banner17

Reşit Güngör Kalkan için on kelime ne demek?

Deneme, rütbeye ve itibara tevessül etmeyen haliyle geleceğin en önemli edebiyat alanı ve türü olacak, bundan hiç kuşkum yok..

Reşit Güngör Kalkan için on kelime ne demek?

 

dunyabizim.com takipçilerinden haberi olmayanlara hatırlatmakta yarar var; Reşit Güngör Kalkan’ın Güzün Son Konuğu isimli kitabı, 2011 yılında, Türkiye Yazarlar Birliği’nin seçtiği deneme türünde ‘yılın kitabı’, kendisi de ‘yılın yazarı’ seçildi. Geçtiğimiz günlerde Reşit Güngör Kalkan, ödülünü almak için İstanbul’da bulundu. Evvela kendisini tebrik ediyor, eserlerinin devamını diliyoruz. Ayağının tozuyla kendisiyle bir söyleşi yaptık...

Deneme gibi nereye yerleştirileceği, nasıl konumlandırılacağı bilinmeyen ‘belalı/sabıkalı’ bir türde ödül alırken neler hissettiniz?

Denemenin tanımladığınız şekilde bir tür olduğunu asla düşünmedim. Belki tersine, deneme rütbeye ve itibara tevessül etmeyen haliyle geleceğin en önemli edebiyat alanı ve türü olacak, bundan hiç kuşkum yok. İnsan varlığına koşut olarak bir iç âlemden söz edilecekse veya ediliyorsa eğer, bu şüphesiz deneme var olduğu içindir. Yoksa şiirin, romanın, hikâyenin açtığı yolda bir kahraman her zaman bulunabilir ya da o kahraman olabilme şansınız her zaman mümkündür. Oysa deneme, bu ‘artist’ tavrın uzağında duran ve fakat çevriliverdiğiniz iç devinim yolculuğunuzda dikkat çekmeyi, popüler olmayı hiç mi hiç mühimsemeyen tevazunun kıyısında ikâmet ederek geçirir günlerini. Buna dâhil olmayı hep arzuladım. Mütevazı bir hayat gibisi var mıdır yeryüzünde?

Dördüncü deneme kitabınız olan Güzün Son Konuğu iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümde on dört, ikinci bölümde on sekiz yazı var. Neden böyle bir tasnife ihtiyaç duyuldu?

Yazıların genel seyri böylesi bir tasnifi zorunlu kıldı diyebiliriz. Yani deneme için hayatta alabildiğine bir genişlik söz konusu. İnsanı anlatmayan bir roman, hikâye yazıldı mı bilmiyorum ama insanın bulunmadığı yerde bile deneme vardır. Bu ayrımı göz önünde bulundurup daha çok insan ve kültür merkezli düşünerek bu tasnife gerek duydum. İnsana dair kültür potasında eritilmeyi bekleyen ince ayrıntıları görmemezlik edemezdim.

Bununla birlikte, kültürü salt kültür olarak değil, hayatımıza kattığı nicelik ve niteliğiyle de ön plana almak istedim. İşin doğrusu hayat da böyle değil midir sanki? Önce doğar ve büyür, sonra yaşlanır ve bir vakit sonra da tası tarağı toplarız. Kitabı oluşturan yazıların bir bütünlük oluşturması yönünde yapılan bölümlemelerdi bunlar. Yani sadece insana veya kitaplara ulaşma çabası ile birlikte, fikirlere, inançlara, eşyalara dair insanı kuşatan ne varsa daha çok böylesi bir tasnif esas alındı.

İlk deneme kitabınız Sürgün Aşk Düğünleri (2000). Deneme türünde olmanız gereken yerde misiniz? Ya da şöyle sorayım, Reşit Güngör Kalkan, ‘meram’ını denemede ifade edebildi mi? Biraz fettanca olacak ama öykü, roman gibi alanlara da ciddi biçimde yelken açmayı düşünüyor musunuz? Yoksa ‘ilk göz ağrım’ deyip denemede sebat mı edeceksiniz?

Şu çete mantığını bir kırabilirsek, buna gücümüz bir yetse mesele kalmayacak. Bugün birçok kalem var Anadolu’da, sesini duyurmak isteyen. İstidat, marifet, örneklik bakımından ne hikâyeler barındırıyor Anadolu bir bilseniz. Bunların bir şekilde önüne geçiliyor, perdeleniyor. Bu çeteci, grupçu mantık tiksinti verici boyutlarda maalesef. Şahsen yirmi yıldır yazıyorum, belirgin bir biçimde son iki yıldır ismim edebî kamuda gündeme gelmeye başladı. Fakat hiç de düşündüğüm gibi temiz bir ortam olmadığını gördüm edebiyat dünyasının.

