Prof. Dr. Ömer Türker: “Türkiye’de İslâm düşüncesi geleneği ile irtibatı güçlendirecek bir anlatı formatına ihtiyacımız var”

Prof. Dr. Ömer Türker: “İslâm medeniyeti sanatı, hukuku, biyolojisi, kimyası, tıbbı, metafiziği, ahlâkı, siyaseti ve aynı zamanda tefsiri, hadisi olan bir medeniyettir.” Emre Orhan Gökalp’in söyleşisi.

Prof. Dr. Ömer Türker: “Türkiye’de İslâm düşüncesi geleneği ile irtibatı güçlendirecek bir anlatı formatına ihtiyacımız var”

Bize biraz kendinizden, yaşam yolculuğunuzdan bahsedebilir misiniz?

Ben, Kırıkkale’nin Keskin İlçesi’nde doğdum. İlkokulu Kırıkkale’de bitirdim. Ortaokula Keskin’de başlayıp Kırıkkale'de tamamladım. Liseyi de Bursa Hürriyet Endüstri Meslek Lisesi’nde iş makinaları bölümünde okudum. 1992 yılında Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne girdim ve Arapçayı ve ilahiyat ilimlerini burada öğrendim. 1997 yılında üniversite bittikten sonra İslâm Araştırmaları Merkezi’nde (İSAM) bursiyer olarak göreve başladım ve aynı zamanda Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisans yaptım. Yüksek lisansım tefsir alanındaydı. Erken dönem müfessirlerinden Mukâtil bin Süleyman üzerine daha ziyade bilgi teorisi ağırlıklı bir çalışma yaptım. 1999 yılında yüksek lisansı bitirdim, ardından Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde yine tefsir alanında Temel İslâm Bilimleri Bölümü’nde doktoraya başladım.

Doktorada, Seyyid Şerif Cürcânî’yi çalıştım. Doktora sürecim biraz farklı oldu, çünkü İsam’da hem imkânlar çok fazlaydı hem de farklı alanlarda çalışabilmek için ortam elverişliydi. Doktorada daha ziyade kelam, felsefe, metafizik, mantık ve belagat gibi disiplinleri okudum. Doktora tezim genel olarak Seyyid Şerif Cürcani’nin düşüncesi üzerine oldu. Tefsire bir bölüm ayırabildim ama ana yapı olarak varlık düşüncesi, bilgi teorisi, dil teorisi gibi alanlar üzerinde yoğunlaştım. Doktoradan sonra da çalışmalarım metafizik ve bilgi teorisi üzerine yoğunlaştı.

Doktora sonrasında İbn Sina, Gazzali, Fahreddin er-Razi, Farabi gibi önde gelen İslâm düşünürleri hakkında çalışmalar yaptım ve doçentlik alanım bu nedenle felsefe oldu. 2005'ten 2012 yılına kadar İsam’da araştırmacı olarak bulundum. Aynı zamanda İsam Yayın Kurulu’nda bulundum ve faaliyetlerinde aktif rol aldım. İslâm Ansiklopedisi'nde çalıştım. 2012'de Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Felsefesi Bölümü’ne geçtim. Hâlen burada göreve devam ediyorum. 2010'dan sonraki çalışmalarım içerisinde ahlâk düşüncesi de önemli bir yer tutuyor. Özellikle İlem’de (İlmî Etüdler Derneği) yaptığımız İslâm ahlâk düşüncesi projesinde de ahlâka dair ilgilerimi derinleştirme imkânı verdi. Şimdiki çalışmalarım esas itibariyle metafizik, bilgi teorisi ve ahlâk teorisi alanlarına yayılmış durumdadır.

“Ahlâk, insan zihninin veya insan ruhunun iradî davranışlarını şekillendiren melekelerdir.”

Öncelikle ahlâk dediğimiz şey nedir? Ahlâkın teorik olarak incelenmesi doğrudan İslâm felsefesi ile alakalı bir şey mi?

İslâm felsefesini, İslâm medeniyetinin dünyada düşünen zihin olduğu, bilim ve tefekkürü temsil ettiği dönemde üretilen felsefe anlamında kullanıyoruz. Dolayısıyla İslâm felsefesi ifadesini, bir dönem dünyanın herhangi bir yerinde felsefî düşünce yokken ya da taklit veya eserleri tanıma düzeyindeyken, İslâm medeniyetinde üretilen, inşa edilen ve dünyanın diğer taraflarına da ulaştırılan felsefi ve teorik birikim için kullanıyoruz. Bu bakımdan Yunan ve Batı felsefesi filozoflarının amelî alanda nasıl üretim ve tefekkürleri varsa İslâm felsefesi ve filozoflarının da amelî alanda tefekkürleri vardır ve ahlâk İslâm'da felsefenin önemli alt dallarından biridir.

