Reza Hemmatirad: Allah’ın yarattıkları estetikte zirvedir

Minyatür, resim ve sinema alanında çok değerli işlere imza atan sanatçı Reza Hemmatirad ile insanın yaşadığı coğrafyanın sanatına etkilerini, minyatürde perspektifi, sanattaki estetik ölçüsünü ve sinemanın hayatındaki önemini konuştuk. Deniz Demirdağ’ın röportajı.

Reza Hemmatirad: Allah’ın yarattıkları estetikte zirvedir

Reza Hemmatirad kimdir? Bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? 

2003 yılının başından beri Türkiye’de Türk vatandaşı olarak yaşıyorum. Kırk beş yaşındayım ve on yıldır da Türk bir hanımla evliyim. Bir oğlum ve her daim arkamda duran bir eşim var. Eğitimimi grafik dalında yüksek lisans aşamasına kadar İran’da aldım. Uzun zamandır sanatla, sinemayla uğraşıyorum. Çocuk kitaplarına, tarih dergilerine, yetişkin kitap kapaklarına illüstrasyonlar yapıyorum. Son zamanlarda da hem yazıyorum hem çiziyorum. Bir yazarlık iddiam yok ama zaman zaman aklıma gelen beni heyecanlandıran şeyler oluyor kendi çapımda bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Yazdıklarımı da okuyan arkadaşlarım sağ olsunlar beğeniyorlar.

Çok yönlü bir sanatçısınız ama özellikle minyatür sanatıyla buluşmanız nasıl oldu?

Babamın çok zengin bir kütüphanesi vardı. Çocukken bu kütüphane çok ilgimi çekerdi. Kütüphanesinde Ömer Hayyam’ın bir divanı vardı. İçerisinde “Muhammed Tecvidi” diye İranlı bir üstadın çok güzel eserleri vardı. Ben bu eserlerden çok etkilenmiştim, inanılmaz ilgimi çekmişlerdi. Ben de ortaokul yıllarımdan itibaren hiçbir eğitimim olmadan kendi kendime onları kopyalamaya başladım. Bu serüvenim lise yıllarıma kadar devam etti. Grafik bölümünde eğitim almaya başladığımda okul arkadaşlarımdan biri minyatür eğitmenliği yapıyordu. Benim de ilgi ve alakamı görünce sağ olsun elimden tuttu, yol gösterdi. Böylelikle amatör ilgim ve çabam bir şekilde profesyonelliğe doğru meyil etmiş oldu. Tabii güzel sanatlar eğitimimin de katkılarını görmezden gelemem. Aldığım eğitim sayesinde temel görsel bilgilerim güçlenince minyatürü de daha çağdaş yorumlayabilme şansım oldu.

İnsanın yaşadığı bölge onun estetik/sanat anlayışını etkiler mi? Etkilerse ne gibi etkileri olur ve bu sanatına ne şekilde yansır?

Bulunduğunuz her coğrafyanın kendine has bir kültürü vardır. Her şeyden önce kendine has bir dili ve edebiyatı vardır. Ben edebiyata çok önem veriyorum ve bulunduğum coğrafyanın edebiyatından çok etkileniyorum. Mesela, İran bir hayal ülkesidir, insanlık tarihine en çok şair vermiş ülkedir. Dil bakımından inanılmaz zengindir. Farsça dili birçok dilden etkilenmiş olsa da inanılmaz bir zenginliğe sahiptir. Dolayısıyla o zenginliğin sağlamış olduğu imkânlarla hayal dünyanızı da istediğiniz gibi yansıtmanız mümkün oluyor. Edebiyat aynı zamanda soyut bir sanat biçimidir.

O nedenle bu soyut atmosferin içerisinde siz hayal dünyanızı çok daha fazla zenginleştirebilirsiniz. Evlerimizde illa ki Mevlana, Sadi-i Şirazi, Baba Tahir-i Uryan vardı. Bunların her biri farklı dönemlerden çok kıymetli şairler. Biri Safavi döneminde yaşamış biri Zendiye döneminde biri Selçuklu döneminde yaşamış biri Moğolları yaşamış... Dolayısıyla onların eserlerini okuduğumuzda hem o dönemlerin atmosferlerini hissedebiliyoruz hem de onların aşklarına, hüzünlerine ve hayal güçlerine şahitlik edebiliyoruz. Hepsinin de etkisinde kalıyoruz.

