banner16

Raffi Portakal: Para, İktidar ve Şöhret Sanatın Önüne Geçti

''Biz kültürü bir yerden bir yere aktaran bir aileyiz. Bu bir sanat eseri veya belge, hatta bir davranış biçimi bile olabilir. Aktarılmasına değer şey neyse onu seçiyorum, aktarılmaya uygun görüyorum, kalıcı olması gerektiğini düşünüyorum, muhafaza ediyor ve aktarıyorum.'' Raffi Portakal, müzayedecilik ve Türkiye'de sanata verilen değer üzerine Kübra Sönmezışık'ın sorularını cevapladı.

Raffi Portakal: Para, İktidar ve Şöhret Sanatın Önüne Geçti

Yüz yıllık müzayedeci Portakal ailesinin üçüncü kuşak ismi Raffi Portakal, geçmişten günümüze yaptığı müzayedeler ve sergilerle kültür taşıyıcısı yapmaya devam ediyor. Picasso, Renoir isimleri ilk kez Türkiye’ye getiren ve Sakıp Sabancı Müzesi’nin kurulmasına öncülük eden Portakal, dünyada sanat anlayışının giderek değiştiğini söylüyor ve ekliyor: “Dünyada para kazanmak, iktidar ve şöhret birçok şeyin önüne geçti. Bu elbette sanata da yansıdı.”

Soyunuzun Osmanlı Devleti’nin son dönem bürokratlarından Mikail Paşa’ya uzandığını biliyorum. Soyağacınıza ne kadar vakıfsınız?

Soyumun Mikail Paşa’ya uzandığını sözlü olarak biliyorum. Dedem babama, babam da bana aktardı. Enis Batur’la birlikte “Portakal’ın Yüzyılı” kitabını yazarken belgesini de koymak istedim ama bulamadım. Portakal Paşa ile olan ilişkimize sözel bir tarih olarak kitapta yer verdim. Dedem firmayı 1914 yılında kurmuş. Kendisi yetenekli ve saygın, saray müzayedeleri yapan biriymiş. Sultan hanımların ve onların kızlarının konakları vardı. Bunlar Teşvikiye civarındaydı. Babam; “Oğlum, Işık Lisesi bir sultan konağıydı. Deden orada müzayede yapmıştı” diye hikâyeler anlatırdı. Dedem 32 saray müzayedesi yapmış.

Saray müzayedeleri nasıl ortaya çıkmış?

Cumhuriyet’in ilanından sonra Osmanlı ailesi çok kısa bir zamanda yurt dışına gönderiliyor. Giderken yanlarında sadece bohçalara sarılı kıyafetler, mücevherler götürebiliyorlar. Mobilya, tablo ve vazo gibi konağı süsleyen eşyalar evde kalıyor. Dedem onların müzayedesini yapıyor. Atatürk, dişçisi Sami Güzberk’e müzayedenin parasını yurtdışına Sultan hanımlara göndermesi için emir veriyor. Dedem, Osman Hamdi Bey, Mahmut Muhtar Paşa gibi Osmanlı tarihine iz bırakmış birçok kişinin yalnız müzayedesini değil, aynı zamanda antikacılığını yapmış.

Çocukluğunuzdaki aile ortamından bahseder misiniz?

Babam bir Osmanlı. 1915 doğumlu. Daha önemlisi 1880’lerde doğan babanın oğlu. Büyük babası başka bir önemli Osmanlı; Agop Kurken, Ermeni şair. Entelektüel birikimden süzülüp gelen bir aile. İki halam var. Büyük halam Aşhen Kavafyan, piyano virtüözüydü. Onlarca virtüöz, yüzlerce talebe yetiştirdi. Günün ilerisini yaşayabilen bir kadındı. Operalara ve tiyatrolara gidilirdi. İnsanların, özellikle esnafın babama karşı özel bir hürmeti vardı. O geldiğinde herkes ayağa kalkardı. Hiç unutmam, ramazanlarda babam sokak iftarları verirdi. Çok zengin olduğundan değil, paylaşmayı sevdiğinden. Ben de onun yolundan gidiyorum.

Seçkin olduğunuzu düşündünüz mü?