Reşit Güngör KalkanMeramımı denemede ifade edebildim mi? Doğrusu bulunduğum yerden bakınca daha bir korunaklı buluyorum kendimi. Hesap vereceğim hiçbir parti, cemaat, çete, grup, klik yok! Evet, ifade hakkımı denemede sonuna kadar kullanabildim, diyemem. Ancak belirgin bir mesafe aldığımı düşünüyorum. Denemede sebat etmem uzun zamandır aldığım bir karar, bundan vazgeçecek, denemeye ihanet edecek değilim. Öykü veya roman yazmak mesele değil aslında. Önemli olan kâğıda sığacağını ihtimal dâhiline alacağım bir yaşam bulmak. Bu yaşamı bulduğum zaman öykü veya roman neden olmasın…

Güzün Son Konuğu’na yazdığınız önsözü okurken sorma gereğini duydum: Günlük tutar mısınız? Bunu şunun için sordum. Bir yazar olarak iç dünyanızı nasıl ‘saklı’ tutuyorsunuz? Ya da iç sesinizi nasıl geliştiriyorsunuz, çoğaltıyorsunuz?

Günlük tutmam. Kalben biriktirdiğim kinlerim ve öfkelerim vardır. Sevgi ve saygı bahsinde sınıfları ‘pekiyi’ derece ile geçtiğime inanıyorum. Hırslarım yok, param, mevki ve makamım olmadı hiç. Borçlu bir hayat yaşadım daima. Olmayan nesnenin nesini seslendireyim ki?

İç dünyamı zenginleştiren tek şey hayat. Boğulup kalmaktan korktuğum zamanlarda kitaplara sığınıyorum. Fakat şundan da eminim, hayat daima kitapların bir adım önünde yürüyor. Bu hayata yetişmek için hiçbir zaman fırıldak olmadım. Fırıldak olanlardan da hep uzak durdum. Zihnime alabildiğine sadık biriyim. Yani düşmanlığı da dostluğu da asla unutmam. Kendi iç sesimi kaybettiğim zaman inanıyorum ki Allah bana bir yol gösterecek, bundan eminim. Şiir okuyarak iç sesimi çoğalttığımı söylesem bilmem ne düşünürsünüz. İç âlem bir sancıdır aslında, oysa daima umutlu şeyler yazmaya gayret ettim ben. Çoğu zaman umutsuz bir halet-i ruhiye içinde olsam da umutlu olmak adına yazdım.

Edebiyatta sıkça karşımıza çıkan bir deyimdir ‘iç sesler’. Reşit Güngör Kalkan’a iç seslerinin ‘debi’sini ve ‘rengi’ni sorsam, ne söylemek ister? Tabi, bunu sorarken merak ettiğim, kendinizi hayatın neresinde gördüğünüzdür.

Kendimi hiçbir zaman edebiyatçı, yazar olarak görmedim. Bu tip havai tarz üzere olan ‘artistliklere’, ‘ukalalıklara’ tiksintiyle baktım. İnanmayacaksınız ama hiçbir yerde hiçbir zaman ‘ben yazarım’ bile demedim. Belki evet, yazar olmak bir tavır alış olarak o yazı adamını belli türlü zorunluluklara sevk edebilir, ancak bu durum insanlara tepeden bakmayı, ukalalık yapmayı, insanlarla ilişkilerde onlarla aramıza anlamsız mesafe koymayı gerektirmemeli.

Şimdi, iç seslerim açıkçası çocukluğumun, ilk gençlik yıllarımın kitaplarıyla sürüklüyor beni. Şartları zorlaştırılmış bir çocukluk ve ilk gençlik yaşadım. Bunun yazı bağlamında, üretkenlik anlamında bir getirisi oldu elbette. Bu açıdan sesi bol bir ‘iç’im var, evet. Her zaman mavici oldum, yeşille birlik olmuş bir mavi bu. Yaşıyorum ve fakat bir fırsat olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşündüğüm hayatta yazmaktan çok daha önemli işlerin olduğunu da biliyorum. Hayatın ortasında olmadım hiçbir zaman. Fakat kıyısında kalmaya da gönlüm elvermedi. Sıradan, mütevazı, belki basit sayılabilecek bir hayatım var, hepsi bu.

Sonra Reşit Güngör Kalkan için edebiyat nedir? Edebiyatın ontolojik ve gündelik anlamda nasıl bir işlevi vardır?

