Romancıdan beklenen ne, Cemil Meriç'e sorduk

'Roman fazla dünyevî ve dünyevî kalmaya mahkûm. Türün bir talihsizliği de: yerleşmiş bir biçimi yok.' Ekrem Sakar, Cemir Meriç'le 'hayali' bir röportaja imza attı.

Romancıdan beklenen ne, Cemil Meriç'e sorduk

Cemil Meriç, memleketimizin yetiştirdiği önemli düşünürlerden biri. Çeşitli alanlarda yaptığı okumaları imbikten geçirdikten sonra kaleme aldığı kitaplar, basıldıkları günden beri ülkemiz okuyucusunun ufkunu açmakta. Kendisinin bir sosyolog ve ele aldığı konuların çoğunun sosyolojik mevzular olmasına karşın edebiyat sahasında da ciddi okumaları olduğunu, yaptığı kayda değer analizlerinden anlamak mümkün. Biz de kendisiyle romanın ne olduğu, dünü, bugünü ve geleceği üzerine bir röportaj gerçekleştirdik.

(Not: Bu “hayalî” röportaj metni, Cemil Meriç’in “Kırk Ambar Rümuz-ül Edeb” adlı kitabından iktibaslar yapılarak oluşturulmuştur.)

Romanı nasıl tarif edersiniz? Ne zaman ortaya çıkmıştır?

Son edebiyat ansiklopedilerinden biri “Romanı tarife ne lüzum var?” diyor, “Roman deyince ne kastettiğimizi herkes anlar”. Çağımızın birçok tenkitçileri de tariften kaçıyor kelimeyi. Yaşayan, değişen, bin bir kılığa giren bir türü herhangi bir tarife hapsetmek budalalık.

Adı geç konmuş romanın ama aşağı yukarı her çağda, her ülkede yaşamış. Önce haşarı, çılgın ve derbeder bir çocuk; sonra kişiliğini arayan bir delikanlı: Cesur ve cihangir. Nihayet durulmuş, hudutlarını çizmiş, fetihlerini tamamlamış. Türün gelişmesini üç merhalede ele almak yerinde olur: Romanın tarih öncesi, romanın ön tarihi ve kemal çağı yani asıl roman. Dört bin yıl önce, gözlem ve düşlerini papirüslere dökmüş Mısır; Hint, Hikâye Irmakları Okyanus’unu yaratmış. Genji’nin Serüvenleri bin yıl önce yazılmış Japonya’da. Sonra Hind’in, İran’ın, Arab’ın ortak şah eseri: Binbir Gece ve kassas’ların çağdan çağa, ülkeden ülkeye aktardıkları Siret-i Anter. Romanın ön tarihini Don Kişot’la başlattık. Çünkü Cervantes bir çağı kapayan ve dünya hikâyesine yepyeni ufuklar açan bir fatihtir. Çağdaş roman, gelişen bir sınıfın ifade vasıtasıdır. İnsanlık adına konuşan bu sınıf, yığınlara kendi düşüncesini, kendi ümitlerini, kendi hayallerini yaymak için her vasıtadan faydalanacaktı.

Romanı, kendinden evvelki hikâyeden ve masaldan ayırıcı özellikleri nelerdir?

Doğu’da yalnız hikâye vardır. Romanın ayırıcı vasfı: “plot”, yani olayların zincirlenişi. Hikâyenin ve masalın inşası romanın inşasınınkine kıyasla daha kolay, daha az ciddidir. Forster şöyle der: Hikâye zaman dilimleri içinde sıralanan olayların anlatılışından ibaret; roman ise, olayları bir illiyet münasebetine göre düzenler. Roman kadar uzun bir türde bu sebep-netice bağlılığını sonuna kadar götürmek kolay değildir: Çokluk içinde birlik. Romanın gelişmesi için anlatışta mantıkî bir teselsül lâzım. Olaylarda rastgelelik yoktur, hepsi de ferdî hareketlerden doğar. Böyle bir zincirlenişi (plot) Batı romanına en çok yaklaşan Çin’in ve Japonya’nın hikâyelerinde bile bulamıyoruz. Eski hikâyelerde anlatılanlar geniş ölçüde tarih ve efsaneye dayandığından düzyazıdan çok nazım tercih edilmiştir. Kaldı ki roman gerçeği ifade etmek iddiasındadır. Bu da konuşulan dili, yani düzyazıyı tercih etmesini gerektirir. İnsanlar önceleri yığınlara seslenirlerdi. Yığın önünde inşad ve teganni ise hatırda tutulmak için nazma dayanmak zorundaydı. Nesir daha sonra ortaya çıktı. Sözlü edebiyatın biçimlendirmediği tek büyük edebiyat türü romandır.

