Rol Modelleriyle Şehirlerin Ruhu: Kütahya

Şehirlerin Ruhu yazı dizimiz devam ediyor. ''İlim ve sanat turizme öncülük eder, şehri tanıtır, marka değerini yükseltir.'' diyen Prof. Dr. Bilal Kemikli, Kütahya özelinde yaptıkları çalışmalar hakkında Mehmet Emre Ayhan'ın sorularını cevaplandırdı..

Rol Modelleriyle Şehirlerin Ruhu: Kütahya

Kütahya, tarihi süreçte sınırları içinde yaşamış olan rol modelleri, onların geriye bıraktığı eserleri, hem de topyekün oluşturduğu hava ile medeniyetimizin örnek şehirlerinden biri olma özelliğini taşıyor. Prof. Dr. Bilal Kemikli ile röportajımızla Kütahya’da doğmuş-yaşamış büyük isimleri tekrar gündeme taşıyarak, kültürel anlamda markalaşmış bir Kütahya görme hayalimize tüm okurlarımızı ortak ediyoruz. İyi ve kaliteli bir organizasyonla, hemen olmasa bile beş-on sene içerisinde, tüm dünyada Ahmet Yakıpoğlu ile anılan, Sunullah Gaybi ile anılan bir Adana çok uzak değil, buna inanıyoruz. Bu yazıların gerekçesi için tıklayınız: http://www.dunyabizim.com/sehirlerin-ruhu/18603/dunya-bizim-marka-sehirler-uzerine-dusunmeye-davet-ediyor . Dünya Bizim

Prof. Dr. Bilal Kemikli ile daha önceki çalışmalarını, “şehir” ve “şehirli”yi ve Kütahya'da yaptıkları çalışmaları konuştuğumuz söyleşimize kaldığı yerden devam ediyoruz.

Hocam izninizle Kütahya özeline gelmek istiyorum. Yine bir yazınızda "hangi şehrin kapısından girersem gireyim, o şehri bir kitap gibi düşünür, okumaya çalışırım." diyorsunuz. Kütahya kitabında neler okudunuz?

Evvela şunu söyleyeyim: Kitap sadece harften, kelimeden, noktadan ve virgülden ibaret değildir. Evet, okumasını bilen için bütün bir varlık kitaptır. İşte o eski odamdan bakıp dertleştiğim çam ağacının bana söyledikleri, onu okumalarımdan mülhem birkaç yazı kaleme almıştım. Devam etseydi bir büyük kitap da çıkabilirdi. Hatırlarsınız, Hikmet Birand’ın Alıç Ağacı ile Sohbet adıyla bir kitabı vardır. Merhum Prof. Dr. Birand botanikçiydi; ağacı, bitkiyi ve toprağı tanıyordu, onlarla halleşiyordu. Varlık kitabını okumak, onları tanımakla, aşina olmakla mümkün.

Evet, insan şehrinin de kitabı vardır. Her insan bir şehirdir. Her şehrin de kitap hali vardır. Tarihî yapıları, sahip olunan değerleri, türküleri, masalları, yemekleri, suyu, havası, yetiştirdiği ürünleri, üretimleri vs... Çarşısı, pazarı, sokakları, köhne konakları ve bu konaklarda geçen hayatlar, sözler, sohbetler... En önemlisi de şehre rengini katan renkli simalar, yetiştirdiği âlim ve arif insanları, delileri, velileri… Bunlar okunası kitaplardır. Bu bakımdan aslında okumasını bilen için şehir kitabı rengarenktir, insana huzur verir.

Bendeniz Kütahya’yı Ahmet Yakuboğlu’nun izinde okumaya çalışmıştım. Sonra ansızın Sun’ullâh-ı Gaybî çıkıverdi önüme, onun nazarıyla okudum. Geride bir doktora tezi kaldı: Gaybî Divânı. Buradan bakarak şunu söyleyeyim, Kütahya Ahmed-i Dâî’yi, Germiyanlı Şeyhî’yi ve Evliya Çelebi’yi yetiştiren ilim ve irfan şehridir.