Bu kalıplarla yakından alâkalı bir tanım olabilir ama edebiyatı, sanatı, açıkçası insanın gereğince tanınması yolunda incelikler barındırdığını düşündüğüm özel bir alan olarak düşünüyorum. Yani insan varlığının özel ve genel hallerine dair bilgiyi bize doğrudan sanat verebilir. Toplum veya birey ayrımına girmeden bu tarifi yapıyorum çünkü bireyi besleyemeyen toplumdan, toplumu anlatamayan sanat ve de edebiyattan bir numara çıkmaz. İnsan varlığının ontik olarak derinlemesine adeseye tabi tutulması, bu herc ü merc âlem içerisinde ancak edebiyatın ve sanatın açtığı yolda ilerlenerek kavranabilecek bir şey. Edebiyat elbette bir şeyleri değiştirmek, dönüştürmek için var; bununla birlikte edebiyata salt toplumsal ya da bireysel zevzekliklerin tatmin vasıtası olarak da bakılmamalı.

Bir denemeci olarak aslında sözü denemenin işlevine getirecektik. Bir tarafta sadece edebiyat yaptığını düşündüğüm Peyami Safalar, Refik Halit Karaylar, Ahmet Rasimler, Ahmet Haşimler; öte yandan pek belirgin olmasa da denemeye ideolojik bir işlev yükleyen Nurullah Ataçlar, Sabahattin Eyüboğlular, Vedat Günyollar, Nermi Uygurlar. Ayrıca, keskin bir ayrım yapmak mümkün değil ideolojik açıdan? Reşit Güngör Kalkan için deneme nedir?Reşit Güngör Kalkan

Deneme kendi içinde muvazenesi olmayan bir tür. Yani denemenin taşıdığı özgül şartlar var ve fakat aynı zamanda bir şart taşımaksızın özgüllüğünü koruyabilen bir yapıya sahip. Bir tanım yapmak gerekirse, insanın varlık olarak hayata dair içtenliğini içinde en fazla duyumsadığı ve içinin macerasıyla her daim soluklandığı biricik edebiyat alanıdır diyebiliriz. Diğer türlere göre hayatı her daim sorgulayan ve serazat hâliyle belki de ‘eli sopalı’ gezmek isteyen tek yazı durağıdır.

Bahsettiğiniz isimler arasında elbette öznel, ideolojik bir ayrım söz konusu. Bu, denemenin tabiatında, daha doğrusu insanın fıtratında yer alan bir gerçekliği de barındırıyor. Misyon olarak kendi ruhunuza neyin yüklendiğini hissediyorsanız, neye daha çok alıcı olarak yaklaşıyorsanız onun kılıcını sallarsınız. İnönü’nün kılıcını sallayan Ataç için çok şey söylenir belki ama Refik Halit hasbi bir muhalif olarak dönemin yönetimine ‘eyvallah’ dememiştir. Vedat Günyol’un donuk cümleleri bizleri sıkabilir, doğrudur da, fakat Nermi Uygur’un, Salah Birsel’in evcilleştirilmiş dili yeni bir tat katar dimağımıza. Şimdilerde ise Ahmet Turan Alkan’ın ‘berrak’ Türkçesi yanında Berat Demirci’nin, Ali Çolak’ın billurdan denemeleri Türkçe adına önemli kazanımlardır.

Reşit Güngör Kalkan, Eliot’un denemeciliği, sanatı hakkında ne düşünüyor?

Ben deneme ile eleştirinin farkı noktasında acımasız olunması gerektiğini düşünüyorum. T.S. Eliot’un denemeleri daha çok eleştiriye dönük, bu alan içerisinde bir seyir izliyor. Bunu kesin olarak söylemek elbette mümkün olmamakla birlikte, Eliot’un sanatı noktasında kaleme aldığı yazıların eleştirinin ağırlık merkezinde durduğu bilinen bir gerçek.

Batı edebiyatı ile birlikte, psikososyal ilişkileri dönemin koşulları içerisinde merak edenler ve değerlendirmek isteyenler için önemli bir isim Eliot. Edebiyatın politize olmuş hali üzerine kafa yorarken, kültür adına önemli şeyler söylediğini düşünüyorum. Ancak şu da var ki, sabah akşam demeden yılgınlık veren haliyle ‘eleştiri’ye deneme demek biraz ayıp kaçıyor sanki. Belki makaleye yeni bir tat, yeni bir üslup getirmiş gözüyle de bakılabilir T.S. Eliot’un ‘denemelerine.’

Rasim Özdenören denemeleri için neler dersiniz?

