banner17

Rasim Özdenören: Edebiyatçılarımız iyi bir felsefe eğitiminden geçmeli

''Allah gökyüzünün altını boş bırakmaz. Her dönemde, mutlaka, o zamanın ruhunu ortaya koyan yazarlar çıkar.'' Rasim Özdenören, öykü dünyası üzerine Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevapladı.

Rasim Özdenören: Edebiyatçılarımız iyi bir felsefe eğitiminden geçmeli

Rasim Özdenören, üretken bir düşünür, aynı zamanda özgün bir öykücüdür. Kimi okur, onu düşünsel yazılar kaleme alan bir yazar olarak tanır, kimi okur öykücü olarak… Kendi okuma tarihime baktığımda, Özdenören’i düşünce yazılarıyla tanımıştım. Sevdiğimiz yazarların diğer kitaplarını okumak kaçınılmaz olur. Sonraki Özdenören okumalarımda karşımda bir öykücü olduğunu görmüş, bütün öykülerini okumaya çalışmıştım. İlkin kendini açmayan, okundukça açılan öykülerdi bunlar.

Özdenören, öykülerinde, hem bireyi hem toplumu anlatır. Hayat yolculuğunda çekilen sancılar, “ben kimim, nereye gidiyorum” şeklinde sorular sorulması, var oluşun sorgulanması, aşk acısının derinden duyulması, ucunda ayrılık olan yollara girilmesi, ölüm düşüncesinin biteviye akıldan çıkarılmaması, intihar düşüncesi, karakterlerinin özellikleridir. Özdenören, toplumsal meseleleri aile üzerinden anlatır. Ailedeki çözülme aslında toplumdaki çözülmedir. Aile, toplumsal çözülmeyi anlatmak için bir prototip olarak kullanılır. Öykülerde, modern insanın sorunları, çıkmazları, kaygıları işlenir. İç konuşmalarla ilerleyen öyküler, tasvirlerle zenginleştirilir. Öyle olur ki, bazen tasvirle atmosfer yaratmaya çalışır. Modern öykünün bütün unsurlarını Özdenören’in öykülerinde görmek mümkündür. Olay öyküsü yerine durum öyküleri yazar. Öyküleri, giriş-gelişme-sonuç klişesini kırar. Bilinç akışı tekniğini ustaca kullanır. Aşk ve ölüm temleri, öykülerinin dominant temleridir. Aşk, derin bir acı olarak sevenlerin kalbine yerleşmiştir. Ölüm, iç konuşmalarda ortaya çıkar. Bazen de bir sara nöbeti gibi yoklar.

Özdenören’in öykü dili sembolik, soyut, çağrışımlı ve katmanlıdır. Bazen denemeye yaklaşan öyküleri bazen şiirsel bir dile yaklaşır. Eski ve yeni sözcükleri, aynı öykü içerisinde, hatta aynı paragrafta kullanmasına rağmen bu sözcükler sırıtmazlar. Bir ahenk içerisinde harmanlanırlar. Minimal öykünün en iyi örneklerini veren Özdenören, dili ekonomik kullanır. Fazlalıklardan arındırdığı dili, öykülerinin mayası gibidir. Anlattığı şeyin özünü vermesi, arı-duru bir dil kullanması, içerik ve biçimin birbiriyle bütünleşik olmasını sağlamıştır. İlk öykü kitabı “Hastalar ve Işıklar”dan son öykü kitabı “Uyumsuzlar”a değin çizgisini değiştirmeden yazan Özdenören’in öykülerinde felsefi bir fon hissedilir.

Günümüz gençlerinin “Yedi Güzel Adam” ünlemesiyle tanıdığı isimlerden biri olan Rasim Özdenören ile öykü dünyası üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşimiz, ana hatlarıyla Özdenören’in öykülerine dair bir bakış sunuyor.

Yazmaya başladığınız dönemlerde bilgisayar yoktu. Kâğıt, kalem ve daktilo… O dönemlerde bir daktilo sahibi olmak da zordu sanırım. Yazma serüveninizi birçok yerde okuduk. Yazma konusunda çektiğiniz/katlandığınız zahmetleri anlatır mısınız?