Hayır. Çocukluk yıllarımdan beri eşitliğe inananbir insanım. Bu, azınlık olmanın getirdiği bir mesele de olabilir. Bana eşit davranılmasını istemem için, önce benim insanlara eşit davranmam lazım. Yanımda çalışanlardan sokakta temizlik işçilerine varıncaya kadar, kültür aktarımı derdi taşıyorum. Ben bir saray mensubu değilim. Saray mensubu insanları gördüm, biliyorum. Neslişah Sultan, Necla Sultan gibi daha niceleriyle tanıştım. Vakur insanlardı. Türkçe ile Fransızca karışımı bir dil kullanırlardı. Çoğu Mısır’da büyümüş ve orada Fransızca dersi almışlar. O da dillerine yansımış. Ben böyle biri değilim.

İşiniz eski ve değerli eşyalara bakmak ve onları varlıklı sahiplerine ulaştırmak. Sizin bu eşyalarla olan ilişkinizi merak ediyorum. Eşya sizin için ne ifade ediyor?

Ben öyle bir ailede doğdum ki kıymetli eşyanın ne olduğunu biliyordum. Babam kesesine göre zevkli şeyler alıp getirmişti. Evimizde Fransız salon takımı İngiliz yemek odası vardı. Benim için güzel ve ender olan her türlü eşyayı severim, gözlerimle okşarım, yetinmem, elimle de okşarım. Çok sevdiğim eşyaları müzelerde bile gördüğümde dokunmak için görevliden izin isterim. Eğer eşya güzel ve nadirse bakmakla yetinmem. Hatta bazen bu bir koltuksa oturma hissi çok ağır basar.

Sizin sanat eserlerine olan ilginiz ne zaman ortaya çıktı?

Babamın profesyonel davranışlarıyla zamanla öğrendim. Yazları babam beni işe götürürdü. Bana “Oğlum oraya öyle oturulmaz. Bak bunu sev, okşa” gibi eşyaya nasıl davranılması gerektiğini bana öğretti. Hatta bana eşyaların incitmeden tozlarını nasıl alınacağını öğretirdi. Bilinçlenmem müşterilerin gelip gitmesiyle oldu. Onlara eşyaları tanıtıyordum.

Kültür Aktaran Bir Aileyiz

Yüz yıllık bir sanat kurumunun ayakta kalması kolay değil. Dört kuşaktır bir nevi kültür taşıyıcılığı yapıyorsunuz. Sizi özel yapan nedir?

Toplumla iyi ilişki kuramazsanız yapacağınız sergiyi başarılı kılamazsınız. Müzayedeye seçtiğiniz eserin kalitesini, fiyatını siz belirliyorsunuz. Müşteriye yeni bir zevk veya varolan zevkini geliştiren eserler bulmalısınız. Eskiyi satarak ona yeni, çağdaş bir ruh vermeliyiz. Bir eseri verdiğimde, yani sattığımızda o eserin nereye, nasıl konulacağını ve nasıl korunacağını görmek isterim.

Biz kültürü bir yerden bir yere aktaran bir aileyiz. Bu bir sanat eseri veya belge, hatta bir davranış biçimi bile olabilir. Aktarılmasına değer şey neyse onu seçiyorum, aktarılmaya uygun görüyorum, kalıcı olması gerektiğini düşünüyorum, muhafaza ediyor ve aktarıyorum.

Çok önemli bir görev değil mi bu? Kültür aktarımında karar mercii konumunda olmaktan bahsediyorum.

Evet. Çünkü ortada bir seçim var. Fakat bir taraftan da profesyonelliği unutmamak lazım. Bu da ayrı bir sorumluluğu beraberinde getiriyor. Yüz yıl kültür içinde kalıcı olmanın değeri de bu olsa gerek.

Bir röportajınızda evinizde antika eserleri biriktirmediğinizi okumuştum. En nadide eserlerin arasında ömrünü geçiren biri nasıl olur da onları vermeye kıyabilir?

Vermeye kıyamadığım çok eser var. Ama o zaman Raffi olmazdım. Ben bu şaheserleri başkalarına anlatıp, sevdirip, var olan eserlerini arttırmaya ve onları daha iyi sergilemeye talip bir insanım. Mesela dün bir evdeydim. Ev sahibine “İsterseniz aynı tabloları, yerlerini değiştirerek olduğundan daha iyi birhale getirebilirim” dedim. Bir tabloyu bir tablonun yanına rastgele koymam. Sergilemenin bir öyküsünün olması gerekiyor.