Peki ya destan?

Fielding, Joseph Andrews’in önsözünde “nesir şeklinde yazılmış komik bir destan” diye tanımlar romanı ama destan başka bir medeniyet dönemine aittir. Fert, varlığın şuuruna ermiştir, dünyadaki çıkarlarıyla uhrevî selâmeti çatışmaktadır. Roman, Homer destanlarındaki tutarlılığı ve huzuru aksettiremezdi artık. Destan başka toplumu yansıtır, roman başka toplumu. “Yunan edebiyatında bize benzeyenleri canlandıracak edebî bir tür yok” diyor Aristo, “destanla trajedi bizden üstün kimseleri terennüm eder; komedinin kahramanları ise bizden aşağı kişilerdir”. Demek ki bize benzeyenleri anlatan yalnız roman. Romanın özelliği kurgusal bir edebiyat türü olmaktır; bununla beraber konusu çok defa yaşanmış olaylardır. Anlatış yöntemiyle edebî bir hakikat havası yakalamaya çalışır. Destandan bu iki yönüyle ayrılır.

Roman çeşitleri nelerdir? Kaç gruba ayırabiliriz?

Psikanalizden astronomiye kadar her konuya açık roman. Bu serazat ve serseri türün tarihini çizmek kolay mı? Tarifini bile yapamıyoruz. Kütüphanelere sığmayan bu hayal ürünlerini nasıl ve neye göre ayıracağız? Çeşitli tasnifler denenmiş, ama hepsi de başarısız. Karışıklıktan kurtulmanın en kestirme yolu, romanları üçe ayırmak: serüven hikâyesi, aşk hikâyesi, fantastik hikâye.

Serüven hikâyesi, destanlardan türemiş. Ama hikâyenin hası: Aşk hikâyesi. Serüven hikâyesi daha çok erkek hikâyesi: savaş, dövüş, felaket. Aşk hikâyesi daha çok kadın hikâyesi: Hicran, ümitsizlik, duyguların meddü cezri. Fantastik hikâye de, bir çeşit serüven hikâyesi: ama serüven, yazar için, bir bahanedir sadece, amaç: Felsefi görüşleri sergilemek. Dünya edebiyatının birçok şaheseri bu türe girer.

Son zamanlarda neşredilen romanlar (ve hikâyeler de) denemeyi anımsatıyor. Deneme ile olan çizgisini nasıl belirleyeceğiz?

Roman ve deneme. Çağımız insanının terbiyesiz ve inzibatsız tecessüsü yalnız onlara yönelmektedir. Roman daha lezzetli, daha tuzlu biberli. Belkemiği: aşk veya serüven. Ama şiiri de, psikolojiyi de, sosyolojiyi de, tarihi de kucaklıyor zaman zaman. Yani denemeden daha zengin, daha şümullü, daha serazat. Hem düşünce, hem düşüncesizlik; hem gerçek, hem yalan. Bir antikacı dükkânı. Beklenmediklerle dolu, en nadide incilerle, en harcıâlem cincik boncuklar yan yana. İstediğinizi alabilirsiniz. Deneme piç bir tür. O da Yunan’ın felsefesi gibi her duyguya, her düşünceye, her tereddüde açık. Zamanımızın yazarı mesuliyetten kaçıyor, zamanımızın okuyucusu ciddiyetten. Romancının başarısı daha kolay. Her duyguyu gıcıklamak hakkı. Başarısı daha cihanşümul.

Edebî türler içinde romanın diğer nev’ilerin önüne geçmesini neye bağlayabiliriz?

İki yüz yıldır romanın edebiyattaki yeri gittikçe büyüyor. Adeta tehditkâr bir büyüyüş. Romanın önemiyle şiirin ve tiyatronunki arasında ölçülemeyecek bir mesafe var. Roman okuyucusu sayısız, her yeni kabiliyet bu türde eser vermeye çalışıyor. Sembolizmden beri bütün edebiyat türleri yeniyi bulacağız diye çırpmıyorlar boyuna; edebiyat mektepleri birbirini kovalıyor, hepsinin de ömrü birkaç mevsim. Romanın böyle bir endişesi yok, belli nazariyelerden hareket etmek zorunda değil, her türlü hürriyeti var. Öteki nevilerin ele almak istemediği veya ele alıp da işleyemediği ne varsa romanın malı; bir zaman edebiyatın bütününü yapan her türü bünyesine katıyor: destan, hiciv, panfle. Hem tekniklerini alıyor, hem mahiyet ve ruhlarını. Edebiyat bile yetmiyor ona, ilimlere el atıyor. Hayale hapsolmak istemiyor, gerçeği de tasvir etmek amacında. Yalnız tasvir mi? İzah etmek, geliştirmek de istiyor. Amacına varmak için çeşitli disiplinlerin getirdiği malzemeden faydalanıyor. Gerekince mikroskopla bakıyor gerçeğe. Tahlil, teşrih, terkip, faraziye., teşrihhanede ve laboratuvarda kullanılan bütün yöntemlere sahip çıkıyor.