Bu ilim ve irfan şehrinden çok şey okudum, hangisini anlatayım? Lakin hemen şunu da söyleyeyim, âlimi çok olan şehrin zalimleri de vardır. İşin bir de bu boyutu var. Muhafazakar toplumların dedikoducu tavrı, Kütahya sokaklarında hâlâ varlığını korur. Gaybî’ye zındık yaftasını vurmuş bazı ulema tahkir etmişler; itibar suikastı diyoruz ya, işte öyle… Kastetmişler. Garibim kendi köşesinde yalnızlık çadırında halvete girmiş, eserler telif etmiş. O meşhur şiirini, “Huda Rabbım” manzumesini bu vesileyle yazmış.

Huda Rabbim nebim hakkâ Muhammeddir Resûlullah

Hem İslam dînidir dinim kitabımdır Kelâmullah

Şehir, ötekileştirdiği şair ve mütefekkiri kaybettiğinde bu manzumeyi bulmuş. Bununla kendine gelmiş. İlginçtir, Kütahya hâlâ o eski alışkanlığını sürdürüyor; mülayim insanlar, ama yakınlık içinde birbirlerinden uzaktalar. Bu uzaklığı yakınlaştırmak için, aradaki duvarları yıkmaya çalışıyoruz. İlahiyat Fakültesi, Açık Dersler ve Cami dersleri projeleriyle çabalıyor. Velhasıl, şehir kendi kitabını koruyor, okuyacak şehirli arıyor.

Kütahya kitabını öğrencilerinize de okutuyorsunuz sanırım. Fakültenizdeki "Şehir ve Değer" derslerinden bahsedebilir misiniz?

Evet, böyle bir ders ihdas ettik. Seçmeli bir ders. Kampüse gelip kaydolan öğrenci, şehre uğramadan mezun olup gidiyor. Birkaç yer görüyor, kafelerde oturuyor, AVM’lerden her yerde görülen markaları alıyor, Kale'ye çıkıyor; o kadar. Oysa bu şehrin bir ruhu var, onu farketmek lazım. Şehrin fatihi olarak kabul edilen Hezar Dinarî’nin Saka Hanesinde suyun şarkısını dinlemeden, “Kütahya’nın Pınarları” türküsü eşliğinde çeşmelerine uğramadan, Ergun Çelebi ile tanışmadan uğrayıp gitmek olmazdı. Hıdırlık’tan şehre bakmayı, konaklara uğrayıp kadim kültürün gölgesi altında çay içmeyi ve sohbet etmeyi öğrenmeliydiler. Fırsat bulup Zeus’un şehrine, Aizona’ya gitmeyi, Osmanlı'yı kuran anamız Hayme Ana’yı ziyaret etmeyi ve Dumlupınar’da kurtuluşun izlerini aramayı düşünmeliydiler. Daha doğrusu şehri tanıyarak kendileri olmalıydılar, kendilerini bulmalıydılar. Bunun için böyle bir ders ihdas etmek durumunda kaldık. Çok da iyi oldu; şehirlilik bilinci gelişti.

Siz Sivaslısınız. İki sene öncesine kadar ancak birkaç kere Kütahya'da bulunduğunuzu varsayıyorum. Mesela bir keresinde "Vahit Paşa Kütüphanesi’ndeki bir yazmayı incelemek için" geldiğinizi söylüyorsunuz. Kütahyalı olmadığınız halde iki senedir Kütahya'nın değerlerini yeniden şehrin ve ülkenin gündemine taşımak için çalışmalar yapıyorsunuz. Bu güzel "derd"inizi sormak istiyorum. Açar mısınız bu "derd"i?

Sivaslıyım, toprağım orası… Ama uğradığım her şehirde biraz kendime gelmem hasebiyle, biraz Ankaralı, biraz Vanlı, biraz Ispartalı, biraz Elmalılı, biraz Bursalı ve şimdi de Kütahyalıyım. Kütahya maceramız, 94'te başlar. Ankara’nın tüketen havasında boğulmuştum, Vahit Paşa Kütüphanesi’nde çalışmak için Kütahya’nın serin havasına kaçtım. Ahmet Yakuboğlu’nu ziyaret etmek istedim, İzmir’deydi, onun dostlarından Mehmet Dumlu ve Kültür Müdürü Ahmet Bey'le (maalesef soyadını hatırlayamadım) tanıştım, halleştim. Şehrin kültür hayatını bu zatlardan teneffüs etmek, şehre ilgiyi artırıyor. Ayrıca ilmî hayat açısından değerli hizmetleri olan İHL öğretmenlerinden Süleyman Önsay’ı da bu ziyaretlerim de tanıdım. Demek ki, Kütahya’yla yakınlığımız yeni değil.