Ahlâkın İslâm düşünce tarihinde hususi bir yeri vardır. Ahlâk sadece filozofların ilgilendiği bir alan değil aynı zamanda din âlimlerinin yani kelamcıların, fakihlerin, muhaddislerin ve sufilerin kendilerine özgü tavırlarının bulunduğu ve eser yazdıkları bir alandır. Dolayısıyla İslâm'da ahlâkî tefekkür, neredeyse belli başlı alanlardaki disiplinlerin tamamına yayılmış bir şekilde bulunur ve İslâm düşüncesi tarihi çalışan herkes, şu veya bu ölçüde ahlâkla ilgilidir. “Ahlâk nedir?” sorusunun ise çok özlü bir şekilde eski Yunan'a kadar uzanan klasiklerde ve aynı zamanda İslâm dünyasında telaffuz edilip derinleştirilen basit bir tanımı vardır. Ahlâk, insan zihninin veya insan ruhunun iradî davranışlarını şekillendiren melekeleridir. Yani cömertlik, cesaret, merhamet, cimrilik, korkaklık ve merhametsizlik gibi iyi veya kötü ya da erdemli veya erdemsiz olarak kategorize edebileceğimiz melekeleridir. Ahlâkın bu anlamda öznesi insandır. Ahlâkın tezahürü ahlâkî değerle nitelendiğini düşündüğümüz fiillerdir.

“…çünkü zenginliği yönetebilmek güçlü bir gelenek gerektiriyor.”

İslâm toplumunda ne zaman ikinci bir şuur olarak teorikleştirme çabası ortaya çıkmış ya da buna ihtiyaç duyulmuştur?

İslâm toplumunda, ahlâka ilişkin teorilerin ortaya çıkışı oldukça eskiye dayanıyor. Eskiye dayanıyor derken İslâm’dan 100-200 yıl sonrasına değil, İslâm’ın ortaya çıkışının ve Arabistan dışına yayılışının hemen ertesini kastediyorum. Özellikle halifelerin seçilme süreçlerinde birtakım tartışmalar yaşandı. Cemel ve Sıffin savaşları İslâm toplumunda bir soruna yol açtı. Bu sorun, İslâm düşünce tarihçileri arasında “büyük günah işleyen kimsenin dinî statüsünün ne olacağı?” tartışması yani “büyük günahı işleyen kişiye Müslüman mı, kâfir mi, yoksa münafık mı?” diyeceğiz meselesi idi. Sonra bu sorun kısa sürede “insan özgür müdür?” problemine dönüştü. Dolayısıyla İslâm tarihinde ortaya çıkan ilk teorik problem, insanın özgür ve ahlâkî fiillerinden sorumlu olup olmadığı problemidir. Böylece İslâm medeniyeti ilk olarak ahlâkî sorumluluk problemiyle yüzleşti. Bu sorun, Hicri 1. yüzyılda yani Hz. Peygamberden 40 yıl sonra gündeme geldi.

Yaşanan iç savaşların ortaya çıkardığı bir durum vardı: Bir insanın büyük günah işleyebileceği hem Kuran-ı Kerim’de hem de hadislerde dile getirilmişti. Müslüman büyük günah işleyebilir; zina veya hırsızlık yapabilir, bir başkasını haksız yere öldürebilir. Yani herhangi bir insandan beklenen büyük günahlar, insan olması hasebiyle bir Müslümandan da beklenir ama Müslümanın tövbe etmesi, işlediği günahlarda ısrar etmemesi gerekir. Cemel ve Sıffin savaşları; ilginç bir şekilde ilk kez bir başkasını, başka bir Müslümanı öldürdüğü hâlde kendini haklı görüp bunu günah olarak algılamayan, dolayısıyla da işlediği bu günahtan tövbe etmeyen bir grup ortaya çıkardı. Bu durum, ahlâkî bir krize yol açtı. Ahlâkî krizi besleyen birtakım şeyler daha oldu. Mesela, bu fetihlerin çok kısa süre içerisinde İran, Mısır, Kuzey Afrika gibi bilinen dünyanın önemli merkezlerine ulaşması, Hicaz bölgesinde büyük bir zenginleşmeye yol açtı. Bu, ahlâkî bir yozlaşmayı da beraberinde getirdi çünkü zenginliği yönetebilmek güçlü bir gelenek gerektiriyordu.