Bahsi geçen zahmetler, fizik zahmetler. Kalem tecrübelerim kurşun kalemle başlayıp dolma kalemle devam etti, mekanik daktilo, arkasından elektronik daktilo, en sonunda da bilgisayara geçiş sürecini izledi. Böylece hemen hemen bütün safhaları geçtik. Ama bunların her biri doğal düzlemlerinde olduğu için herhangi bir sıkıntımız olmadı. Bizim “çalışma masamız” yoktu. Aslında masamız yoktu bizim. Evimizde bir rahle vardı, üzerinde Kur’an okunan. O rahleyi de, üç kardeştik, üçümüz de öğrenciydik, kimin elinde kalırsa o kullanırdı. Biz yere uzanmış olarak yahut yataklarımızın içinde, hatta çıplak tahtanın üzerinde oturarak, yüzükoyun yatmak suretiyle kitaplarımızı okurduk, yazılarımızı da böyle yazardık. Bizim için başka alternatif olmadığından, herkes için de bu şartlar geçerli olduğundan veya biz öyle sandığımızdan, ekstradan bir sıkıntı çektiğimizi düşünmezdik. Şikâyet etmezdik.

Bilgisayarla tanıştığınızda, evvelden sıkıntı çekiyormuşuz dediğiniz oldu mu?

O zorluk, yaşanırken söz konusu olabilirdi, olup bittikten sonra zorluk olarak değil, hayatımızın bir özelliği, hoşluğu olarak kaldı.

Öyküleriniz felsefî çağrışımlarla yüklü. Felsefeyle haşır neşir olmanızdan mıdır, yoksa kendiliğinden olan bir şey midir?

Kendiliğinden olan bir olaydır. Bunu da doğrusu ilk defa işitmiş oluyorum. Bu öykülerin felsefi bir arka yapısı var mı bilmiyorum. Öyle bir niyetimiz olmadı. Eğer böyle bir arka yapı varsa, böyle bir içeriği varsa, böyle bir özellik görülüyorsa, o kendiliğinden olan bir durumdur. Özel bir gayret neticesinde olan bir olay değil.

Usta bir öykücüye, usta olarak gördüğü bir öykücüyü sorsak kimi söyler?

Benim indimde, birkaç usta öykücü var. Evvela kendi edebiyat tarihimizde Ömer Seyfettin’i usta bir öykücü olarak kabul ediyorum. Memduh Şevket, Sabahattin Ali, Sait Faik, bunlar usta öykücüler. Elli kuşağının her biri, tek tek usta birer öykücü. Bunları usta diye kabul edişim, bunların yolunda gitmek istediğim veya bunlara özendiğim manasına alınmamalı. Mesela Ömer Seyfettin, çocuk yaşlarda, ortaokulda okuyup hatmettiğim bir öykücü. Ama onun tarzında bir öykü yazdım diyemem. İstesem yazabilirdim. Fakat bizim yazmayı hedeflediğimiz öyküler, o şablonu aşıyordu. İlk denemelerimde bunu fark ettim. Onların serim-düğüm-çözüm tarzındaki yöntemi bana yaramadı. Öyküye başladığım anda bir an’ın öyküsünü, bir anlık yaşantının öyküsünü anlatmak istedim. Olay öyküleri değil durum öyküleri yazmaya gayret ettim. Bunlar da zaten serim-düğüm-çözüm şablonunu aşan öykülerdir. Ama usta öykücü diye sordunuz, bu bahsettiğim öykücüleri öyle görüyorum. Bizim 50 kuşağı öykücülerimizin her birini usta olarak görüyorum. Yabancılardan Faulkner favorimdir. Onun dışında Çehov, Poe, Maupassant, Wolfgang Borchert, Camus usta öykü yazarlarıdır bence.