Hafız Mehmet Dumlu, Halvetî geleneğin mürşitlerindendi. Gaybî ve Mısrî âşığı bir güzel insan; Allah rahmet eylesin. Onlar M. Erol Kılıç’ın destekleriyle her sene yazın bir küçük sempozyum yaparlardı. Isparta’ya gelince, 2002’den sonra arkadaşım M. Erol Kılıç’ın delaletiyle bu sempozyumlara katıldım.

Ahteri Kebir sözlüğünün müellifi, Kütahya'nın önemli değerlerinden Ahteri Muslihiddin Efendi hakkında bir sempozyum düzenlediniz ilk olarak? Sempozyum amacına ulaştı mı?

Evet, üniversitelerin yerel değerleri evrensel ilmî bakışla ele alması ve tanıtması gerekir. En azından bendeniz böyle düşünüyorum; yerelden evrensele doğru bir yolculuk bu. Sosyal ve beşeri bilim dallarının bu görevi ifa etmesi, yereli dikkate alması, şehir tarihine ağırlık vermesi lazım. Ben bu tür gayeyle hareket eden, bilimsel projeler geliştiren üniversitelerin önümüzü açacağına inanıyorum. Milli üniversite projesi… Bu inançla yola çıktığımız için şehrin değerlerini tanımak ve tanıtmak istedik.

İlahiyat ilimleri dil üzerinden yürür. Önce dil. Hani, “önce söz vardı” derler ya, önce dil. Kütahya’da Osmanlı’nın en çok okunan sözlüğünün müellifinin bulunduğunu biliyorduk. İşe oradan başlamanın ilmî gelişim açısından yararlı olacağı aşikardı. Ahterî Muslihiddin Efendi, aslen Afyonludur; ama Kütahya’da yaşamış, burada müderrislik yapmış ve eserlerini telif etmiş. Onu tanıyarak yola koyulalım dedik. TDK’nın da desteğiyle Ahterî ve Dönemi Sempozyumu yapılmış oldu. Bu vesileyle öncelikle bizler, Muslihiddin Efendi'nin aynı zamanda hukukçu ve tarihçi yönünü de tanıdık. Şimdi onun İlmihal'i üzerinde bir arkadaşımız, Yrd. Doç. Dr. Mustafa Kelebek çalışıyor. Tarihini de tezgâha koyanlar çıkacaktır. Dolayısıyla “amacımıza ulaştık” diyebilirim. Zaten iki temel amacımız vardı; Ahterî’yi tanımak ve yeniden ilim âleminin dikkatine sunmak… Bunlar şükürler olsun, değerli ilim adamlarımızın, mesai arkadaşlarımızın katkısıyla sağlanmış oldu. Tebliğ kitabı da hazır, TDK yayımlayacak, hakem süreci var, onu bekliyorlar. Umarım yayımlandığında ilim âlemine kalıcı bir eser de sunmuş olacağız.

Geçtiğimiz günlerde de fakültenizin öncülüğünde "Ergun Çelebi ve Kütahya Mevleviliği" sempozyumu düzenlediniz. Bu sempozyumda neyi hedeflediniz?

Malum Kütahya Mevlevi kültürü açısından çok eski bir tarihe sahip… Sultan Veled’in şehri teşrif ettiğini biliyoruz. Kütahya Mevlevihanesi erken dönemde açılmıştır. Maalesef pek çok şeyi unuttuğumuz gibi, Mevlevihane’yi de unutmuşuz. Burasıyla alakalı yıllar önce, yanılmıyorsam 2001’de Manisa’da bir tebliğ sunmuştum. O tebliğde İhtifalci Mehmed Ziyâ’nın Bursa’dan Konya’ya Seyahat adlı eserinden hareketle Mevlevihane’yi tanıtmak istemiştim. Daha sonra konuyla alakalı yerel bir yayın da yapıldı. Barihuda Tanrıkorur doktora tezinde meseleyi biraz daha derinden ele aldı. Mustafa Erdoğan, Ebubekir Dede ve ahfadına ilişkin güzel bir çalışma yaptı. Sakıp Dede’nin Divan'ı yayımlandı. Fakat derli toplu bir çalışma yapılmadığından Kütahya Mevleviliği, Dönenler Camisi olarak, dar bir muhit içinde anılır oldu. Oysa Kütahya’da şehre damgasını vuran çelebi tavrın kökeninde Ergun Çelebi’nin attığı tohum vardır. Bunun bilinmesi lazımdı. Bu amaçla yola çıktık.