İşinizi nasıl yapıyorsunuz, anlatır mısınız?

Şöyle anlatayım; bir dostuma Kazasker Mustafa İzzet Efendi imzalı battal boy bir Hilye-i Şerif verdim. Aradan belli bir zaman geçti. Verdiğim Hilye-i Şerif’ten sonra ona Şevket Dağ’ın Ayasofya’sını sattım ve ona “Senin ofisine gelenler olacak, öyle bir yere yerleştirelim ki bu eserleri insanlar etkilensin. Eserler ne kadar çok görülüp sevilirse onlar da sanatseverler kervanına katılırlar” dedim. Çünkü Türkiye’nin buna çok ihtiyacı var. Sevinerek kabul etti. Önce ışık sistemi kurduk. Sonra çağdaş bir sanatçı ile özel bir halı dokuttuk. Sıra tabloları ve hatları yerleştirmeye geldi. Öyle bir yer vardı ki Kazasker Mustafa İzzet’in Hilye-i Şerif’ini yerleştirmeye çok uygundu. Tam onun yanına ise aynı boyutta olan Şevket Dağ’ın Ayasofya’sını yerleştirdim. Bir öykü ve renk birliği oluştu. Ayasofya Camii’ndeki dört halife levhasının hattatı da, Hilye-i Şerif’in hattatı da Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ydi. Bazen insan doğru iş yaptığında böylesine mucizelerle karşılaşabiliyor.

Osmanlı’dan Günümüze Çok Az Eser Kaldı

Müzayede geleneğinin içinde doğan biri olarak, eserlerin geçmişten günümüze nasıl intikal ettiğini anlatır mısınız?

1910’lardan alacak olursak, bizim yaptığımız antika müzayedeleri yüksek kültürün, yüksek zevkin ürettiği, onlara sahip insanların edinebileceği şeylerdi. Saray, köşk ve apartman müzayedelerinde Osmanlı sanat eserlerinin yanı sıra Batı menşeli eserler daha çok değer görüyordu. Salon takımları, goblen işlemeler, vitrinler, bronz ve kristal avizeler, Viyana vazolar, Yıldız porselenler, çeşmibülbüller, tombaklar, tuğralı gümüşler, hatlar, mushaflar, murakkalar, tesbihler… Ben bu hazinelerin içinde büyüdüm. Bugün çölleşti. Eserlerin bol olduğu zamanlarda her şeyi beğenmiyorsunuz. Gözümüzün ucuyla bile bakmadığımız tablolar vardı. 18 ayar altından düşüğünü satmazdım. Bugün onu söyleme şansımız yok. Elde kalan eserler çok azaldı. Osmanlı’dan günümüze zannedildiği kadar çok eser kalmamıştır.

Neden?

Bunun pek çok sebebi var. Hazine zayıfladığı zaman birçok tuğralı gümüş eser askere para vermek için eritilmiştir. Bu özellikle Fransa’da da yapılmıştır.

Ayrıca İstanbul’un topografya yapısından kaynaklı yaşadığı birtakım sorunlar da var. İstanbul’un sokakları ozamanlar dar, evlerin bazıları Arnavut kaldırımlı yokuşlar üzerine kurulu. Telefon yok. Buna bir de civarda çıkan yangınlar ekleniyor. Sadece evler değil mahalleler de yanıyor. Sanat eserleri yok oluyor.

En önemli diğer konu ise kültürel aktarım doğru düzgün yapılamamış.

Portakal ailesinin geleneğinden gelip sizin de uyguladığınız prensipler var mı?

Dedem babama “eski para satmayız” demiş, ben de satmıyorum. Yer altı eseri satmayız. İkona satmayız. Çünkü bunun birçoğunun hırsızlık olduğunu düşünürmüş dedem. Ben bu üç kurala uyuyorum.

Bir dördüncü kural da şu: Mushaflardan para kazanmamayı kendime prensip edindim.

Yeni kurallarım da var. Galerimiz şeffaftır. Kime ne alıp sattığımız bellidir. Ekip çalışması prensibini gözetiyorum.

Ekonomideki Gelişim Sanatta Olmadı

Siz Türk-İslam eserlerinin ortaya çıkmasında çok önemli bir görev üstlendiniz. Sakıp Sabancı Müzesi gibi Türkiye’nin en önemli müzelerinden birinin açılmasına öncülük ettiniz. İslam sanatlarına ilgiyi nasıl buluyorsunuz? 