Sezai Karakoç, Soyut isimli bir dergi için sizden öykü istediğinde, çoktandır öykü yazmadığınızı, kendisiyle tanıştığınızdan beridir yazmaktan vazgeçtiğinizi söylüyorsunuz. Daha sonra, yine Sezai Karakoç’un telkinleriyle yazmaya başlıyorsunuz. Yazmaktan vazgeçme duygusu, Özdenören’i ne kadar takip etti? Yazarlık serüveniniz boyunca, bu hissin size uğradığı oldu mu hiç?

Sezai Karakoç’la 1962 yılında tanıştık. O tanışmada ben ondan çok etkilendim. Gerek sohbetlerinden, gerek yazılarından çok etkilendim. Sezai Karakoç gibi bir kalemin yazdığı bir dönemde, bizim gibi çömezlerin yazmasının zaid olduğunu düşündüm. Kendiliğinden yazmayı bıraktım. Fakat okumayı hiç bırakmadım. O arada (yazıdan uzaklaştığım sırada) okumadığım bir dolu kitap okudum. Gerek bilimsel eser kategorisinde, gerek öykü, roman, şiir kategorisinde. Okumayı hiçbir zaman bırakmadım. Fakat 1965 yılında Sezai Karakoç, Soyut dergisine bir şiir verdiğini söyledi. “Sen de bir öykü ver” dediği zaman, “Abi ben artık yazmıyorum” dedim. “Neden yazmıyorsun” diye sorduğunda, “Sizin yazdığınız bir dönemde, bizim yazmamızın caiz olmayacağını düşündüm, edebe aykırı olduğunu düşündüm, onun için” dedim. Sezai Abi çok etkilendi bundan. Durdu, uzun uzun durdu. Bana dedi ki, “Desene biz sana bilmeden kötülük etmişiz.” “Sen” dedi, “bir öykü yaz. Biz bu öyküyü dergiye verelim.” Sırf o talep ettiği için, ertesi günün sabahında yazmaya başladığım bir öyküyü o günün akşamında bitirdim ve kendisine verdim. “Çocuk”  başlığını taşıyan bir öyküydü. Sonradan kitabımızda yer aldı bu öykü. Gerçekten uzun yıllardan beri de yazmamıştım.

Fakat bir istisnası vardı bunun o yıllarda... Bir defasında, 1964 yılı, Sezai Karakoç’la randevumuz vardı. Bana “saat üçte gel” demişti. Saat üçe kadar o civarlarda, bir kahvede vakit geçiriyordum. Kafamda da aslında, bekleyen, birikmiş öyküler vardı. O öykülerden birini, o bekleme esnasında yazdım. “Eskiyen” başlıklı bir öyküydü. Onu da Ankara’da Değişim dergisine gönderdim. Orada da yayınlanacakmış ama benim öykü gönderdiğim her dergi gibi o da kapandı. (Gülümsüyor) O da yayınlanmadı. Sonradan gene Soyut dergisinde yayınlandı. O olaydan sonra bir daha yazmaktan vazgeçme hissini yaşamadım.

Tuhaf bir tevafuktur, çeşitli dergilere gönderdiğiniz öykülerin ardından o dergiler kapanmış. Sizde suretleri bulunmadığından o öyküler de oralarda kaybolup gitmiş. Bu öykülerin kaybolması sizi üzmüş müydü, keşke bir kopyası olsaydı dediğiniz oldu mu?

