Roboskê için şiir kitabı yazdı

Roboskê üzerine şiir yazan şair Abdurrahman Adıyan ile süreç içinde neler yaşadığını konuştuk.

Roboskê için şiir kitabı yazdı

 

Bilindiği gibi 28 Aralık 2011 tarihinde Uludere’de kaçakçılık yapan 34 köylü, savaş uçakları tarafından vurulmuştu. Bu trajik olay bir yıla yakındır maalesef aydınlatılmadı. Söz konusu olay hâlâ gündemdeki yerini koruyor ve bir sonuç alınıncaya kadar da koruyacak. Zira yaşanan acı olay geride kalanların ruh dünyasında farklı boyutlarda etki bıraktı. Olaya fikir, kültür, sanat ve edebiyat insanları da bir şekilde müdahil oldu. Konferanslar, sempozyumlar, açık oturumlar düzenlendi, belgeseller çekildi, şiirler yazıldı.

Şiirler yazıldı: Roboskê üzerine şiir yazan şairlerin başında Abdurrahman Adıyan geliyor. Şairimiz duyarlılığını bir kitaplık şiirle yansıttı. Önümüzdeki günlerde Stigma Yayınları tarafından yayınlanacak olan Onbeş Nolu Sınır Taşı adlı kitabı üzerine konuştuğumuz Abdurrahman Adıyan, bakın bizlere neler anlattı..

Roboskê’nin şiirini yazmayı niçin düşündünüz?

Sınır boylarında devletin bilgisi dâhilinde yapılan bir iş var: Kaçakçılık…

Uludere’nin Roboskê köyünde yaşayan halk da bir geçim kaynağı olarak bu işi yapıyordu. Fakat taraflardan birisi olarak bir devlet kurumu, bir gece kaçakçıların üzerine bombalar yağdırdı. Roboskê’de yaşanan bu olay normal, sıradan bir olay değildir. Bence “istihbarat hatası” veya “operasyon kazası” gibi açıklamaların çok daha ötesinde cereyan eden, büyük bir hadisedir. İnsanımızın ruh ve düşünce dünyasında derin yaralar açmıştır. Toplumda kırılma noktası yaşanmıştır. Beni Roboskê’ye şiir/ler yazmaya iten sebep bu kırılma ve bu derin yaralanmadır. Halil Cibran, “Baskıya başkaldırmayan kişi, kendine adaletsizdir” der. Ne kendime ne de etrafımda yaşanan trajediye, haksızlığa kör veya sağır kalamazdım, adaletsiz olamazdım. Şiirim, muvafık duruşumu, dolayısıyla tarihe tanıklığımı gösterir.Abdurrahman Adıyan Roboskili Annelerle

Bu kitabı oluştururken ne tür çalışmalar yaptınız?

Trajedinin yaşandığı günden itibaren içimde bir şeyler depreşti durdu. Ben ne yapabilirim? Elimden ne gelir? Bunu nasıl algılamalı ve nasıl anlatmalıyım? Bu sorular zihnimi hep meşgul etti. Belli bir zaman sessiz düşündüm. Bu sessiz dönemde yani Ocak 2012’de Roboskê için bir şiir yazdım fakat içimdeki ateşi söndürmeye muktedir olmadı. İç dünyamda her geçen gün bir kitap çalışması fikri olgunlaşıyordu. Bunu, Şubat’ın ilk haftası Metin Önal Mengüşoğlu’yla paylaştım. Peki, niçin Mengüşoğlu? Malum, onun Endülüs adlı uzun soluklu bir çalışması yeni yayımlanmıştı. Tecrübeleri benim için önemliydi. Kendisine yapmak istediklerimi uzun uzadıya anlattım. Şiiri yani edebiyatın en narin, en latif damarını seçmiştim. Düşüncemi makul gördü, görüş ve tecrübeleriyle katıldı bana. Sağ olsun bu konudaki inancıma inanç kattı, her şeyden önce yazabileceğime inandı. İşime daha da sıkı sarıldım.

Öncelikle uzun bir süre araştırdım. Yazılı, sözlü, görsel ve sosyal medyayı izledim. Bu süre zarfında Roboskê köyü ile irtibata geçtim. Nisan ayında köyü ziyaret ettim, ailelerle görüştüm. Olayı onlardan dinledim, yaşam koşullarını araştırdım, kaçakçılığın arka planında yatan sebeplere ulaşmaya çalıştım. Niçin kaçakçılık yapıyorlar ya da yapmak zorunda kalıyorlar? Sıkı bir çalışma izledim diyebilirim. Sürekli Roboskê ile iletişim halinde oldum. Bu konuyu etrafımdaki insanlarla konuştum, fikir alışverişi yaptım. Gündemimden hiç düşürmedim. İlk üç buçuk ay sadece okudum. Şiirlerin yazılışı beş buçuk ay sürdü. Son iki ayı ise eserin dinlenmesine, demini almasına ayırdım. Şükürler olsun bahşeden Rabbime, on bir ayda eserim vücuda geldi.