Temelde bu sorun büyük günah işleyen kimsenin dinî statüsünün ne olduğu sorusundan neşet etti ve çok kısa süre içerisinde Müslümanlar ahlâkî sorumluluk problemini tartışmaya başladılar. Bundan dolayı metaetik; günümüzdeki tabirle “iyi nedir, kötü nedir, biz bunları nasıl tanımlayabiliriz, Allah’ın emri doğrultusunda mı bir şeye iyi denir, yoksa o iyi olduğu için mi Allah onu emreder?” sorularıyla birlikte Müslümanlar ahlâkî sorumluluk problemini tartışmaya başladı. Hicri 1. yüzyılda kelamcılar tarafından sistemli bir şekilde yapılmaya başlanan bu tartışmalar 2. yüzyılda kayda geçti. Bunlar çok erken bir dönemde başladı; bu nedenle İslâm’da ahlâkî tefekkür bizatihi iç problemlerin, Müslümanların iç sorunlarının anlaşılması, çözümlenmesi yahut vakaların başka şekilde yorumlanması çabasından kaynaklanmıştır.

Bilginin İslâmîsi olur mu?

Bu biraz karmaşık bir sorudur. Modern dönemde buna dair bir projede ortaya koyulduğu için doğrudan olur ya da olmaz demek yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebilir. Bazı konularda bilginin İslâmîsi oluyor yani İslâm belirli bir metafizik öğretiyi aynı zamanda ahlâkî bir öğretiyi barındırıyor. Herhangi bir şeyi değerlendirirken onun metafizik ve ahlâkî konumunu tayin etmeyi amaçlayan bir yaklaşım söz konusu olduğunda, bu yaklaşımın ortaya koyacağı bütün bilgiler, aynı zamanda İslâmî olup olmamakla nitelenmeye elverişlidir, yani İslâm’ın naslarıyla uyumlu olup olmama noktasında değerlendirmeye elverişlidir.

“Masa nedir?” sorusunun cevabında masanın İslâmîsi olmaz. “Ayrık otunun özellikleri nelerdir?” sorusunun cevabının da İslâmîlikten bahsedilemez. Yine sokakta polisiye bir vaka olduğunda, bu polisiye vakanın “faili kimdir, hangi şartlarda, hangi zamanda, hangi mekânda” meydana gelmiştir sorusuna verilen cevabın İslâmîsi olmaz ancak bu vakaya nasıl bir değerlendirme yapacağız, hukuken buna nasıl bir yargılama yapacağız, ne ceza vereceğiz?” gibi soruların İslâmîsi olur. Ayrık otunun oluşum süreçlerinin, toprakta kaç gün beklediğinin, ne kadar zamanda çillendiğinin yahut hangi şartlarda yetiştiğinin İslâmîsi olmaz ama ayrık otu bir varlık ferdi olarak ne anlam ifade eder, kendi başına mı var olmuştur, bir yaratıcı tarafından mı var edilmiştir gibi metafizik bir sorgulamaya başladığımızda -yani varlık tarzına ilişkin bir tefekküre başladığımızda- bunun İslâmîsi ve gayri İslâmîsi olur. Ahlâkî davranışlarımız, insan iradesiyle oluşturduğumuz aile, toplum, devlet gibi bütün iradi varlık alanı söz konusu olduğunda da aynı değerlendirme geçerlidir.

“İslâm medeniyeti sanatı, hukuku, biyolojisi, kimyası, tıbbı, metafiziği, ahlâkı, siyaseti ve aynı zamanda tefsiri, hadisi olan bir medeniyettir.”

Pozitif bilimin İslâmî bilgi geleneğindeki yeri nedir?

İslâmî bilgi geleneği yanıltıcı bir tabirdir. İslâm medeniyetinde üretilen bilimler kullanımı, daha açıklayıcı olur. İslâmî bilgi deyince insanların zihinlerinde bir dinî bilgi var da bu bilgi, pozitif bilgiye karşı nerede duruyor sorusu oluşuyor. Hâlbuki durum böyle değildir. İslâm medeniyeti sanatı, hukuku, biyolojisi, kimyası, tıbbı, metafiziği, ahlâkı, siyaseti ve aynı zamanda tefsiri, hadisi olan bir medeniyettir. İslâm medeniyetinde bizim bugün pozitif bilimler dediğimiz bilimler, aklî bilimler olarak çalışıldı, üretildi ve geliştirildi. Batılılar ise İslâm filozof ve bilim adamlarının bıraktığı yerden meseleyi daha ileri veya başka noktaya götürdüler. Dolayısıyla pozitif bilim derken kastımız matematik, fizik, kimya, biyoloji ise İslâm medeniyetindeki ilimlerin bir kısmı zaten bunlardan müteşekkildir.