Vaktiyle hiç böyle düşünmemiştim. Bu öyküler, Ankara ve İstanbul’da yayınlanan öykülerdi. Ben bunları Maraş’ta yazıp gönderiyordum. Çok az bir kısmını da Eyüp’te yazdım. 1959-1960-1961 yıllarında yazdığım öyküler oldu. Ben o öyküleri gönderirken şu mülahazayla gönderiyordum: Bunlar yayınlanırsa zaten mesele yok. Benim elimde yayınlanmış suret olacak. Yayınlanmadığına göre kaybolmasında da bir mahzur yok diye düşünüyordum. Fakat bu düşünce son yıllarda değişti. O da şundan dolayı değişti. Bizim yayıncımız, ilk öykülerimizi, yayınlanmamış öykülerimizi, “ilk öyküler” başlığı altında bir kitapta toplayalım dedi. Onun üzerine ben elimde kalan öyküleri, ki bunlar benim yayınlanmaya değer görmediğim, elimde kalan ilk karalamalar, müsveddeler. Eciş bücüş kâğıtların üzerine yazılmış öykülerdi. Yayıncımız, bir kitapta toplayalım deyince, onları virgülüne dokunmadan bilgisayar ortamına geçiriyorum. Bilgisayar ortamına geçirirken de “bu öyküler aslında fena da değilmiş” diye düşündüm. Neticede onbeş-onaltı yaşlarında bir çocuğun elinden çıkmış öyküler. Nasip olur yayınlanırsa, bugünkü öykülerin ilk habercileri niteliğinde olan öykülerdir bunlar.

Bundan bir etap sonra yazdığım, liseyi bitirip Eyüp’e geldikten sonra, on sekiz yaşında yazdığım öyküler vardı. Şöyle bir tasarım vardı: Aynı başlık altında, dizi halinde onar adet öykü yazayım dedim. Mesela hatırımda olanları söyleyeyim, bunların bir kısmının ilk müsveddeleri elimde kalmış. “Düğüm” başlığı altında birden ona kadar devam eden öyküler. “Sinek” başlığı altında birden ona kadar devam eden bir öykü dizisi. “Düşler Şöleni” başlıklı bir öykü dizisi de vardı. Bunun yayınlanacağına dair bana dergiden mektup da gelmişti. Fakat dergi kapanınca, gerisini yazmadım. “Düşler Şöleni”nin birincisi dergide kaldı, ikincisi benim elimde duruyor. Bahsettiğim kitap yayınlanırsa onun içinde yer alacak. Birkaç tane böyle ona kadar gelmiş olan sıralı öyküler var. Bu öykülerin tamamını da Dost dergisine gönderdim. 1960 yıllarında.

Oraya gönderişimin sebebi de şu: Dost dergisinde bir gün bir duyuru yayınladılar. O duyuruda şunu söylüyor: “Bizim bir arşivimiz var. Bize gönderilen yazılar bu arşivde saklanır. Yazarlarının bile elinde bulunmayan yazılar, bizim arşivimizde bulunur.” Biz de o tarihte kendi evimizde oturuyoruz, İstanbul-Eyüp’te. Evimiz dededen kalma bir ev. Her tarafı sallanıyor, dökülüyor. Benim o koşullarda bir arşiv tutmam imkânsız ölçüde zor. Madem böyle bir imkân varmış Dost dergisinde, bu öyküleri oraya göndereyim diye düşündüm. Bir arkadaştan daktilo aldım. Daktiloya çektim onları. “Dergiye göndereyim, yayınlarlarsa yayınlarlar, yayınlamazlarsa da madem arşivlerinde saklıyorlarmış, orada kalsın” düşüncesiyle ellinin üzerinde öykü oraya gitti. Sezai Karakoç’tan bir gün bir mektup aldım: “Ben buraya bir şiir veriyorum. Sen de bana bir yazı gönder buraya verilmek üzere” diyor. Ben de ona, o zaman telefon yok, telefon açmak çok külfetli bir iş, mektup yazmak suretiyle, “Benim onların arşivinde onlarca öyküm var. Onlardan birini yayınlayabilirler” dedim. O da Muzaffer Erdost’a sormuş. Dergiyi o yönetiyordu. Erdost da demiş ki, “Burada arşiv marşiv yok. Ne arşivi! Onu Salim uydurmuş” demiş. Böylece o hikâyelerin de orada kaybolduğunu öğrendim.

“Öyküyle mesaj vermeyi hiç düşünmedim. Benim için öykü yazmak yalnızca öykü yazmaktan ibaret bir olaydır.” diyorsunuz. Yine de mesaj veren öyküleriniz var. Mesela “Kuklacı” öyküsü buna güzel bir örnek. Öyküde mesaj verilmesine karşısınız gibi mi anlamalıyız yukarıdaki sözlerinizi?

