Resimde keşfedilecek çok ada var

‘Pera’da daha çok masal ve şiirin görsel dile aktarılmasının örnekleri olarak adlandırabileceğim modern akrilik çalışmalar çok dikkatimi çekmişti.’ Yıldız Ramazanoğlu o serginin sahibi ressam Fatma Güçlü ile konuştu..

Resimde keşfedilecek çok ada var

 

Pera müzesine uğrar, resim sergilerini izlerim mümkün olduğunca. 2011’in sonunda karşılaştığım bir sergi Fatma Güçlü’nün “Fırçamdan Düştü/ İki Dirhem Bir Çekirdek" başlıklı sergiydi. Burada yağlı boya tablolar çok güzeldi. Mesela "nam-ı diğer endam" gibi portreler, "kosova-göç" gibi toplumsal içerikli eserler dikkat çekiciydi. Ama daha çok masal ve şiirin görsel dile aktarılmasının örnekleri olarak adlandırabileceğim modern akrilik çalışmalar çok dikkatimi çekmişti. Eve gelip ressam hakkında araştırma yapınca başörtülü genç bir kadınla karşılaşmak beni çok etkiledi. Biliyorsunuz bu nadide bir durum. Hemen tanışmak istedim ama uzun bir zaman aldı buluşmamız. Yurt içinde ve yurtdışında kişisel ve karma birçok sergiye katılan ressam Fatma Güçlü ile sonunda atölyesinde buluşup bir söyleşi gerçekleştirdik.

Pera müzesindeki serginizden çok etkilenmiştim. Resminiz günümüzün sanatsal beğenilerini dışlamadan kendi kültürümüzün içinde yol alıyor, merkezden dışa sükûnetle açılıyor. Bu çok kıymetli. Resme ilginiz nasıl başladı? Sizi bu sanata çeken neydi? Bildiğim kadarıyla kardeşiniz de tiyatro yapıyor. Ailede genetik bir sanat damarından söz edebilir miyiz?

Resim çocukluğumun ilk oyun araçlarından birisiydi, en çok konsol kapaklarını boyardım. Klişe ama gerçekten çocukluğumdan itibaren resmin hayatımda hep başka bir yeri vardı, dolayısıyla sanatın içinde kendimi bulmam şaşırtıcı bir durum değil. Fakat kendini bulmak hissiyatını yaşamak fazla ayrıcalıklı bir hal.

Erkek kardeşimle benzer yanlarımızdan birisi de sanata olan ilgimiz. Ailemizde özellikle yeni jenarasyonda bizi bile şaşırtan yeni soluklar var, umut ediyorum ki bu yetenekler gizli kalmaz.

Akademi İstanbul, Pera ve Floransa’da bulundunuz. Oralarda eğitim aldınız. O eğitim süreçlerinden bahsedebilir misiniz? Karşılaştırdığınızda eğitim ve sanat ortamı bakımından ne gibi farklılıklar var?

Burada aldığım eğitimleri yadsıyamam fakat İtalya, özellikle Floransa benim için bir dönüm noktası oldu; başka bir göz, sağduyulu ve olgun bir eğitim süreci, farklı olanı gösteren kompleksiz bir dönem. Kimliklerin değil yaptığınız eserin ön planda olduğu, onun sorgulandığı bir yer. Arada bir sadece galeri ve müze gezmek için gittiğim, sanatta nefes alabildiğim şehir. Umarım biz de kişileri sadece sanatına göre değerlendirdiğimiz günleri yaşarız ve ben kendi eşi benzeri olmayan bu canım ülkemde sanatta nefes alabileceğim, galericilerin kompleksiz ve aracısız sanatçıya ve sanata sahip çıktığı günler görmeyi umut ediyorum.

Ebulfez Ferecoğlu İstanbul’da yaşayan Azeri kökenli bir ressam. Kendisiyle tanışmanız ve birlikte çalışmaya başlamanız nasıl gerçekleşti ve sanatı ne yönden etkiledi sizi?

Ferecoğlu ile tanışmamız tam 15 yıl öncesine dayanıyor. Kendisi Basın Müzesi sanat atölyesinde çalışıyordu, ben de aynı mekânda bulunan müze kafeye sıklıkla giden birisiydim. Küçük bir afiş yollarımızı kesiştirdi, bu tevafuk bana bir üstadın fırçasını izlemek ayrıcalığını sundu. Kendisiyle yollarımız hiç ayrılmadı, aldığım hiç bir eğitim onun bana sunduklarının üstüne çıkmadı. Usta-çırak ilişkisinin kıymetini bilip şükrünü eda edenlerdenim. Bildiği her şeyi tereddütsüz öğreten, yol ve yön gösteren güzel insan, onun sanatı başka bir derya.