1923’te bu topraklarda kalan Türk sayısı 12 milyon. Osmanlı, bir gün içinde Cumhuriyet’e geçiyor. Bu insanların yüzde ikisi okuma yazma biliyor. Okuma yazma bilmeyen bir insanın dünyanın parasını verip bir levha alacağını düşünmeyin. Ancak konaklarda ve camilerde kullanılıyor. Bugün hüsnü hattın tadını alabilmek için kaidelerini bilmeniz gerekiyor. Estetik zevk sahibi olacaksın. Mukayese edebileceğin eserler göreceksin. Dün ve bugün nedir bileceksin. Sanatın tadını almak için bilmeniz gerekiyor.

Sanat danışmanı olarak hangi konularda uzmansınız?

Neyi ne kadar bildiğini bilen ve hiç çekinmeden kime ne soracağını bilen birisiyim. Bir konuda az bilgisi olan insana o soruyu sormam. Doğru bilgiye en kısa zamanda nerede ulaşacağımı iyi bildiğimi düşünüyorum.

Türkiye’ye Picasso, Renoir gibi sanatçıların eserlerini ilk kez getiren isimsiniz. Gerçekleştirmek istediğiniz başka ilkler var mı?

Son on iki yılda yaptığımız sergilerin büyük bir kısmı bir ilkti. Hep aynı şeyleri yapmaktan sıkılıyorum. Hep benzer tabloları satmak yerine farklı ama kültüre katkısı olan tablo ve sanat eserleri satmayı tercih ediyorum.

Ekonomimizin güçlenmesi sanata olan ilgiyi de artırdı mı?

Türkiye millî geliri kişi başına iki bin dolardan on iki bin dolara çıktı. Yine son on yılda yapılan yeni yolların kilometresi arttı. Elektrik üretimi arttı. Aynı gelişim sanata yatırımda olmadı. Bazı alanlarda geçen altı yılda özellikle günümüz çağdaş Türk resminde bir balon oluştu. Bu tıpkı Amerika’da zamanında olan emlak balonu gibi.

Balon derken neyi kastediyorsunuz?

Fiyatlar gereğinden daha fazla arttı. Spekülatif şeyler dönüyor. Suni bir pazar yaratılmaya çalışılıyor. Fakat zamanla sanat pazarı hakiki alıcısını bulacak.

Peki, seçkin zümrenin antika ve sanat eseri alımında bir değişim oldu mu?

Bu kültür ve zamanla ilgili. Zenginlik 15 senede oluşmuşsa bu adamın kültürel anlamda zenginleşme ihtimali azdır. Ondan öyle bir şey beklemek de haksızlık olur.

Eski zenginler?

Onlar da yaşlanıyorlar. Çocukları da belki günümüz sanatını seviyor. Eski şeylere dudak bükebiliyorlar. Fakat bu sadece Türkiye’de değil, dünya da böyle. Zamanın ruhuyla ilgili. Dünyada da para kazanmak, iktidar ve şöhret birçok şeyin önüne geçti. Bu elbette sanata da yansıdı.

Türkiye’de İkinci Bir Sakıp Sabancı Yok

Sakıp Sabancı ile özel bir diyaloğunuz vardı. Bu, çalışmanıza da yansıdı. Son on yılda Sabancı gibi biri daha geldi mi?

Sakıp Sabancı olmak kolay değil. Sakıp Bey bana “Sen benim altıncı kardeşimsin” diyordu. Eşine dostuna, “ben çeke imza atarım, içini Raffi doldurur” derdi. Bizim Sakıp Bey’le öyle mucizevi dostluğumuz oldu. 1984 yılından sonra bir kuruş almadan danışmanlık yapmaya devam ettim. Büyük projelere imza attık. Türk hat sanatının sevilmesini, onların enternasyonal değeri olduğunu, “Türk burjuvazisi” yaptığımız uluslararası sergilerle anladı. Metropolitan Müzesi değersiz bir eseri, Sakıp Sabancı yılda iki yüz milyon dolar verse sergilemez. Louvre kapıdan sokmaz. Sakıp Bey’in dünyada da popülaritesi vardı.