Hak nazardan korusun, gayretli, paylaşımcı bir ekibimiz var. “Hadi yapalım” denildiğinde aşkla çalışan ilim adamlarımız, yol arkadaşlarımız var. Yol dostla aşılır. Kelam hocamız bu işin koordinesini sağladı, Yrd. Doç Dr. Asiye Tığlı’nın ve diğer arkadaşlarımın katkıları, ortak gayret yüzakı bir çalışmaya imkan verdi. Sayın Rektörümüz, yolculuğumuzda bizimle aynı heyecanı duydu. Valimiz, Belediye Başkanımız, Müftümüz… Şehir davasına sahip çıktı, taleplerimiz geri çevrilmedi. Daha yolun başında asıl amacımıza ulaşmış olduk: Şehrin dinamikleri aynı gaye için buluştular. Maksadımız biraz da buydu. Evet, Ergun Çelebi’yi, ahfâdını, Mevlevihane’nin tarihini tanımak için araştırmalar yapmak ve bunları tanıtmak. Akademik anlamda bu böyleydi, ama asıl hedeflerden birisi şehrin kurucu değeri olan Mevleviliği yeniden hatırlamak. Bunu kamuoyu büyük oranda sağladığımızı söylüyor. Bu bakımdan mutluyuz.

Bu son sempozyumda birşey dikkatimi çekti. Sempozyuma sanırım Kütahya Ticaret ve Sanayi Odası da destek vermiş. Bunu değerli buluyorum. Sadece üniversiteler değil, sadece belediyelerin ya da valiliğin kültür müdürlüğü de değil, iş adamlarının, o yörede faaliyet gösteren ticaret ve sanayi erbabının da, o toprağın değerlerinin gündeme taşınmasında elini taşın altına koyması gerekiyor. Bu konuda siz ne dersiniz?

Evet, şehrin kendi değerlerini tanıması için çaba sarfetmesi gerekirdi. Bu güzelliği tatmış olduk. Hemen söyleyeyim, Valilik, Belediye ve Müftülük gibi resmi makamların dışında, KİHMED, KİMDER ve KUMAKSAD gibi gönüllü teşekküllerin desteğini gördük. En çok da dediğiniz gibi Ticaret Odası'nın (KUTSO) yardımları oldu; işin maddi boyutunu büyük oranda onlar tamamladılar. KUTSO’ya projemizi anlatmak için yola çıktığımızda, Yönetim Kurulu Başkanı Nafi Güral ve arkadaşlarını bizden daha heyecanlı bulduk. Taleplerimizi yerine getirdiler, sevindik.

Bilimsel etkinliklerin, özellikle şehir tarihi ve değerleriyle alakalı çalışmaların katma değeri çok fazladır. Çoğu kere bunu, ticaret erbabını bırakın, devlet yetkililerine anlatamıyoruz.

Isparta’da gülden para kazananlar bile gül kültüründen haberdar değildi. “Konuyu ele alalım, kültürümüzdeki yerini tanıtalım; şehir hem bir değer kazansın, hem de neyden para kazandıklarını bilsinler” demiştik. Yola çıktığımızda o zamanın belediye başkanını ikna etmemiz pek kolay olmamıştı. “Gülün de sempozyumu mu olur, hem olsa ne kazandıracak bize” gibi laflar etmişlerdi. Açılışta şehrin valisi, “gülü konuşmak değil, ekonomik olarak bundan daha çok nasıl kazanacağımıza ilişkin kafa yormak lazım” demişti. Hatırladıkça o tabloyu, hâlâ içim sızlar.

Oysa ekonomi, sadece üretmek, satmak ve tüketmekten ibaret değildir. Bunun kültürel zeminin de farketmek, yapılan işin zevkine ermek lazımdır. Kaldı ki, ilmî çabalar yeni kazanç kapılarının açılmasına da fırsat verecektir. Hem kalkınma tek boyutlu düşünülemezdi. Bu temel iktisadî tezlerden bile haberi olmayan yöneticilere sahipti memleketimiz, o bakımdan değer üretmekte geciktik. KUTSO, serbest düşünceye sahip, değer üretiminin ve eğitime hizmetin katma değer olarak kendisine döneceğini ve şehri zenginleştireceğini biliyor. Ben ilk defa bu ekiple bir toplantıda beraber oldum, bu anlamda anlaşıldığımı gördüm.