Heidegger diyor ki sanat eserinin özü eserden hareketle açıklanmalı. Mesela resimler bir şapka ya da av tüfeği gibi duvarda asılı dururlar. Mesela Van Gogh resimleri bir sergiden öbürüne taşınır, Kara Orman bölgesinden gönderilen ağaç kütükleri gibi. Beethoven kuartetleri de yayınevlerinde tıpkı patatesler gibi depolanır. Sonra nasıl bir ilişki onları başka bir boyuta taşır? Resim de bir nesne ama onu başka nesnelerden ayırıp müstesna yapan bir şey var, nedir bu?

Resim sözün boyalı kapısıdır. Bakmakla görmek arasındaki fark gibi, görmeyi bilenlerdenseniz gün ışır. Resmi özel kılan da her gözde başka bir etki bırakması. Boş çerçeveyi doldurmakla kalmaz, madden orada değildir, yaşanmışlıklarla da oradadır, yanı başımızdadır.

Biz eserin yanında iken olduğumuz yerden başka bir yerde mi oluruz? Resimle karşılaşma anının etkisini bir izleyici ve ressam olarak nasıl açıklayabilirsiniz?

Her sanat eseri bizi farklı bir boyuta taşır. Muhakkak ki hepimiz aynı satırları okusak da özümsemekte ve kendimizin yapabilmekte farklılıklar gösteririz. Ben hayat derken bir başkası çıkıp aynı resim için ölüm diyebilir. Pablo Picasso, ‘sanat ruhlarımızdan günlük hayatın tozunu alıp götürüverir' der. Resimle karşılaşma anı bende kurulamayan uzun bir cümledir. Kimi zaman hüzünlü bir günce oluverirken, kimi zaman da hayatın en renkli saatinden akan romantik bir an.

İslam’da tasvir yasağıyla sanatın engellendiği yönünde eleştiriler var. Resmetmek her zaman var aslında. Sadece yayıldığı alan değişiyor. Sanat müminin imanını parlatmada, Yaratıcı’yla irtibatı güçlendirmede bir imkân olabiliyor mu? Allah’ın yaratışını kibir içermeden taklit etmek, varoluş üzerine renklerin, çizgilerin, boyanın içinden bakmak denilebilir mi?

Kibrin olduğu yerde sanat yeşermiyor zaten. Ayrık otlarından temizlemek lazım hem kalbi hem de inancı. Yaratana şükretmenin başka bir yoludur yarattıklarını çizerken düşünme anı, dilemeseydi olmazdı. Çok şükür.

Ressam Hülya Yazıcı sonpeygamber.info’daki söyleşisinde İslam’da tasvir tedbiri konusunda çok düşündüğünü ve kendini sorguladığını söylüyor. Peygamberimizin Kabe’yi insanın kalbi olarak görüp putlardan temizlediğini söylerken, aslında putların sadece üç boyutlu nesneler olarak görülmemesi gerektiğini, kalbimizi işgal eden putlardan arınmamız gerektiğini de vurguluyor. Resim ve ikon arasında nasıl bir ilişki var?

İnsan özünü arındırmadığı sürece, gölgesi düşen her nesnenin önünde diz çökerken bulur kendini. İkon dinî bir söylem içerisindeyken resim bu söylemlerin hem yanında, hem de karşısında, real ve sürreal olabilir. Resmin birçok lisanı varken ikonda lisan tektir.

İlk insanların mağaralara yaptıkları resimlerin mükemmelliğinden söz edilir her zaman. Bir örümceğin ağını örmesindeki vahyi yönlendirme ve bilgi gibi, sanatçıda da böyle bir kodlamadan söz etmek mümkün mü? Biraz önce Allah’ın dilemesiyle resim yapılıyor dediniz, nasıl bir ilhamla alıyorsunuz elinize boyaları?

Sanatçı kopya etmez, farklı bir dil ile yorumlar hayatı. Geceden akan bir giz gibi, bazen yaz ortasına düşmüş zemheri gibi çok şaşırtıcı ve tarif edilmez bir heyecanla dokunurum boyalara. Palete sıkılan her renk aslında belirlemiştir yazılacak cümleyi. Bazen ilham denilen şey çok sancılı bir süreç yaşatır fırçama, saatlerce birbirimize bakıp içsel bir buhran geçirdiğim doğrudur. :)

Mekteb-i Sultani ressamları çağdaş Türk resminin ilk temsilcileri olarak görülebilir mi? Fikret Mualla, Hikmet Onat, İbrahim Safi gibi Paris’te yetişmiş ressamlar için ne söyleyebilirsiniz, kendi kültürümüzü ve değerlerimizi yansıtma açısından?

Mekteb-i Sultani ressamları çağdaş Türk resminin öncülerindendirler ve benim için de çok özel yerleri vardır. Onlar sanatın kalbini fırçalarında taşırdı ve ben hâlâ onların resimlerine bakarken heyecanlanabiliyorum, onlar kişinin egolarından sıyrılıp sadece sanatı gözetmenin sanatçıyı ne kadar özel kıldığının göstergesidir.