Benim o cümlem, öyküde mesaj vermeye karşı olma anlamında değil. Öykünün mesajı zaten bizatihi kendisi. Eğer ekstradan bir mesaj vermem gerekiyorsa benim, denemeyle veririm. Öykü kendi mesajını zaten kendisi veriyor. Ona ayrıca bir mesaj yüklenmek istendiği takdirde, bence öykü, kendi işlevini kaybetmiş olur. Deneme hâline dönüşmüş olur. O ikisini birbirine karıştırmamak lazım.

Mesela bazı öyküleri okuduktan sonra, “bu öykücü şöyle mesajlar vermiş” diyoruz. Bunu söylemekte hata etmiş oluyor muyuz öyleyse?

Hayır, orada bir hata yok. Fakat öykücü, o mesajı vermek için öykü yazmışsa sanat anlayışında bir farklılık var demektir. Bizim telakki tarzımız şu: Öykünün mesajı bizatihi öykü metninin kendisidir. Şiirin mesajı bizatihi şiir metninin kendisidir. O şiir veya o öykü ya da o roman, öykü, şiir, roman olma hakkını veremiyor ise, onun verdiği mesaj zaten hedefine ulaşmış sayılmaz.  

Dersine girdiğim bir lise öğrencisi, Rasim Özdenören öyküleri hakkında bana şunları söylemişti: “Özdenören’in denemelerini öykülerinden daha çok anlıyorum. Öyküleri kapalı geliyor. Öykü bittiğinde kendimi bir şey anlamamış gibi hissediyorum. Ama bununla beraber zihnimde bir sürü şey uçuşuyor, onların ne olduğunu anlayamıyorum.” Ben de ona doğru yolda olduğunu, aslında anlamaya başladığını söylemiştim. Bu konuda neler söylersiniz? Gerçekten de bazı öyküleriniz insanın zihninde bir karmaşa yaratmıyor mu?

Yaratabilir, artık o okuyucunun kendi sorunudur. Bu bana bir öykümü hatırlattı. O öyküde, dedeyle torun arasında geçen bir durum var. Torunun uykusu kaçar, bahçeye gelir, evin içinde dolaşır. Dedesi bunu fark edince, “gel sana bir şey göstereyim” der. Onu mahzen gibi bir yere indirir. Orada eski hurdaların saklandığı bir sandıktan kullanılmayan bir tabanca veya rovelver çıkarır. “Bu benden sana armağan olsun” der. Çocuk da alır, kabul eder. Dedesiyle yan yana yatarlar. Fakat çocuk, bir mana veremez buna. “Dede bunun bir anlamı var mı” der. Dede de der ki, “Sana hiçbir anlam çağrıştırmıyor mu?” “Bir şeyler çağrıştırıyor ama ifade edemiyorum ne olduğunu.” Dede şunu söyler ardından: “İşte onunla yetin.”

“Kitap okumak benim işlerim arasında bulunan bir faaliyettir. Ben uyumaya, ibadete, nafakamı sağlamak üzere tuttuğum işe nasıl vakit ayırmak zorunluluğunu duyuyorsam, kitap okumaya da bu anlam içinde vakit ayırıyorum.” demişsiniz. Yılları devirmiş, usta bir kalemsiniz. Okuyamadım diye hayıflandığınız ya da okumam gereken çok şey var diye telaşa kapıldığınız oluyor mu hâlâ?

Kur’an-ı Kerim’i layıkıyla okuduğum kanaatinde değilim. Tevrat’ı, Shakespeare’i, Homeros’u, Grek felsefesini, divan edebiyatını layıkıyla okuduğum kanaatinde değilim. Bunu da laf olsun diye söylemiyorum. Ciddi olarak zaman ayırabildiğimi söyleyemiyorum. Ama vaktim olsa, bunları bir daha bir daha okurum. Mesela Fuzuli’nin Leyla ve Mecnun’u tüketilecek bir kitap değil, muazzam bir kitap. Dünya literatürünün gelmiş geçmiş en noksansız aşk öyküsü. Leyla ve Mecnun’u bir sürü adam yazmış; ama Fuzuli’nin yazdığı en iyisi. Shakespeare, dünya edebiyatında biricik kabul edilir. Ama ben iddia ediyorum ki, Shakespeare, Fuzuli’nin eline su dökemez. Romeo ve Juliet çok cılız kalır Leyla ve Mecnun’un yanında. Sadece bir çeşnidir Shakespeare’ninki.