Şehrin değerlerini, kültürel mirası korumak şehrin marka değerini artıracaktır. Bu anlamda Mevlevilik, Kütahya’nın önemli bir değeridir, onun tanınması ve tanıtılması şehrin değerini artıracaktır. Bu gerçeğin görüldüğünü sanıyorum. Bu yüzden kıt imkanlarla çalışan akademisyenlerin, araştırma ve uygulama merkezlerinin mahalli sektörlerce desteklenmesi fevkalade önemli kazanımlara fırsat verecektir.

Kütahya’da da hakkında sempozyumlar düzenlediğiniz böylesi evrensel bir değerler manzumesi inşa eden medeniyetimizin güzide simaları maalesef gerek ülkemizde gerekse dünyada fazla tanınmıyor, bilinmiyor. Bu yönde sempozyumlar dışında daha neler yapılabilir? Yerel dinamikler bu amaca matuf şekilde nasıl örgütlenir ve çalışmalar nasıl organize edilebilir? Bir teklifiniz olur mu buna dönük?

Sempozyum zor ve yorucu bir iş… Üniversiteler araştırma ve uygulama merkezleri kurmalı; bu merkezler üzerinden akademik araştırmalar yapmalı, dar çerçeveli konferans ve paneller düzenlemeli. Yerel yönetimlerin, kalkınma ajanslarının bu merkezlere ve projelere destek vermesi lazım.

Bizim bir gurup arkadaşımız Tavşanlı’daki Zeytinoğlu Kütüphanesi'ne dönük proje geliştirdiler; maalesef kalkınma ajansı “ekonomik getirisi olan bir proje değildir” diye kaynak desteği sunamayacaklarını söylemiş, arkadaşların heyecanı kayboldu. Memleketimizde bu işler kolay olmuyor; zira ajans genel sekreteri ekonomik getiriyi sadece sanayi ve ticaretten ibaret sanıyor. Oysa ilim ve sanat turizme öncülük eder, şehri tanıtır, marka değerini yükseltir. Bunu nasıl ve kime izah edeceksiniz? Birilerinin çıkıp, toplumsal refahın sadece ekonomik girdilerle alakalı olmadığını, kaldı ki kültür ve sanat projelerinin de ekonomik getiriye öncülük edebileceğini öğretmesi lazım. Biz zorlanıyoruz.

İlmi çalışmaları teşvik etmeli… Sanat faaliyetlerini gereksiz görmemeli. Böylece projeler artar, şehir dar kalıplardan kurtulur. Yine de en kolayından söyleyeyim, hiç bir şey yapamıyorsa yerel yönetimler, en azından anma toplantıları yapsınlar. Bu, şehirlilik bilincini artırır. Tanıtıma ve tarihî keşiflere dönük yarışmalar yapılabilir, teşvikler verilebilir. Ama en önemlisi, akademik, planlı ve hedefi olan çalışmalardır. Şehir kütüphaneleri, müzeleri kurmak, sohbet ortamları oluşturmak, sanat ve zanaatları teşvik etmek lazım.

Bu noktada şunu da sormak istiyorum. Dünyada, orada doğmuş / yaşamış büyük şahsiyetleriyle nam salmış, kısacası simge isimlerle anılan marka şehirler var. İspanya'da, Almanya'da, Avusturya'da mesela bu tip marka şehirler görebiliyoruz. Gerek ülke içinden gerekse ülke dışından birçok insan, sırf o simge şahsiyetin yaşadığı/ doğduğu yeri görmek, onlardan geriye kalanlara temas edebilmek için o marka şehirlere gidebiliyorlar. Bizdeki "türbe ziyareti"nin ötesinde birşeyler yapılmış oralarda, belli. Ülkemizde de bu manada kültürel anlamda markalaşmış şehirler görebilecek miyiz? Bu noktada hangi kurumlara ne gibi görevler düşüyor?