Sergi açmak için nasıl bir süreç işliyor? Biliyoruz ki yurt dışında övgü alan eserler Türkiye’de sergilerden geri dönebiliyor. Bu konuda ne söyleyeceksiniz?

Türkiye’de sergi açmak sancılı bir süreç. İyi bir galeride sergi açmak isterseniz bir ahbabınız olması işinize gelir, yoksa kimse eserlerinize göz süzüp size yol açmıyor. Maalesef galericiler ticarethane işletiyoruz mantığında. Sanatın olduğu yerde ticaret olmaz, ticaret mantalitesinde olan bir galerici sanattan anlamaz, o sebepledir ki çok iyi sergiler izleyemiyoruz. Elbette sanata ve sanatçıya destek olan galericiler de var ama bunlar bir elin parmaklarını geçmez. Yurtdışı bu konuda daha sanatsal bir göze sahip,  dolayısıyla burada gözardı edilen eserler yurtdışında takdir görebiliyor. Bu da tabi sanata hangi noktadan baktıklarının göstergesidir. Bizde galericilik ehil ellere bırakılmadığı sürece iyi sergiler izlenemeyecek, galeriler çoğalamayacak.

Pera’daki sergi size başka kapılar açtı mı?

Bu sergide çok olumlu tepkiler aldım. Güzel diyaloglar kurmama vesile oldu. Yurt içi ve yurt dışında birçok karma sergiye katıldım, dört kez de kişisel sergi açtım.

Edebiyatla arınız nasıl, kimlerden beslenirsiniz?

Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Sezai Karakoç, Marquez, Attar, İbn Arabi, Murathan Mungan, Mürsel Sönmez ve daha birçokları beni etkiliyor.

Şiirle resim arasında güçlü bir ilişkiden söz edilebilir mi? Bu yazarlar, şairler nasıl ilham veriyor?

Edebiyatın hayatımda önemli bir yeri var. Şair güncesini şiirle yazarken ressam da güncesini boyayla renklendiriyor. Ben edebiyatçılarla aynı halet-i ruhiyeyi taşıdığımı düşünüyorum: Aşk onda kimi zaman yağmur iken bende de kimi zaman mor, kimi zaman kırmızı. Naif bir duruşu varsa edebiyatçının, işte orada ilham vardır.

Kendinize yakın hissettiğiniz ressamlar vardır, sizi etkileyen, sanatınıza yön veren, yolunuzu açan kim var?

Hunder Wasser, Picasso, Modigliani, Ebulfez Ferecoğlu, Miro aklıma gelenlerden bir kaçı…

Fotoğrafla aranız nasıl peki? İyi bir fotoğraf da resim etkisi bırakır bazen ama arada büyük bir etkileme gücü farkı var. Sanırım resim daha sonsuz anlama seçenekleri sunabiliyor. Bu benzeyiş ve andırış arasındaki fark gibi belki. Foucault, Bu Bir Pipo Değildir kitabında ilginç bir açıklama yapıyor. Benzeyişin temelinde, buyuran ve sınıflayan bir ilk başvuru noktası vardır. Andırış ise başları da sonları da olmayan, bir yönde olduğu gibi başka bir yönde de izlenebilen, hiçbir kademeleşmeye boyun eğmeyen diziler halinde gelişir diyor. Ne dersiniz bu yaklaşıma?

Fotoğraf çok sevdiğim başka bir sanat dalı. Bu konuda çok başarılı fotoğraf sanatçılarımız var. Ben baktığım fotoğrafta hikâye görmeyi ve bunu güzel betimleyen ustaları seviyorum. Yoksa her deklanşöre basan el sanat ışığını yakalayamıyor. Foucault derin içeriği olan bir noktaya ışık tutmuş, katılmamak mümkün değil.

Resimleriniz sürrealist ama öte yandan ekspresyonist bir tarzınız da var. Nasıl bir resim iklimi içinde ilerliyorsunuz? Hangi süreçlerden geçiyorsunuz?

Resimde hep bir arayış içerisindeyim, tekdüzeliği sevmiyorum. Olmak yok, keşfedilecek daha çok ada var. O sebepledir ki tekrarı sevmiyorum. Aynı yerde saymak sizi genç tutmaz, ruhunuzu yaşlandırır. Ben yürümeyi sevenlerdenim.

Neler konu oluyor resimlerinize, resim gündeminizle yaşamsal gündeminiz örtüşüyor mu?

Toplumsal olaylar beni etkiliyor elbet. Ruhuma etki eden her şey fırçamda şekil buluyor, duyarsız bir söylemin içerisinde olmamın mümkünatı yok.

Türkiye'de nasıl bir resim ortamı var? Ressam örgütleri var mı? Onlarla aranız nasıl?

Tekelleşme var. Sahicilik damarı taşımayan hiç bir grubun içerisinde olmak istemiyorum. Her ortamda olmak gibi bir kaygı da taşımıyorum.

 

Yıldız Ramazanoğlu konuştu

Güncelleme Tarihi: 12 Haziran 2013, 14:27
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13