İkinci bir Sakıp Sabancı olmak her bakımdan kolay değil. Organizasyon, devamlılık, itimat gibi özelliklerinin yanında pazarlık ederken açıklığın ne olduğunu bilecek kadar özel bir insandı. İkinci bir Sakıp Sabancı ve ikinci bir Raffi Portakal ne zaman yan yana gelir o da belli değil.

Türkiye İslam sanatlarının dünyaya tanıtılmasında merkez olabilir.

Bundan yirmi sene önce Mithat Sertoğlu, Emin Barın ve Cenap Yazansoy bir araya gelmiştik. Onlara “Kopya yapmakla kompozisyon yapmak arasında çok fark var. Birisi sanatçılık, diğeri zanaatçılık. Yeni hattatların önünü açan bir yarışma yapalım. Yeni istifler ortaya çıksın. Bu da Sakıp Sabancı adına olsun” demiştim. Bu hayal gerçekleşmedi. Ama sonra başka isimler altında yarışmalar düzenlendi. Bunların daha ileriye gitmesi lazım. Gelenek ile günümüz meselelerinin iyi etüt edilmesi, estetik kaygıların olması ve dejenerasyondan kaçınmak lazım. Tüketici ile üretici arasında benim yaptığım gibi yön gösterici insanların olması lazım.

Türkiye’deki tarihe olan ilgiyle antikaya olan ilgi arasında bir bağ var mı?

Tarihle ilgili yapılan televizyon programlarına bakın, sanatla ilgili programlara bakın, bunun yüzde biri kadar bile yok. İnsanlar geçmişlerini, sanattan daha çok merak ediyor. Çünkü sanatın önemini yeterince bilmiyorlar.

Peki, günümüzde eski el yazmalarına ve hat sanatı eserlerine ilgi nasıl?

İyi. Bugün koleksiyonerlerin içinde değerli eserleri ayırt edebilenler var. Yeterince yok, ama var.

Cumhuriyet ile gelen yazı devrimi ve cumhuriyet öncesinde bir kesimde filizlenmeye başlayan “Batılı görünme” arzusu, Osmanlı’dan bugüne kültür mirasımızla olan bağımızı nasıl etkiledi? Bir kültür devrimi yaşadığımız söylenebilir mi?

Sultanlar o günün etkin gücü. Yalnız güç olarak değil, zevk olarak da. Şimdi “Cumhuriyet dönemi geldi, kültür devrimi oldu” desem, bu söz alkış toplar. Ama tam olarak öyle değil. Çünkü Osmanlı döneminde saray kesimi, eserlerin yapılmasında karar merciiydi. Bu Batı’da da böyleydi. Batı’ya olan hayranlık ne zaman başlıyor? En başta askerî meselelerle ortaya çıkıyor. Aynı şartlarda savaştığımız zaman orada taktik, atın dayanıklılığı, kılıcın keskinliği ve zırhların kuvveti değer kazanıyor. Zamanla toplar ortaya çıkıyor. Senin topun sekiz yüz metre kadar atış yapıyor, diğer düşman topları bin beş yüz metreye kadar gidiyor. Bu teknolojik gerilik toprak kaybına sebep oluyor. Zamanla askeri okullar açılıyor ve yurt dışından hocalar getiriliyor. Hatta ilk ressamlarımızın askeri ressam olması boşuna değildir. Bu değişim birdenbire olmuyor. Cumhuriyet’in kurulması süreci hızlandırmıştır ama bu değişim daha eskilere dayanıyor.

Türkiye’de çağdaş ve geleneksel sanat ayrımı mevcut. Diğer coğrafyalardaki geleneksel sanatları kıyaslarsak fark görür müyüz?

Diğer Batı ülkelerinde de geleneksel sanat var. Bugün onlar modernize oldu. Biz kendi geleneksel sanatlarımızı günümüze uyarlayamadık. Bunu yapmamız lazım.

Türkiye’de köklü bir aristokrasidenbahsetmek mümkün mü?

Hayır. Aristokrasi babadan oğula geçen bir sistem. Bizim sistemimiz buna müsaade etmedi.

“Raffi Portakal: Para, İktidar ve Şöhret Sanatın Önüne Geçti”, Kitabın Ortası dergisi, Haziran 2017 sayı 3.

 

Röportaj: Kübra Sönmezışık

Fotoğraflar: Saygın Serdaroğlu

Güncelleme Tarihi: 27 Şubat 2018, 15:05
banner12
YORUM EKLE
banner8
SIRADAKİ HABER

banner7

banner6