Tek boyutlu denemenin dışına çıkabilmiş, özgün ve kaliteli yazarlardan biridir Rasim Özdenören. Ne demek tek boyutlu deneme? Şu, ‘bizim’ sanat algımızı dünyevî olanın yanında uhrevî olana rapteyleyen düşünce filizleri altmışların henüz ortalarında atılmaya başlandı. Bu sarsak bir cümle gibi gözükebilir fakat aslında hiç de öyle değil. Çünkü Müslümanların sanata bakışı ile sanatın Müslüman hayatını yorumlaması ya da şerh etmesi arasında enikonu bocalayan Müslüman sanatçının bu açmazları karşısında yeni ve özgün ve fakat aynı zamanda otantik değerler üretilmesini savunan Rasim Özdenören gibi kalemlerin varlığı, aynı zamanda yepyeni bir tat da getirdi edebiyata.

Bu doğrultuda kaleme alınan Ruhun Malzemeleri, Köpekçe Düşünceler, Eşikte Duran İnsan, İki Dünya, vb. eserleri bir orijinallik taşımaktadır. Değer üreten bir varlık olarak insan, ancak kulluk kapılarını kent ilişkilerinin yoğunluğu arasında zorlayabilirse insan kalabilir. Bu ayrıntıyı çok iyi gözlemleyen Özdenören, Müslümanca bir duyarlılığın yeniden ‘nasıl’ olması gerektiği üzerine kafa yormuş özgün bir yazar olarak karşımızda duruyor.

Bir yazar denemelerle yeterli ve gerekli miktarda ontolojik açılım yapabilir mi? Bilhassa da bizim gibi geçmişiyle kavgalı bir ülkede. Sonuçta neresinden bakarsanız bakın, Montaigne’i başlatıcı alsak bile, deneme türünün Batı’da beş yüzyıllık tarihi var. Montaigne’den Eliot’a kanımca sanatsal ve ontolojik açıdan iyi mesafe kat etmiştir Batı. Bizde ise yüz yıllık bir geçmişi ya vardır ya yoktur. Ve olaylara ideolojik açıdan bakmakta da üstümüze yoktur. Haksız mıyım? Siz bu konuda ne düşüyorsunuz?

Denemenin ontolojik bir kavgası her zaman var oldu tabi. Sanatın gerçi böyle bir amaç doğrultusunda vücuda getirilmesi de söz konusu. Bugün Batı’nın ‘değer’ hasılası olarak insan temelli üretebileceği hiçbir şeyi kalmadı. Yozlaşan ilişkiler içerisinde Batı, Doğu algısına ve değerlerine yeniden eğiliyor. Mevlâna’nın, Yûnus Emre’nin veya bir başka Müslüman yazar, şairin Batı’da ilgi uyandırıyor olması minimal düzeyde bile olsa ontolojik bir açılım değil de nedir? Kavramlar arasında boğulmuş bir Batı, kavramları doğrudan etkileyerek ilerleyen bir Doğu düşüncesi karşısında yeniden pratik yapma ihtiyacı hissediyor. Denemenin bu manada yolculuğu diğer edebî türlerden hiç de farklılık arz etmiyor. Yani deneme, sanat pratiği olarak elbette insanı yeniden konumlandırma uğraşısı veriyor. Montaigne’den Eliot’a uzanan çizgide Batı’ya münhasır İslâm pratiğinin uzandığı ülkelerde insanî olan acaba hangisi olmuştur?

Uzun ve meşakkatli bir yolculuktur deneme. Bu doğrultuda ideolojinin yedeğinde gelişen deneme yazarının doğrusu esamisi okunmaz. Cumhuriyet dönemi deneme yazarlarına bakın, kalıcı olan üç beş isim arasında partinin ve ‘kırmızı çizgi’lerin uzağında durmuş yazarların bugün hâlâ okunduğunu göreceksiniz. Bunda şaşılacak bir yön de yok aslında. Çünkü ontolojik birikim, varlığını, içinde filizlendiği toprakların varlığıyla mündemiç kılmak zorundadır, bunun ötesi yok.

Bir de deneme türüyle ilgili direkt size sormak istediğim özel bir soru var. Neden deneme türünü “Edebiyatın haylaz, hodbin ve teklifsiz misafiri” olarak görüyorsunuz?

Az önce sanırım deneme için siz söylemiştiniz, ‘belalı, sabıkalı’ bir tür deyimini. Benim ifadem, doğrudan hayatı ilgilendiren ve fakat söyledikleri kulak arkası edilen bir garip edebiyat ortağının, sürekli ötelenen bir ‘kardeş’in teklifleri olarak değerlendirilebilinir. Evet deneme haylazdır, çünkü serazat haliyle körpe bıldırcın avındadır daima. Delikanlıdır deneme; edebiyle susmasını da konuşmasını da bilir. Teklifsiz misafirdir, evet, çünkü kavramların boğduğu insan tekinin iç sesi olmaya amade duru bir hayal dünyası sunar okuyucuya. Gerçeği ters yüz etme hususunda da pratik sağlar aynı zamanda. Çiçek böcek faslı dâhilinde burun kıvrılmış olsa bile, yeri geldiğinde o çiçeği kaktüse, o böceği de eşek arısına çevirmesini pekâlâ bilir.