Roman uzun soluklu bir eser. Bir çağın özünü, yükseliş veya çöküş halindeki bir medeniyetin dikkate değer çizgilerini tespitle yetinmiyor, tarih ve psikolojiye, muhtaç olduğu malzemeyi sağlamaya da çalışıyor. Romancı sık sık kendini çıkarıyor sahneye. Tutkularını aydınlatıyor, tecrübelerini sergiliyor, hatıralarını dile getiriyor. Kişilerle, suçlu ile, veli ile, cihangirle, âşıkla veya bilginle bu kadar yakından ilgilenişimizin kaynağı gittikçe yaygınlaşan roman değil mi?

Kesinlikle öyle. Peki çağdaş romanı klasik romanın bir devamı olarak görebilir miyiz?

Hayır. Şehir medeniyeti doğduktan, ilköğretim mecburîleştikten sonra günlük gazete ve tefrikalar yaygınlaşıyor. Çağdaş roman daha çok bu tefrikaların çocuğu. Klasik roman, kısa bir hikâyeden ibaretti. Ayrıntılar ilgilendirmiyordu romancıyı. Mühim olan, bir buhranı belirtmekti. Kahramanlar birkaç kişi. Dekorlar da çevre de dikkate alınmazdı pek. Kahramanın toplum içindeki durumu veya fizikî görünüşü umurunda değildi romancının. Tek çizgi halinde gelişirdi hikâye, bir sone veya bir trajedi gibi kurulmuştu. Çağdaş roman, kahramanların görünüşüne, fizyonomisine çok önem verir. Kişiler çehrelerine göre, birtakım faziletlerle veya ahlâksızlıklarla donatılır. Kahramanların sayısı belli değildir. Her an yeni bir maceranın eşiğindedirler. Çevre, yığın, bütünler inceden inceye anlatılır. Sonu gelmeyen olaylar içinde yuvarlanır kişiler, heyecanları, hisleri üzerinde durulmaz. Gönül dramlarının yerine geceleyin duyulan esrarlı kurşun sesleri geçer. Okuyucu estetik değere aldırmaz. Macera, hep macera. Yazardan beklenen: Sabırsızlığı alevlendirecek teknik bir ustalık. Ertesi gün ne olacak acaba? Kahraman tehlikeyi nasıl atlatacak?

Sabırsızlığın alevlendirilmesi” vurgunuz çok önemli. Bizi romana çeken merak mı o zaman? Yoksa sinemada olduğu gibi başkalarının hayatına odaklanarak kendi hayatımızdan bir kaçış mı?

Sinemaya benzer roman, ikisi de hür, ikisinin de muhatabı estetik heyecanlara susuz insanlar değil, uyuşturucu tiryakilerine benzeyen bir kalabalık. İstenilen şey: Gündelik hayattan uzaklaşmak ve -hayalen de olsa başka bir hayatı yaşamak, tutkuya, serüvene katılmak. Bu dünyadan nasıl kaçacaksınız? Kaç kişi bir roman kahramanı olabilir? Çoğumuz özlediğimiz hayatı romanlarda yaşamaya kalkarız. Ve kitaba koşarız. Cümle güzelmiş veya değilmiş, psikolojik gerçeği aksettiriyormuş veya aksettirmiyormuş, tasvirler canlıymış veya değilmiş., umurumuzda mı? Romanda bunları aramıyoruz ki. Kahramanların kaderini paylaşmak istiyoruz. Onlarla beraber gülmek, beraber ağlamak, beraber mücadele etmek.

