünkü “Ora” ıstırap çekenlerin yurdudur. Gözyaşlarını yaralarımıza ilaç niyetine akıtmayan elbette anlamaz bizim halimizden. Çünkü “Oralı” değildir. Uhrevi temelleri dikkate alınmayan dünyevi bir İslam anlayışı ufkumuzu sarmış. Müslüman’ız ama ne yese bünyesine yaramayan insanlar gibiyiz, İslam’la güzelleştirdiğimiz hiçbir davranışımız yok. Soruyorum: Müslüman isek İslam bize niye yaramıyor? Birbirimizi asgari düzeyde bile sevmediğimiz halde seviyor gibi gözükmek muhasebemizi geciktiriyor. Zira sevme numarası yapmayı sevmek zannediyoruz. Törenler, şölenler ve ritüeller dinin özünün ve ruhunun önüne geçmiş. Bütün bu istenmedik durumlardan bir an önce dönüş yapmamız gerekiyor. Herkesin “U” dönüşüne geçtiği bir dünyada “Hu” dönüşüne geçmemiz gerek.

Efendim, “Hu Dönüşü” diyorsunuz. Dönmemiz gereken yer niçin ‘Hu’?

Üstad N.F.K’in dediği gibi, ‘Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya.’ Gidiş de O’nadır, dönüş de. ‘Hu’ O yani Allah’tır. Kendimize gelmemiz için O’na gitmemiz gerek. Zira ilahi ve kutsal olanla irtibatımızı kestikçe kendimizden uzaklaşıyoruz.

'Hu’ya dönmek kolay mıdır? Bu dönüş nasıl olacak?

Zorlukta illet dönülende değil dönendedir. Kendi mihveri etrafında dönerse insan kendini merkez edinir. Dünyanın mihveri etrafında dönerse dönüp dolaşıp aynı yere gelir. O’nun etrafında dönerse her bir şeyi de ona dönmeye razı etmiş olur. Aydınlanmadan değil hidayetten bahsediyorum. Hidayet o mutlak nurdan ışık nasiplenmektir. İnsan aslına rucu ederse ‘Hu’ dönüşü gerçekleşmiş olur.

Ülke Yayınları arasında çıkan “Sevmek, Karanfil ve Kiraz” kitabınızda 1986–2003 yılları arasında yer alan tüm şiir kitaplarını toplamışsınız. Bu kitaplar içinde sizi en çok hangisi yordu?

Sevmek, Karanfil ve Kiraz” kitabı ilk dört şiir kitabını kapsıyor. Son çıkan kitabı (Ömrümün Kısa Günü) oraya almadık. Beni hangisi mi yordu? Aslında bütün şiirler ömür törpüsüdür, fakat yaş ilerleyip şiir kendini yazılmaya zorluyorsa insan daha bir yoruluyor. Son yazdıklarımın beni daha bir yorduğunu söylersem yalan olmaz.

Sevmek, Karanfil ve Kiraz”, 1986–1996 yılları arasında yazdığınız şiirlerin oluşturduğu ilk şiir kitabınız. Sevmek, karanfil ve kiraz kelimeleri neyi ifade ediyor? “Ellerimden Kayıyor Yaşamak” şiirinde: “Biliyorum öncesi yok beyazın/ Sevmenin, karanfilin ve kirazın” diyorsunuz. Niçin önceleri yoktur?

Sevmek “aşk”ın aşınan ve örselenen anlamına karşılık tercih ettiğim bir kelime. Daha doğrusu fiil. Aşk bir durum, ama sevmek bir fiildir. İçinde yaşadığım, kendisinden kaçtıkça yakalandığım, ama hep sevdiğim İstanbul için yazdığım şiirleri içeriyor. İstanbul için yazdığım şiirler aynı zamanda İstanbul içinde yazdığım şiirlerdir. İlla içinde İstanbul geçmesi gerekmez. Karanfil çocuktan yola çıkarak çocukluğumu yazdığım, çocukluğumun bir nevi arap resmi olan şiirleri kapsıyor. Son bölümde ise kiraz şiirleri var. Kiraz kadını temsil ediyor. Anne, bacı ve sevgili olarak kadın fotoğrafları çekmeye çalıştım kelime ve imgelerle. Beyazdan daha öncesi yoktur evet. Sevmekten, karanfilden ve kirazdan öncesi olmadığı gibi. Kadim insanlık halleri ile tabiat ayetlerinin buluştuğu noktayı bu şekilde anlatmak istedim.