Örneğin şuan Türkiye’de yaşıyorum ve buradan sanat anlayışından, edebiyatından etkilenmiş oluyorum. Yunus Emre’den tutun Mevlana’ya günümüz şairlerinden Atilla İlhan’a, Nazım Hikmet’ten Mehmet Akif Ersoy’a… Dolayısıyla da bunların hepsi ağır ve ciddi temeller üzerine kurulmuş bir kültürün meyveleridir. Bunlarla yaşadığınız takdirde illa ki size bir şeyler katıyordur. Kattıklarını da siz eserlerinize yansıtmış oluyorsunuz. Bu durum benim çok hoşuma gidiyor. Yaşadığım, bulunduğum ülkelerin kültürlerinden beslenir, gelenek ve göreneklerinden etkilenirim. Ayrıca bu kötü bir şey değil bilakis çok önemli değerli bir şeydir.

Bir ifadenizde “Allah’ın yarattıkları özünde estetikte zirvedir. Hiç kimse bunun üzerine çıkamaz.” diyorsunuz. Eserin estetik olması aslına yakın olmasıyla doğru orantılı mıdır? Sizin sanattaki estetik ölçütünüz nedir?

Bir makalemde estetik konusuyla ilgili şöyle bir açıklama yapmıştım: “Estetik, albenisi olan bir hâl biçimidir.” Bu hâl biçimi her kültürde farklıdır. Her insanın hâli, ahvali, estetiğe, güzelliğe karşı olan duruşu, beğenisi ve beğeni biçimi farklıdır. Dolayısıyla burada bir standart ortaya koymak mümkün değildir. Mesela, romantik klasik müzik orta düzeyli ritimlerde olduğu takdirde hemen hemen her kültür kesimi tarafından beğenilebilecek, anlaşabilecek bir şeydir. Bunun gibi hemen hemen herkesin beğenebileceği görsel eserler de vardır. Birçok kültürde renkler aynı ifadelere yakın anlamlar bulabiliyor. O nedenle her sanatçı kendi yorumuyla kendi tekniğiyle kendi kültürüne uygun eserler ortaya koyabiliyor. Böylelikle kendince bir estetik kültürü oluşturuyor ve bu estetik derecesi kişilere ve kültürlere göre değişken olabiliyor.

Fakat Allah öyle muntazam yaratmış ki güneşin doğuşunu veya batışını dünyanın neresinden izlerseniz izleyin hep güzeldir. Bize göre estetik olan bir şey Afrika’da yaşayan biri için estetik olmayabilir ama güneşin doğuşu ve batışı Afrika’da yaşayan biri için de güzeldir. Biliyorsunuz güneşin battığı yerden turuncu kızıl renkler başlar ve tepeye kadar maviye doğru açılır. Normalde siz bu renkleri palette birleştirmeye çalışsanız ortaya yeşil rengi çıkar. Ama doğada asla böyle bir şey söz konusu değil. İşte bu Allah’ın yaratmış olduklarının estetik gücüne bir örnektir. Ben de dâhil çevremdeki birçok dostumla bu konuyu konuştum kimsenin verecek bir cevabı yok. İşte bu yüzden Allah’ın yaratmış olduğu güzelliklerden daha güzel başka hiçbir güzellik olmaz, olamaz.

Klasik minyatür, kültürümüzün en temel ve önemli öğelerinden biri. Ancak çağımıza uygun eserler üretmek, gelecek nesle bu alanda miras bırakmak adına ve bu sanatın geçmişten günümüze kadar tüm inceliklerini öğrenmekte aynı oranda önemli. Tüm bunları hakkıyla gerçekleştirebilmek için neler yapabiliriz?

Bilirsiniz meyve yetiştiricileri en güçlü ve lezzetli meyveyi aşılamaktan alırlar. Aşılama yöntemiyle bir ağacın üzerinden dört beş farklı mahsul alırlar. Ancak ağacın kökü hep aynıdır. Klasik minyatürde tam olarak böyledir. Kökünü çok iyi araştıracaksınız, öğreneceksiniz ama daha güçlü eserler ortaya koymak içinde muhakkak aşılama yapacaksınız. Ben hep aynı yolda ilerliyorum aynı ağaçtan hep aynı meyveyi alıyorum derseniz zaman içerisinde o ağaç yaşlanır, meyve vermez olur ve sonunda da ölür. Aşılamak hem ağacın hem meyvelerin ömrünü uzatır. Dolayısıyla kökü sağlam tuttuktan sonra çağdaş bütün eserler, günün şartlarına, kültürüne uygun olmak zorundadır. Kökü asla ihmal etmemeliyiz çünkü bilmeliyiz ki o kökün üzerinde duruyor, o kökten besleniyoruz ve yeni meyvelerimiz de enerjisini, lezzetini o kökten alacaktır.