Leyla ve Mecnun öyküsünde, bizim aşk üzerine düşündüğümüz unsurların tamamı mevcut. Halbuki Romeo ve Juliet’te sadece bir şey var. Âşıklar arasında mutlaka bir karaçalı var. Bu karaçalı, bazen taraflardan birinin zengin-fakir olması durumu, kültürel, dini farklılıkları olabilir. Romeo ve Juliet’te kan davası güden ailelerin çocukları birbirine âşık. Sadece bu var. Leyla ve Mecnun’da sosyal statü farklılığından dolayı Kays’a kızı vermezler. Kızlarını o aileye layık görmezler. Bu sadece unsurlardan bir unsurdur. Hikâyenin tamamı bu değil. Tamamında çok değişik unsurlar var. Dolayısıyla, vaktim olsa Fuzuli’yi bir daha okurum. Vaktim olsa Dostoyevski’yi baştan sona bir daha okurum. Hiçbir şeyi, hakkını vererek okuduğumu düşünmüyorum. Hukuk kitaplarımı, elimden gelse her bir dersin kitabını zevkle okurum. Çünkü bunları şehevi bir duyguyla okurum ben, sarılarak. Candan, içten. Hâlâ bu duygum zayıflamış değil. O şevkle okumak isterim.

Okuyamadığınız zaman kendinize zulmetmiş gibi oluyor musunuz? Onun stresi sarıyor mu?

Çok hem de… Mesela, şu anda öyle bir duygu yok. Çünkü sevdiğim insanlarla beraberim. Ama böyle bir ortam olmadığında, diyelim ki bir yolculuktayken o yolculuk hiç kitap okumadan geçmişse. Ben tatil diye bir şey bilmem; pazar günü, cumartesi günü, diğer tatil günleri hep okumaya fırsattır benim için. Ya da bir yere tatile de çıksak, yanıma kitaplarımı alır öyle giderim. Okumak çok ayrı bir şey. Bende şu da olmamıştır. Birileri okur da “okumaktan veya çalışmaktan başım ağrıdı, usandım, yoruldum” der; hamd olsun, böyle bir duyguyu hiç yaşamadım ben.

İmkânsız Öyküler’de kısa öykünün en güzel örnekleri var. Bu kitaba “İmkânsız Öyküler” demenizin sebebi nedir?

O kitabın içindeki öyküleri hazırlarken kafamda böyle bir şey yoktu. Bazı öyküler isimleriyle beraber gelir. Mesela Hastalar ve Işıklar, Çözülme, Çok Sesli Bir Ölüm, Çarpılmışlar kitaplarındaki öyküler, isimleriyle beraber geldi. Uyumsuzlar’daki öyküleri okurken ve tasnif ederken “Mekânsız Öykü” diyecektim. Fakat mekânsızlık farklı bir manaya da geldiği için vazgeçtim. İmkânsız Öyküler’de de zamansızlık var. Ama zamansız öyküler deyince, çiğ kalmış gibi bir anlama geleceği için ondan da sarfı nazar ettim. Öykülerin kendileri imkânsızlığı anlatıyor. Genel karakteristiği itibariyle imkânsız karakterler var. Mesela cambazlık yapması mümkün olmayan bir kahraman, diyelim ki berber, ip üstünde mesleğini icra ediyor. Tamamen fantastik bir şey bu. Olacak bir olay değil. Bunlara postmodern öyküler de denebilirdi. Fakat postmodern belli bir anlayış tarzını ifade ettiği için oraya irca olma tehlikesi vardı. Sonuçta bunlar postmodern olsun diye yazılmadı. Bunların içinde belki deneme çeşnisi veren öyküler de var. Fakat biliyorum ki, ben onları deneme adı altında toplasaydım, bu defa “Bunlar öykü olmuş, bu nasıl deneme” diyeceklerdi.