Sinoplusunuz, vaktiyle okuduğum bir yazıda, Türkiye’de yapılan bir araştırmaya göre, Türkiye’nin en mutlu insanlarının Sinoplular olduğu sonucuyla karşılaşmıştım. Siz de Sinoplusunuz, fakat “Sevmek, Karanfil ve Kiraz”daki şiirlerinizde ciddi bir yalnızlık teması var. Yaşamanın ellerinizden kaydığını vurguluyorsunuz. Şairin kalbinin kanadığını vurguluyorsunuz. Bir Sinoplu olarak nedir şiirinize çöken yalnızlık ve mutsuzluk?

Mutluluk bana göre gelip giden bir şeydir. Son şiir kitabımda yer alan “Fotoğraf” şiirinde söylediğim gibi: “Mutluluktu o, gelir ara sıra bizde kalırdı”. Aynen öyle. Mutluluk ara sıra gelip bizde kalan uzaktan akraba birisi gibidir. Sinoplu olmanın sürekli olarak mutluluk hormonu salgılamak olduğunu sanmıyorum. Mutluluktan bir Sinoplu neyi kasteder, doğrusu onu da bilmiyorum. Ama bendeki hal Sinop mutluluğu ya da mutsuzluğunun çok ötesinde bir şey, bundan eminim. Beni diri tutuyor. Ötelere bağlıyor. Dünyada gurbette olduğum uyanıklığını veriyor bana. Dünyanın ne demek istediğini kavradım. Ama hayattan ve yaşamaktan şu ana kadar hiçbir şey anlamadım. Her şey boş. Hayat bana vaat ettiklerinin hiçbirini yerine getirmedi. Onun için benim bu hayatla alıp vermediğim değil, verip alamadığım var. Şu dünyadan göçüp gitmeden hayatın yüzüne karşı bir çift sözüm olmalı diye düşünüyorum. Galiba bu bir çift söz yazdığım şiirlerdir. Yalnızım; çünkü yalnızız. Yanlış yerde indirilmiş bir yolcu gibi hissediyorum kendimi. Burası neresi, bu yol nereye gider bilmiyorum. İnsan bu belirsizlikte yalnızlaşıyor. Herkes gitti ben kaldım duygusu yaşıyor.

Sevmek, Karanfil ve Kiraz” kitabınızda İstanbul’a ait hisleriniz, gözlemleriniz, duyuşlarınız ön planda. Bir şehir bir şairin şiirine ne katar, ondan ne götürür?

Benim dünyamda bir şehre girmekle bir şiire girmek aynı niyet, aynı istikamet ve aynı nefesle gerçekleşen bir şeydir. Hacı Bayram Veli “Nagehan bir şâra vardım” der. Ben de “nagehan bir şi’re vardım” diyorum. Benim şiirimde yaşadığım şehrin, İstanbul’un lambaları yanar. İstanbul kimi zaman ayağımda kırk numara bir ayakkabı gibidir, biraz beni sıksa da gittiğim her yere onu da götürürüm. Kimi zaman içine girmeye cesaret edemeyip onu gözlerimde taşırım. Bazen de kendimle yaşadığım şehri eşitleyerek: ‘İstanbul benim kadar’ derim. Şiirime kattığına gelince, bir şiire İstanbul girince o şehir şehirli bir şiir olur, medenileşir, biraz Yahya Kemal’leşir, biraz Orhan Veli’leşir, biraz Necip Fazıl’laşır. İstanbul için yazılan her şiir onu seyretmek için açılan yeni bir tepe gibidir.