Sizce minyatür sanatı geleneksel olarak kalmalı mı yoksa çağdaş bir sanat haline gelmeli midir?

Her sanat dalında oluşturulan eser o sanatın klasik dönemiyle meşk ettirilmelidir. Meşk etmekten kastımı izah edeyim. Düşünün ki yüzyıllardır var olan minyatür sanatına birçok üstat eser vermiş ve her biri farklı bir şey eklemiş. Siz tüm bunları bir kenara atıp ben tamamen yeni bir şey yaparım derseniz bu içi boş bir iş olur. Davul kadar yüksek sesi olan fakat bir balon gibi iğneyle patlayabilen çalışmalar ortaya koymuş olursunuz. Ama yaptığınız çalışmayı çelik veya metal gibi sağlam bir materyalden yapılmış bir enstrümana çevirebilmekte sizin elinizdedir. Bunun için de o materyali nasıl yoğuracağınızı nasıl şekillendireceğinizi bilmeniz lazım. Bunu da ancak köklü teknik bilgilerle yapabilirsiniz. Bu teknik bilgileri bileceksiniz ki o enstrümandan güzel melodiler alabilesiniz. Bu köklerin oluştuğu dönemlerde teknoloji gelişmemişti, imkânlar çok kısıtlıydı, boyalarını, fırçalarını kendileri yaparlardı. Bir eser yapabilmeleri için padişah, sultan, vezir gibi kişilerin maddi desteklerine ihtiyaçları vardı. Şimdi her imkân var dolayısıyla her şey bu kadar ulaşılabilirken çağımıza uygun hareket etmek ve çağımıza uygun çalışmalar yapmak gerekir.

Perspektif nedir? Perspektifin ortaya çıkışı hangi gelişmelerle alakalıdır?

İnsan dört duvar ile mimarî ile tanıştığı günden beri perspektif vardır. Perspektif, matematikten gelir. Çünkü mimarî yapıları oluşturmak için matematik ve perspektif gereklidir. Perspektif olmadan yolları, caddeleri, evleri, şehirleri, mabetleri oluşturamazsınız. Biliyorsunuz ki bugün birçok mabette baktığımızda güneşin hareketlerine göre saatler vardır. Burçları oradan okuyabiliyorlardı, doğanın döngüsünü gözlemleyip hayatlarını, takvimlerini oluşturuyorlardı. Bu kadar hesaplı kitaplı işlerde matematiksiz, perspektifsiz olmaz.

Görsele gelirsek mesela minyatürde perspektif yoktur diyoruz. Bununla ilgili de çok cahilce bir yorum vardır. Bu yorumu yapanlar zamanında minyatür eserlerde perspektifi bilmedikleri, onlara öğretilmediği için kullanmamışlardır derler. Bu çok cahilce bir zihniyettir. Çünkü eski dönemlerde medrese ve klasik eğitim dönemlerinde eğitim bugünkünden çok daha komplike bir hâldeydi. Eğitim almış herkes minyatürden, hattan, tezhipten, süslemeden anlıyordu. Minyatür sanatçılarına geldiğimizde ise onlarda aynı mekteplerde okuyor. Dolayısıyla çoğu matematik, edebiyat, fizik, kimya biliyorlar. En basitinden renkleri kendileri hazırlıyorlar ve bunun için de kimya bilgisine ihtiyaçları var. Bir de etraflarında aynı mektepten yetişmiş birçok mimar var. Demek ki perspektif de biliyorlar. Peki, tüm bunlara rağmen neden minyatürde perspektif yok?

Cevabı şu: Sınırlı bir alan içerisinde birden fazla hikâye anlatmak isterseniz bunu yapabilmenizin tek yolu perspektifi ortadan kaldırmaktır. Siz birçok olayı aynı kare içerinde anlatmak isterseniz ve bu olayların her biri farklı mekânlarda cereyan ediyorsa bunu perspektif kullanmadan anlatmak zorundasınız. Yoksa olayların cereyan ettiği mekânların her birinin arasındaki mesafeyi çizmeye kalkarsanız boyutlarda ciddi farklılıklar oluşur. Dolayısıyla ancak perspektifi ortadan kaldırdığınızda bu hikâyeyi tam anlamıyla anlatabilirsiniz. O nedenle bu durum bilgisizlikten değil aksine fazla bilmekten kaynaklanan, bulunan bir dâhice bir çözümdür.