Bunu çok isterdim… Bir hayalim var, çoğu yerde dile getirdim, aracılığınızla tekrar söyleyeyim. Bursa’da tam bundan 605 yıl önce bir eser yazıldı, bu kadar eski olmasına rağmen Rumca başta olmak üzere pek çok dile çevrildi, ülkemizde, Kafkasya’da, Balkanlarda okundu ve hâlâ okunmakta olan bir eser… Bilir misin hangi eserden söz ediyorum? Mevlid’den… Süleyman Çelebi’nin Vesiletü’n-necât’ından. Bendeniz konuyla alakalı, evvelce de dediğim gibi, iki defa uluslararası sempozyum düzenlemeye öncülük ettim. Belediye başkanına “bir müze kuralım, Mevlid müzesi” dedim; ama nafile… Kime neyi anlatayım? Şimdi Süleyman Çelebi, Mehmet Âkif’in ifadesiyle Süleyman Dede, bir Türk değil de Fransız olsaydı –mesela-, inanın bizim entellerimiz yarışa girerdi, adına düzenlenmiş sözde müzeye akın ederlerdi. Gel gör ki, kendi değerini bilmiyor.

Hepimize görev düşüyor, yaşadığımız şehirleri tanıyıp koruyalım ki değerimize değer katsın. Yerel yöneticiler, odalar, resmi kurumlar vs. hepimize görevler düşüyor. Üniversite bunu akademik ayağını oluşturur, organize ve masraflarını da başka kurum ve kişiler almalıdır.

Son olarak şunu sormak istiyorum: Sadece Kütahya il merkeziyle de sınırlı değil sanırım sizin fakülte olarak yaptıklarınız. Simav'da da bir panel düzenlemişsiniz. Hem bu yerel etkinliklerinizi, hem de bundan sonrası için neler planladığınızı bizimle paylaşır mısınız?

Estağfurullah, hüsnüniyetinize müteşekkirim; ama Simav da Kütahya’nın bir parçasıdır. Dolayısıyla Simav’ı konuşmak, özü itibariyle şehri konuşmaktır. Abdullah İlâhî yahut Molla İlâhî adıyla anılan zat, aslen Simavlıdır; Anadolu’ya Nakşi geleneği getiren budur. Talebesi Emir Ahmet Buhari ve onun da öğrencisi meşhur Câmî-i Rum diye maruf Bursalı Lâmiî Çelebi… Yol böyle devam ediyor. Bu büyük ruh, aslen Simavlı. İstanbul’da Zeyrek’te Medrese’de okurken hocası Ali Alaaddin Tûsî ile birlikte Buhara’ya kadar gitti, orada hem zahiri, hem de bâtınî ilimleri tahsil etti. Dönüşte şehrinde tekkesini kurdu, sonra İstanbul’a, oradan da Evrenosoğlu’nun davetine uyup Rumeli’ye geçti. Mezarı Vardar Yenicesi’nde. Akıncı, öncü ruh… İnsan böylesi büyük ruhlara âşık olur. Durmuyor, hep bir işle meşgul. Şair, mütefekkir. Şeyh Bedreddin’in meşhur eserini, Vâridât’ı şerhetti. Şimdi bu büyük ruha hizmet edilmez mi?

Tasavvuf Anabilim Dalı’mızın faaliyeti olarak bir panelde bu büyük ruhu andık. Sımav Belediyesi, SİHMED başta olmak üzere gönüllü teşekküller işi organize ettiler. Birlik ve beraberlik içinde sözümüzü söyledik, sohbetimizi yaptık. Şehir değerini tanıdı, biz de şehri. Şimdi daha çok şey var yapmak için Gaybî’yi konu edinmeliyiz mesela... Fakat henüz bu konuyu gündeme almadık. Öncelikli olarak Gediz’de Geddûsî Mehmed Efendi var fetva emini… Eserleri yazma halinde. O eserleri getirtmek için uğraşıyoruz, gelince okuyacak, inceleyeceğiz. Belki bir iki oturumluk küçük bir sempozyum olabilir. Ama henüz düşünce planında bu… Asıl bu bahar döneminde İLEM’le birlikte TLÇK’yı, Türkiye Lisansüstü Çalışmaları Kongresi’ni yapacağız; zor ve külfetli bir proje… Bakalım nasıl cereyan edecek? Dua edin, yüzakıyla bu güzel faaliyeti de hayata geçirelim.

Söyleşinin ilk kısmı için buyurunuz: http://www.dunyabizim.com/Manset/18659/sehir-dertlesme-hemdert-bulma-mekanidir.html 

 

Mehmet Emre Ayhan konuştu

Güncelleme Tarihi: 10 Ağustos 2016, 14:53
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13