Sevmek, Karanfil ve Kiraz”da insanların türlü halleri karşımıza çıkıyor. Diyarbakır’da 12 yaşında çöp yığınları altında kalarak can veren çocuk, annesinin kızı olanlar, Merve bebek… Bunun yanısıra varlığa ilişkin çarpıcı söyleyişler de var şiirinizde. Bunun dışında yalnızlık, kadın, yaşamak temaları etrafında da epeyce dolaşmışsınız. Tüm bunlar göz önüne alındığında, çok taraflı, bir imgesel ve düşsel kaynaktan beslenen bir şiire sahipsiniz diyebilir miyiz?

Kesinlikle doğru bir tespit. Şiirimin göğüne bakmaktan ziyade içine doğru eğildiğinde bunun böyle olduğu görülür. Bahsettiğiniz bu çok taraflılık aslında ortak bir noktada birleşiyor. Yani kadın, yalnızlık ve yaşamak bir cümleden kopup etrafa dağılmış sözcükler gibi. Aslında aynı anlamı bütünlüyorlar aynı duvarın tuğlaları gibi. Hayatın kendisi çok taraflıdır çünkü. Hayatı tek temaya sığdıramazsınız.

Kumaştan Çalan Terzi”de 2001–2003 yılları arasında yayınladığınız şiirler yer alıyor. Buradaki şiirlerin farklı bir yanı, uzun söyleyişli şiirler olması. “Sevmek, Karanfil ve Kiraz” ve “Ay Tanığım Olsun”daki şiirlere nazaran bilhassa uzun ve daha karmaşık bir yapıyı haiz “Kumaştan Çalan Terzi” kitabı. Sizi böyle uzun söyleyişlere sevk eden nedir?

İçerik formu, form da içeriği belirler aslında. Duygu durumuna, duyarlılık hallerine göre kimi zaman uzun soluklu dizeler kimi zaman ise kısa ve geleneksele daha yakın mısralar sudûr edebiliyor. Ne diyeceğimi ve nasıl diyeceğimi benim üzerindeki şartlar belirliyor sanki. Bana sadece ne demek istiyorum kalıyor. Bazen demek istediğimle dediğim ve deme şeklim beni aşıyor. Şiirin büyülü tarafı biraz da bu. Yani demem o ki yüklendiğiniz duyguya göre dizeler kısa, uzun, normal olabiliyor. Formu belirleyen metafizik nefesinizdir.

Kumaştan Çalan Terzi” kitabında yer alan “Son Sünnet” şiirini bir naat olarak okudum. Bana bir naat gibi geldi bu şiir, ne dersiniz?

Evet “Son Sünnet” bir naat. Kırk yaş sonrası ömrün son sünnetidir. Saçımızı ağartan “emrolunduğun gibi dosdoğru ol” âyeti mi yoksa dünya meşakkati mi, bununla yüzleşmeye çalışıyorum bir yandan. Diğer yandan dünyada olup biten hadiselerin ördüğü boşluktan peygamberimizi çağırıyorum. Gayet güzel okumuşsunuz şiiri.

Yakın zamanda yeni bir şiir kitabı yayınlama durumu var mı?

Hiçbir şeyi plan ve projeye dökmediğim için inanın bilmiyorum. Yaşadığım maceraları, anları kendi kaderlerine bırakmayı önemsiyorum. Bu yüzden ben organize etmeden şartlar onları organize etsinler, yine en son tahlilde bana gelsinler diye bekliyorum. Kitap hacminde birikmiş, yayınlanmış şiirimin olduğunu söylemem yeterlidir sanıyorum. Biraz demlensinler bakalım, gerisi Allah kerim.

 

Metin Erol konuştu

Yayın Tarihi: 02 Şubat 2015 Pazartesi 13:47 Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2016, 10:47
banner25
YORUM EKLE

banner26