Perspektifin ortaya çıkışı görsel sanatlarda neyi değiştirdi? Perspektif konusu insanın dünyayı algılaması konusunda neden önemlidir?

Perspektifin ortaya çıkışı sadece görsel sanatları değil her şeyi etkilemiştir. Sesle de ışıkla da perspektif oluşturulabilir. Mimari de ise zaten perspektif olmazsa olmazlardan biridir. Müzikte de sinemada da minyatürde de fotoğrafta da perspektif konusu çok önemli bir unsurdur.

İnsanda bir sanat eseridir. İçine sevgi, emek, erdem, merhamet konulursa bu sanat eseri daha da değerlenir. Siz sanatınızı ne ile yoğuruyorsunuz? Sanatınızı besleyen şey nedir?

Sanatım demeyeyim de ben sanatsever biriyim diyeyim. Ben güzellik seviyorum ve güzellik peşinde koşuyorum. Yapmış olduğum her çalışmada acaba daha güzel nasıl olur diye uğraş veriyorum. Tabii güzellik de göreceli bir kavramdır. Örneğin, ben on yıl önce yaptığım bir eseri günümüzde değerlendirdiğimde yeterince estetik ve güzel bulamayabiliyorum. Değişiyorum çünkü. İnşallah ileriye doğru iyiye doğru tekamül içerisindeyimdir. Beni tetikleyen şey, güzellik ve doğadır. Güzel şeyler oluşturmak isteğiyle güzellikler peşinde koşmayı severim. Onun için de biraz daldan dala atladığım düşünülebilir. Onlara şunu söyleyebilirim, ben daldan dala atlamıyorum bunların hepsi birbiriyle bağlantılı şeyler.

Yazarlık yaşamınızın neresinde kalıyor?

Yazmayı çok seviyorum ama yazar olmak gibi bir iddiam yok. Kimsenin haberi olmasa da kendimce şiirler yazarım. Ama çocuk kitapları olsun yetişkinlere yönelik kitaplar olsun senaryolar olsun yazmayı seviyorum. Çünkü ben hikâye kurgulamayı seviyorum. Resim çizer gibi illüstrasyon yapar gibi hikâye oluşturmayı onunla uğraşmayı severim. Bu biraz da doğurganlık gibi bir şey…  Bir gebelik süreci yaşayıp sancı çekip ardından doğum yapmak gibi bir şey… Bunu sadece sanatçılar yapabiliyor ve bence bu çok büyük bir lütuf. Doğum yapmak bambaşka bir histir bunu erkek olarak asla anlayamam ama belki milyonda birini bir şey yazarken, çizerken hissediyorum.

Hep söylüyorum ben milyonda birini bir şey yazarken, çizerken hissediyorsam kim bilir bir anne çocuğunu doğurduğunda ne hissediyordur. Demek ki cennetin annelerin ayaklarının altında olmasının sebeplerinden biri de budur. Çünkü hem çok zor hem de çok değerli bir süreç. Bu durum edebiyatta daha çok hissediliyor çünkü edebiyat soyuttur. Çizdiğiniz bir karakter herkes tarafından görülür ve herkes o karakteri nasıl hayal ettiğinizi ve kâğıda nasıl aktardığınızı görmüş olur. Ancak edebiyatta öyle mi mesela Yaşar Kemal’in İnce Memed karakteri herkesin kafasında farklıdır. İşte edebiyatın bu yönü beni çok cezbetti. Onun için yazmakta beni çok cezbediyor.

Sanat üzerine bir kitap yazmayı düşünüyor musunuz?