Roboskê’de nelerle karşılaştın? Yaptığın seyahatler hakkında bilgi verir misin?

Bir kere sizin “seyahat” dediğinizi, ben; inceleme, araştırma, gözlemleme, halkı dinleme, yaşanan trajediyi algılama ve bunu geniş bir yelpazede düşünme, analiz etme, değerlendirmelerde bulunma olarak ifade etmek isterim. Zira benim Roboskê’ye gitme amacım bunlar içindir.

Roboskê’de nelerle karşılaştığıma gelecek olursam; kısaca şunları söyleyebilirim. 28 Aralık 2011’e kadar halkın “kervan yolu” dediği, devletin ise “kaçakçılık” diye adlandırdığı bir ekmek yolunu gördüm. 1926’dan yani sınırlarımızın masa başında çizildiği tarihten bu yana halkın düşe kalka, bazen göz yumularak, bazen gerçekten başka geçim kaynaklarının olmadığına yetkililerin de kani geldiği, ama Abdurrahman Adıyan Roboskili köylülerleyasaların maalesef izin vermediği bu ekmek yolunun, mayından ve ölümden geçtiğini gördüm. Sınırın ötesi denilen yerde hâlâ kan ve can bağlarının taptaze ve diri olduğuna tanık oldum. Kültürel bağların akrabalık esası üzerinden sürdüğünü öğrendim.

Ve ne yazık ki yoksulluğun pençesini bir kaplan gibi halkın ensesine geçirdiğini, insanların geçim derdiyle bir kör dövüşü yaptığını gördüm. Coğrafyanın üretime elverişli olmadığını, tek iş imkânı olan, o da çok az bir nüfusa sunulan (dayatılan) koruculuk sistemini ibretle izledim. Halk âdeta iki seçenek arasında kalmıştı; ya yoksulluk ya da koruculuk.

Maktullerin aileleri, anne babaları, kardeşleri, akrabaları ile diyalogun nasıl oldu? Onların senden ne tür beklentileri oldu?

Biliyorsun üç kez gittim. Bunlara sen de bir şekilde tanık oldun. Çalışmamın başından beri çeşitli görüş ve önerilerinle beni destekledin. Bu konuda sana müteşekkirim. Şimdi birkaç ayrıntıyı paylaşabilirim. Şöyle ki, çalışmamın başında ilkin Roboskê’den Ferhat Encu ile telefon bağlantısı kurmuştum. Köye varınca Vahit ve Veli Encu ile irtibata geçtim. Sonrasında otuz dört ailenin tamamıyla görüştüm, onları tek tek dinledim, yazdım.

Ailelerin dışında kişilerle de görüştüğüm, fikirlerini aldığım olmuştur. Ailelerle âdeta ruhsal bir bağım oluştu, gün geçmiyor ki onlardan biriyle görüşmeyeyim. Roboskê ile dostluğum güvene dayalı gelişti. Onların acılarını acım bildim, onları kendimden bildim. Benden beklentileri ne olabilir diye düşündüğümde, onların acı ve dramlarını şiirle anlattım ya; bildiğim kadarıyla bu onların acısını hafifletti. En azından bana yansıyan böyle. Tabii benden ziyade, daha çok devletten bekledikleri bir şey var: Bu olayın faillerinin bir an önce bulunup yargı karşısına çıkarılmalarıdır. Böylece acıları hafifleyecek, yasları bir miktar bitecektir.

Bu konuyla ilgilenen ve Uludere’ye giden aktivistlerle diyalogun oldu mu? Onların çalışmalarını nasıl buluyorsun?

Konuyla ilgilenen pek çok aktivist oldu. Bunlardan bir kısmıyla yollarım kesişti. Aralarından bir kısmıyla diyalogumuz oldu. Doğrusu bu olayla ilgili yapılan samimi çalışmaları hep önemsedim. Özellikle konunun insanî boyutuyla ilgilenen kişi, kurum veya kuruluşları toplumun dinamikleri olarak adlandırıyorum. Fikir ve sanatın işlevsel yanı bu olsa gerek. Bu tür olaylar yazılmalı, çizilmeli; müziği, tiyatrosu, sineması, belgeseli olmalı. Çeşitli eylemlerle gündeme gelmeli, geleceğe taşınmalı.

Sanatçı, toplumun vicdanı ve kalbidir. Tepkiniz yoksa çalışan bir kalpten, işleyen bir vicdandan söz edemezsiniz. Örneğin, Ümit Kıvanç’ın belgesel çalışması –ki aynı zaman diliminde köyde idik- “Ağlama anne, güzel yerdeyim” güzide bir çalışma oldu. Halil Savda ve arkadaşlarının Roboskê’den Ankara’ya kadar yaptıkları “Barış Yürüyüşü”nü önemsiyorum. Elli gün sürmüştü. Vaktim olsaydı inanın katılırdım.Abdurrahman Adıyan Roboskili köylülerle

Şiirin bu trajediye merhem olacağına inanıyor musunuz?