Yığın romanda ne arar? Bir vakit geçirme, bir dinlenme, gündelik hayattan uzaklaşma. Okuduğunu kolayca unutur, her kitap yenidir onun için; okuduğu, yaşayışının özünü etkilemez pek. Roman okuyucularından çoğu bu zümreden. İnsanların büyük bir kısmı için sanat, gelip geçici bir eğlencedir her devirde. Bereket hepsi için değil, yoksa sanat gelişmez, yerinde sayar, roman da sonuna kadar aynı düzeyde maceraların tekrarından ibaret kalırdı. Nitekim şövalye romanları da onsekizinci asra kadar kendi kendilerini tekrarlamışlardır.

Merak ettiğim bir başka husus da çağdaş romanın niçin on dokuzuncu asırda boy attığı.

Çünkü toplumlar da, ancak rahatsız oldukları zaman yaşadıklarının şuuruna varırlar. Fert, yaşanmaz ve ezici bulduğu bir toplumdan koparak hayale sığınır. Devrimci doktrinler çıkar sahneye, toplumu yeni baştan kurmaya çalışırlar. Sosyoloji, toplumun işleyiş kanunlarını keşfetmek ister. Roman yaygınlaşır, çünkü insanlar kendi üzerlerine eğilmek, kendilerini seyretmek ihtiyacını duyarlar. Başka bir deyişle dost bir aynada, çilelerini, korku ve özlemlerini görmek isterler. Romantizmin kanat açışı, sosyolojinin gelişmesi, devrimci doktrinlerin ilgi görmesiyle romanın yayılışı arasında sayısız ve çeşitli bağlar var. Hepsinin de ispat ettiği hakikat şu: Kişi, üyesi olduğu toplumdan ayrılmıştır; onu başka bir varlık olarak görmeye başlamış, ona karşı bir tavır takınmanın mümkün olduğuna inanmıştır.

Eski düzen çözülmüş, yeni bir düzen kurulamamıştır henüz, Avrupa çalkantı içindedir. İnsan kucağında yaşadığı toplumdan uzaklaşıp, sigaya çekebilir onu, değiştirmek isteyebilir. Çağın en parlak zekâları toplumun kaderi ile uğraşmak, onun kılavuzu, peygamberi veya hekimi olmak gibi görevler benimserler. Romanın başarısı da bu genel evrimin içindedir.

Şimdiki romancıların pek çoğu kitaplarını satmak için, yani ticarî kaygılarla yazıyorlar. Büyük romancıların yazmaktaki amacı neydi?

Toplumun bütününü tasvir etmek, hatta kabilse ıslah etmek, büyük romancıların ortak amacıdır. Yeni yaşayış tarzlarını anlatmak suretiyle yeni teklifler sunarlar çevreye. Büyük şehir, para, iktidar iradesi, makina medeniyeti... hikâyelerin konusudur artık. Bankalar da, fabrikalar da, altın da, sefalet de şehirdedir. Roman da, sinema gibi, hakikati hayalle zenginleştirir, tefrikalar, kapakları rengarenk kitaplarla filmler aynı hayâl dünyasına çağırır şehirliyi. Bir kelimeyle, romanın da sinemanın da gördüğü iş aynı. İkisini de sanat ve edebiyatla karıştırmak yanlış, gerçi ikisi de sanat ve edebiyatı kucaklar, ikisinin de korkunç bir sirayet gücü vardır. Bütün nevileri, zekânın bütün faaliyetlerini hükümleri altına alırlar ama, romanın amacı sanatınkinden başka. Artık insan güzeli değil, kendisini aramaktadır. Roman dertli bir toplumun ifşaları ve özleyişleri. Okuyucunun merak ettiği, insanoğlunun başına gelen felaketler ve anlatılmaz sıkıntılar. Yerinde bir tecessüs diyeceksiniz, belki. Ne yazık ki roman, insanı gerçekle savaşmaya değil, gerçekten kaçmaya sevk ediyor; zırhlamıyor, yumuşatıyor. Roman, medenî insanı uyuşturan bir zehir. Neden çektiğimiz acı, bir yaratıcılık kaynağı olmasın? Izdırap insanlığın alınyazısı. Ama çaresiz bir iflas, felce uğratan bir ümitsizlik olmamalı bu ızdırap. Toplumun çözülüşünü üzülerek seyretmek yetmez, onu yeni baştan nasıl kuracağımızı da düşünmeliyiz. Roman, bize bu konuda ipuçları sağlamaktadır.

Roman yazarları aynı zamanda birer roman okuyucusu mudurlar?