Estetik ve temel sanat bilgileriyle ilgili verdiğim eğitimler var. Sağ olsunlar öğrencilerim ve arkadaşlarım da bunları neden bir kitap hâline getirmiyorsun derler. Ancak biliyorsunuz teknik kitapların hem doğru bilgi içermesi hem de bilgi doğru aktarılsın diye görselinin çok güçlü olması gerekmektedir ve bunlar tek başına yapılabilecek şeyler değildir. Muhakkak bir yayıncının bir sponsorun destek vermesi gereken çalışmalardır. Türkiye’deki yayıncıların pek çoğuyla çalıştım sanırım sorun bu çalışmaların ekonomik boyutu. O yüzden genellikle yabancı yayınları tercüme edip basmayı tercih ediyorlar. Ne de olsa hazır bir çalışma var dolayısıyla sıfırdan bir işe girip yatırım yapmak taraftarı olmuyorlar. Benimde sahip olduğum imkânlarla tek başıma yapabileceğim bir şey değil. Ama kitap yazmak hayallerim arasında yer alıyor tabii ki. Ancak bundan da ziyade en büyük arzum bir sanat okulu açmaktır. Çünkü bu bilgi birikimimi birilerine aktarmak zorundayım. Derslerime katılan öğrencilerime söylediğim ilk şey: “Benden öğrendiklerinizi başkalarıyla paylaşmazsanız size hakkımı helal etmem.” oluyor. Çünkü boynuz kulağı geçmezse sanat ölür!

Peki, sinema yaptığınız tüm bu işlerin neresinde duruyor?

Sinema hayatımın tam ortasında duruyor. Küçükken ne olmak istediğim sorulduğunda sinemacı olacağım derdim. Hâlâ film çekme peşindeyim… Hayallerim de önemli hikâyelerim de var. Ama para bulmak zor! Bu gibi işler için ekonomik kaynak bulduracak konuşmalar yapma konusunda zayıfım. Kendi yaptığım işlerin parasını bile talep edemem. Onun için de şuana kadar istediğim filmi çekebilmiş değilim. Fakat birçok projede yer alıyorum birçok üstatla, sanatçıyla çalışıyorum. Sanat yönetmenliği yapıyorum mesela, şuan Mest-i Aşk adında bir filmin konsept tasarımcılığını yapıyorum. Hedefim tabii ki film çekmek ve yönetmenlik yapmak. Bugüne kadar yaptığım her iş ve aldığım tüm eğitimler yıllar içerisinde oluşturduğum birikimlerim iyi bir film çekmek için yatırımdı.

Bunların dışında nasıl bir okursunuz? Okurken nelere dikkat edersiniz?

Çok kötü bir okurum hiçbir eseri başından sonuna kadar okuyamıyorum. Artık pek roman da okumuyorum. 17 yaşıma kadar çokça roman okudum. Ama üniversiteye başladıktan sonra okuma biçimim değişti. Fişleme yaparak okumaya başladım. Bir kitabı kolay kolay bitiremiyorum. Takıntılı mıyım bilmiyorum ama bir metini okurken ilgimi çeken başka bir konuya denk geliyorum dönüp o konuyla ilgili farklı kaynaklardan, internetten araştırmalar yapmaya başlıyorum. O merak ettiğim konuyu geniş çerçeveden araştırmadan devam edemiyorum okuduğum kitaba. Karşılaştırmalar yaparak okurum kitapları. Tarihe çok merakım vardır. Düşünün Türkiye’ye 17 yıl önce gelmiş biri olarak birçok tarih projesinde danışman olmam için beni arıyorlar. Bu tabii ki benim bu alandaki aşırı ilgimden kaynaklanıyor.

Son zamanlarda okuduğunuz ve beğendiğiniz birkaç kitap ismi verebilir misiniz bize?

Hâlâ okuduğum ama bitiremediğim kitaplar var. Mesela, İlber Ortaylı’nın “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” kitabı. Kitabı alalı bir yıl oldu ama daha üçte birini okudum. Yavaş yavaş sindire sindire okuyorum. Çünkü İlber Ortaylı gerçekten derya gibidir ve yazdığı her cümlenin arkasında bir derya vardır.

Yakın gelecekte hayata geçirmeyi planladığınız yeni bir projeleriniz var mı?

Mehmet Akif Ersoy üzerine çalışmalarım var ve onunla ilgili bir film çekmeyi çok istiyorum. Ben çekemesem de inşallah iyi biri çeker. Çünkü ben inanıyorum ki bizler Mehmet Akif kimdir bilmiyoruz. Birde 12 yıldır beklettiğim Mustafa Kutlu’nun “Yıldız Tozu” var. İnşallah nasip olursa Mustafa Hocam hayattayken filmi çekmek istiyorum.

Röportaj: Deniz Demirdağ, “Boynuz Kulağı Geçmezse Sanat Ölür!”, Kitabın Ortası dergisi, Aralık 2019, sayı 33.

Yayın Tarihi: 11 Aralık 2019 Çarşamba 12:00 Güncelleme Tarihi: 11 Aralık 2019, 10:39
banner25
YORUM EKLE

banner26