Günümüz öykü ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz? Genç öykücüleri takip ediyor musunuz?

Son birkaç yıldır, elimden geldiği kadar takip etmeye çalışıyorum. Benim temel kanım: Allah gökyüzünün altını boş bırakmaz. Her dönemde, mutlaka, o zamanın ruhunu ortaya koyan yazarlar çıkar. Bunun hakkını veren olur, vermeyen olur. Günümüzde de bu öykücüler var. Bizim ulaşabildiğimiz veya ulaşamadığımız öykücüler var. Bu öykücü şu an yazmaya başlamamış bile olabilir. Gök kubbenin altı kesinlikle boş değil.

Benim mim koyduğum öykücüler var. Hasibe Çerko için zarımı atıyorum. Olağanüstü özgün bir üslupla yazıyor. Genç öykücülerden kimileri kendine genç denilmesini istemiyor. Ama ben kendime genç öykücü denmesinden rahatsız olmam. Sait Faik rahatsızdı. “Kırkıma geldim, beni hâlâ genç öykücü diye anıyorlar” diye şikâyet ediyordu.

Bir yazınızda, yazmış olduğunuz bir metin üzerinde çok fazla duramadığınızı söylüyorsunuz. Öyküleriniz üzerinden gidecek olursak, öykülerinizi tek hamlede, bir oturuşta mı yazarsınız?

Genelde bir oturuşta yazıyorum. Çünkü yazmaya başladığım anda kafamda hazır olmuş oluyorlar. O kadar ki bazı öyküler, cümle cümle bile yazılmış oluyor. Neresinde coşku olacak, neresinde durulacak, neresinde şiiriyet olacak, bunlar hangi cümlelerle ifade edilecek, buralara gelinceye kadar öykü kafamda hazır oluyor. O hazırlık olmadan zaten yazmaya oturmuyorum. Kalem, daktilo kullandığımız dönemlerde kullandığım ajandalarım var. Oralarda bu öykülerin kanavası yazılmış olur. Önceden karar veririm. Karar verdikten sonra da karar verdiklerimden vazgeçmem. Yazarken diyelim ki yeni çağrışımlar gelirse onları o yazdığım metne dâhil etmem. Onu ayrıca not alırım. Onun üzerinden gerekiyorsa yeni bir öykü çalışırım. Yani sonradan olan yeni çağrışımı yazdığım öyküye yama olarak ilave etmem.

Uyumsuzlar son öykü kitabınız. Öyküye dair yeni çalışmalarınız var mı, beklentiye girebilir miyiz?

Şu sıralarda avucum kaşınmaya başladı. Yeni yeni notlar almaya başladım. Fakat ne olacak ben de bilemiyorum. Bunlar şimdi nebülöz hâlindeler kafamda. Zaman içinde, bir bebeğin şekillenmesi gibi şekillenecek. Kıvama gelince meydana gelecektir kendiliğinden.

Öykü yazmak dışında, öyküyle kuramsal açıdan ilgilendiniz mi? Günümüz edebiyat ortamında, bu tür kuramsal yazılar hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce, kuramsal yazılar üzerinde gerektiği kadar duruluyor mu yoksa ihmal mi ediliyor?

Maalesef kuramsal yazılar yeterli olgunlukta değil. Bunun olabilmesi için edebiyatçılarımızın iyi bir felsefe eğitiminden geçmesi gerekiyor. Fakat bunun da yeteri kadar üzerinde durulduğu kanaatinde değilim. Gene de iyi kötü bu işin üzerinde duran kafalar varsa felsefe ile irtibat kuran yazarlardır. Bir başına edebiyat yeterli olmaz. Felsefe ile desteklemek gerekiyor.

Röportaj: Hatice Ebrar Akbulut

Güncelleme Tarihi: 03 Kasım 2018, 10:12
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20