Güzün Son Konuğu’nda bazı kelimelerin sizde farklı anlamları ya da çağrışımları olduğu duygusuna kapıldım. Son olarak altını çizdiğim on kelimelik listemi size sormak istiyorum: Hüzün, Irmak, Türkü, Deniz Feneri, Ölüm, Rüya, Yolculuk, Şehir, Kelime, Allah.

Hüzün: Akıp giden seneler; ırmak: sessizlik; türkü: memleketin özeti; deniz feneri: göz aydınlığı; ölüm: bir uzun sefer; rüya: sahnenin gerisi; yolculuk: manaya dâhil olmak, şehir: tahrik; kelime: niyaz; Allah: kalbimizin meşhur ve meçhul dostu.

 

Faik Hazan konuştu

Güncelleme Tarihi: 13 Nisan 2013, 14:03
YORUM EKLE
YORUMLAR
Sümeyye Yüksel ÜSTÜNDAĞ
Sümeyye Yüksel ÜSTÜNDAĞ - 7 yıl Önce

"Boğulup kalmaktan korktuğum zamanlarda kitaplara sığınıyorum...Bu hayata yetişmek için hiçbir zaman fırıldak olmadım. ...Kendi iç sesimi kaybettiğim zaman inanıyorum ki Allah bana bir yol gösterecek, bundan eminim." Ne güzel cümleler. Sahibinin yüreğine sağlık. Vesile olanın da emeğine. Kin ve öfke yazarın dünyasında neye karşılık gelir bilinmez. Bu sebeple eleştirilmesi yahut üzerine konuşulması haksızlık olur. Olduğu gibi bırakmak gerek sözü.Hiçbir kelime duyguyu vermez.Karşılığını da vermez.

umut karaca
umut karaca - 7 yıl Önce

hz. ömer (r.h)öfkeli ve kindardı diye biliyorum ama yanılıyor da olabilirim belkide.

v..........ö........
v..........ö........ - 7 yıl Önce

eyvallah hoca güzel söyleşi olmuş.ama yine de yazar olmak istemem......yukardaki yoruma cevaben: yazar kalbimde öfke ve kinlerim var derken muhtemelen Allah ı da kinlendiren ve öfkelendiren şeylerden bahsediyor olabilir.yani doğal olarak müslüman kişi Allah ın sevdiği şeyleri sevmeli aynı şekilde Allah ın öfke ve kin duyduğu şeyler de vardır.ve yazar aynı zamanda şunuda belirtmiş: sevgi ve saygı konusunda ^pekiyi^ ile geçtiğini.selametle.

vakkas öcal
vakkas öcal - 7 yıl Önce

Hoca güzel bir söyeşi olmuş.ama yine de yazar olmak istemiyorum.:)Esra hanıma cevaben: haklısınız müslümanın kalbinde kin olmamalı.ancak Allah ın gazabını çeken (Allah ı öfkelendiren) şeyler vardır ya hani bunlara müslüman kişi de öfkelenmeli,kinlenmeli.muhtemelen yazar bunları kastediyor olmalı çünkü ondan hemen sonra şöyle diyor: saygı ve sevgi konusunda sınıfları ^pekiyi^ ile geçtim.selametle.

Resul İncekara
Resul İncekara - 7 yıl Önce

Esra hanım nasıl oluyor yani, bence kini ve öfkesi olmayan bir müslüman nasıl olabilir ki? burada size katılmıyorum gerçekten. müslüman kafire karşı kinli ve öfkeli olmalı değil midir? sahabilerin çoğu kinli ve öfkeliydi bence. yanılıyorda olabilirim ama bugün israile, abd'ye, rus'a öfke duymayan müslüman nasıl müslüman oluyormuşki?

Esra Özdemir
Esra Özdemir - 7 yıl Önce

"Günlük tutmam. Kalben biriktirdiğim kinlerim ve öfkelerim vardır" hiç, bir müslümanın kalbinde kin ve öfke olabilir mi? Yazar neden bunu bir meziyetmiş gibi söylüyor ki? Anlamadım yani hakikaten, biri anlatırsa sevinirim. Örneğimiz peygamberimiz değil mi?

banner8

banner19

banner20