Umumiyetle büyük romancılar pek roman okumaz. Belki de başkalarının romanları kendilerine has dünya görüşünü bozar diye çekinirler. Bununla beraber çok roman okuyan romancılar da var, zevk için okurlar romanı. Balzac, Dickens, Flaubert, Tolstoy gibi romancılar pek roman okumaz. İyi de ederler. Okusalar da gerçek okuyucu gibi romanı yaşamak için okumazlar. Kendi yarattıkları kahramanların hayatını yaşamaları yeter de artar. Kıskanç birer kadın gibidir kahramanlar, rakibeye tahammülleri yoktur.

Hızla dijitalleşen ve okuma oranının gittikçe düştüğü bir çağda yaşıyoruz. Romanın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Roman henüz sınırlarını çizmemiş, kendisi olamamıştır. Balzac diyeceksiniz. Evet, ama o bile, şiire duyulan susuzluğu giderememiş. Roman fazla dünyevî ve dünyevî kalmaya mahkûm. Türün bir talihsizliği de: yerleşmiş bir biçimi yok. Shakespeare’in, Milton’un, Moliere’in emrinde çok düzenli kalıplar var, duyguları bu kalıplara dökmüşler. Her büyük yazar kendine has bir biçim yaratır veya bulur. Şimdiye kadar hiçbir romancı böyle bir biçim yaratmadı. Murasaki de şekilsiz, Proust da.

Evet, roman ölmedi. Bununla beraber bunalım içinde olduğu da inkâr edilemez. Yazar veya okuyucu., hepimiz farkındayız bunun. Öyle olmasa bu kadar hücum edilir miydi romana? Kimine göre bu buhran bir can çekişme alâmeti ve yakın bir zevalin habercisidir. Biz böyle düşünmüyoruz. Söz konusu olan bir tür değiştirmedir. Bir geçiştir. Tehlikeli bir tür değiştirme, muhataralı bir geçiş. Yine de hiç şüphemiz yok, roman bu vartadan tazelenmiş, gençleşmiş, belki de şaşılacak kadar zenginleşmiş olarak çıkacak.

Bunalım nereden geliyor?

Romancı, yaşayan erkekler ve kadınlar yaratır. Kahramanları çelişkileri içinde sergiler. Din’de insanla Tanrı arasındadır bu çelişki, aşk’da erkekle kadın arasında; sonra insanın kendi kendisiyle çelişkisi. Romancı olarak savaş sonrası dönemini tanımlamak istersek şöyle diyebiliriz: çatışmaların yoğunluğu azalmaktadır gittikçe, oysa roman şimdiye kadar bu çelişkilere dayanıyordu. Şüphesiz yalınkat bir izah bu. Üstelik savaş öncesi dünyayla bugünkü dünya arasında bir uçurum olduğuna da inanmıyorum.

Zamanımızda değerlerin alt üst olmasının romanın gidişatına tesiri oluyor diyebilir miyiz?

Birçok genç inanmış oldukları değerlerden yüz çeviriyor, onları yok farz ediyor. Bugünün nesli artık ne katılmadığı bir dinle tartışmaya yanaşıyor, ne bu dine dayanan bir ahlâkla, ne bu ahlâktan doğan bir şeref anlayışıyla. Günün birinde inanınca da, baştanbaşa değişiyor hayatı. Her şeyi yeni inancına göre düzenliyor. İnanmıyorsa düpedüz inanmıyor. Her türlü yapmacıktan uzak. Tutkusu herhangi bir engele çarpmamaktadır. Önünde hiçbir set yok: Çelişkisi olmayan bir hayat.

Aşk manasını kaybetti. Roman neyi anlatacak? Eski zaman romanının konusunu yapan nice buhranlar da yumuşadı. Tann’ya inanmayan bir dünyanın çocukları için aşk, herhangi bir jest. Romanın buhranı buradan geliyor. İhanetin önemi yok; sadakat boş bir kelime. Romanın konusu olan çelişkiler günden güne ortadan kalkıyor, ‘romancı ne yapacak? Saint Real, ‘Roman bir caddede dolaştırılan aynadır’ dememiş mi? Romancı da kendini sıkıntıya sokmadan yaşadığı zamanı olduğu gibi tasvir edecektir. İşi, toplumun tarihçisi olmak. Çelişki yoksa yok. Birçok romancılar da böyle yapıyor. Ama bir iki büyük yazar bir yana okuyucusu yok bu romanların.

Edebiyat tarihçileri daha da karamsar. Roman belki ölmeyecek ama bir Balzac’ın, bir Zola’nın romanları tarzında yazılmayacak.

 

Ekrem Sakar konuştu

Güncelleme Tarihi: 02 Mayıs 2016, 11:36
banner12
YORUM EKLE

banner19