Şiir, “ekmek gibi azizleşir”se bu ve bunun gibi trajedilere merhem olacağına inanıyorum. Yukarıda da demiştim, çalışmamın yegâne gayesi öncelikle insanî boyutuyla dile getirmek, tarihe bir kayıt düşmek. Halkın varlığını bilmek, yaşanan trajediye, zulme kayıtsız kalmamak, dili kelamı olmak, meramını dillendirmek, her şeyden önce insan olduğumu bilmek. Orada ölenlerin bir sayı değil, insan olduğunun farkına varmak. Sanatın insan için ve hatta Allah için olduğunun izharıdır yapmaya çalıştığım.

Şairlerin bu meseleye duyarlılığını sorguladınız mı?

Şiir insanidir. Hangi edip, sanatçı bir trajediden, zulümden haber veriyorsa onun mutlaka bir derdi vardır. Benim şiirimin bir derdi vardır. Ben, şiirin ontolojisinde toplumsal acıların da yeri olduğu kanaatindeyim. Sadece bireysel terennümler değildir bana göre şiir. Şu halde takdir edersiniz ki acıların, yoklukların, ölümlerin, trajedilerin yaşandığı süreçler yaşıyoruz zaman zaman. Soran, düşünen, sorgulayan bir şiirimin oluşu, yaşadığımız çağın bizi tanıklıkla görevlendirmesindendir. Mayının, tuzağın, bombanın, kurşun seslerinin mazlumun havarını, çığlığını bastırdığı, eli böğründe anaların feryatlarının asumana yükseldiği çağdayız. Ben yazmayayım da ne yapayım. Benim vicdanımın sesi; kalemim. Elimdeki tek güç unsuru…

İnsana değer veren, hak ve adaletle düşünen sanat erbabının zulme, trajediye, katliama karşı suskun kalacağını düşünemiyorum. Sanatçılarımızın daha da duyarlı olmasını isterdim. Zira, sanatçı susarsa halk lâl olur. Ben, şairlerin meseleye duyarlılıklarını sorgulamaktan ziyade örnek aldığım ve yolunda gittiklerimden birkaç örnek vereyim: Nazım Hikmet’in “Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı”nı, Cahit Koytak’ın “Gazze Risalesi”ni, Metin Önal Mengüşoğlu’nun “Endülüs (Espana Musulmana)” kitabını, Müştehir Karakaya’nın “Mazlum Halepçe”sini bir çırpıda sayabilirim. Şu isimleri de ekleyeyim: Pablo Neruda, Mahmut Derviş, Nizar Kabbani

Abdurrahman Adıyan Roboskili köylülerleKitabınız “nehir” bir şiir, fakat aynı zamanda her bir metin münferit olarak da okunup ele alınabilir; bu yapıyı kurmak zor olmadı mı?

Sıkı bir çalışma yaptığımı bir kez daha yineleyeyim. İşçiliği olan, ince ince işlenmiş bir şiir kitabıdır. Kitap, altı bölümden oluşuyor. Bölümler birbirini tamamlayan vagonlar gibi. Burada lokomotif, şiirin yani kitabın yazılış gayesi... Seksen beş şiir var. Her biri sizin de dediğiniz gibi münferit başlıklar altında şiir metinleri ama aynı zamanda nehir şiir olarak algılanması da gerekiyor. Şiirler sadece “Roboskê Katliamı”nı ve onu doğuran sebepler etrafında örgüsünü oluşturmaktadır. Bu yönüyle nehir şiirdir.

Son olarak diyecek bir sözünüz var mı?

Bir teşekkürüm var; dinler, şahit olur musun? Biliyorsun bu yıl sadece Roboskê üzerine çalıştım. Rabbime sonsuz sonsuz evet sonsuz şükürler olsun. Akıl verdi, iz'an verdi, merhamet verdi, gayret verdi, şevk verdi, azim verdi, kalemi coşturdu ve güzel bir eseri yazmayı bana lütfetti. Yüce Yaratıcıma tüm zerremle, tüm varlığımla, aklımla, kalbimle teşekkür ediyorum. Sen de buna şahit ol...

Dünyabizim.com okurları adına size teşekkür ederim.

Ben de bu çalışmama gösterdiğiniz ilgiden ötürü size ve dünyabizim.com okurlarına teşekkür ediyorum.

 

Cevat Akkanat konuştu

Yayın Tarihi: 06 Aralık 2012 Perşembe 14:06 Güncelleme Tarihi: 07 Aralık 2012, 13:34
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
sümeyye
sümeyye - 9 yıl Önce

bu güzel çalışma ve ayrıca röportaj için emeği geçenlerin yüreğine sağlık...

banner26