"İslâm Düşüncesinde Teoriler” projesinin ilk adımı olan ve üç cilt hâlinde yayımlanan “Metafizik” kitabınız okurlarıyla buluştu. Bu kıymetli çalışmanız hakkında neler söylemek istersiniz? Yazım aşaması ne zaman başladı ve bu süreç nasıl gelişim gösterdi?

Bu proje, dört yıllık bir çalışmadır. Bu çalışmanın amacı, İslâm düşüncesi hakkındaki çalışmalarımızı ve ilmî üretimimizi hem belirli bir formda yeniden düşünmeyi sağlamak hem de İslâm düşüncesi alanında uzman olmayan insanların anlayabileceği, hakkında tefekkür edebileceği ve konuşabileceği dolayısıyla da İslâm düşüncesi birikiminin kamusallaşmasını sağlayan bir noktaya ulaştırmaktır. Bu nedenle metafizik teoriler başlığı kasd-ı mahsusla seçildi, çünkü İslâm düşüncesi tarihçiliğinin geldiği noktada tespit edilen görüşler birer teori formatındadır. Herhangi bir teori hakkında “Çözmeye çalıştığı problem nedir, hangi iddiayla ortaya çıkmıştır, temel kavramları ve ana önermeleri nelerdir, kimler benimsemiştir, kimler eleştirmiştir, tarih boyunca geçirdiği dönüşümler nelerdir ve günümüzden bakıldığında teori hakkında ne söylenebilir?” gibi soruların cevabını vermeyi amaçlıyor.

Herhangi bir İslâm düşünürünün yahut belirli bir düşünürler topluluğunun ortaya attığı görüşler ve sorular, bu soruların oluşturduğu bir yazı formatı dâhilinde kaleme alındı. Amacı da hem akademisyenlerin çalıştığı alanlarla ilgili ulaştıkları sonucu belirli bir formda yeniden düşünmeleri hem de ulaşılan bilginin Türkiye'de İslâm düşüncesi ile irtibat kurmanın zeminini güçlendirmek hatta irtibatın henüz kurulmadığı kimi alanlarda bu irtibatı tesis etmek amacıyla bilginin kamusallaşmasını sağlamaktır. Kitabın amacını, bu şekilde temel iki maddede özetleyebiliriz.

“…İslâm düşüncesi geleneği ile irtibatı güçlendirecek bir anlatı formatına ihtiyacımız var.”

Bu çalışmanın temel dinamiği neydi? Sizi böyle bir eser hazırlamaya iten temel sebepler nelerdi?

Aslında temel sebep şu: Biz İslâm düşüncesi tarihi çalışıyoruz, Türkiye'de ve yurtdışında geçmişte yapıldığı gibi şimdi de çok kıymetli çalışmalar yapılmaya devam ediyor. Bu çalışmalar günümüzde biraz daha arttı, fakat görüşleri bir anlatı formunda sunduğumuzdan, ileri sürülen görüşlerin temel farklılıklarının ne olduğuna dair bilinç yetersizliği ortaya çıkıyor. Herkes benzer şeyleri söylüyormuş gibi bir manzara oluşuyor. Bu manzarayı, ancak alanda uzman olanlar aşabiliyor.

İlk olarak bu sorunun üstesinden gelmeyi sağlayacak bir anlatı formatı geliştirmek istedik. İkinci ve daha alt bir hedef olarak; hakkında çok az şey bildiğimiz görüşleri böylesi bir formatla yazmaya kalkınca bağlantılı olduğu bazı görüşler ve teoriler arası ilişkilerin hangi unsurlardan müteşekkil olduğunun daha belirgin bir şekilde ortaya çıktığını fark ettik. Kitap sadece anlatımdaki belirsizliği gidermek değil aynı zamanda bu görüşlere ilişkin idrakimizdeki belirsizlikleri ve eksiklikleri giderme amacı taşıyor. Üçüncü olarak da İslâm düşüncesi tarihçiliği, kaynak dil becerisi isteyen ve Arapçaya ileri düzeyde vakıf olmayı gerektiren zor bir alandır. Bu kaynak dili öğrenmek ve kaynakları anlayıp yorumlama becerisine sahip olmak uzun zaman alıyor. Türkiye’de doğup büyüyen insanlar, ister İslâm medeniyetinin kurucu hâkim unsuru olan İslâm dinîne inansın ister inanmasın İslâm düşünce geleneğinin bir parçasıdır. Yani bizler bu geleneğin son halkasında bulunan insanlarız. İnsanların umumi olarak İslâm düşüncesi geleneği ile irtibatını güçlendirecek bir anlatı formatına ihtiyacımız var. Hatta bu format çeşitli şekillerde arttırılıp çoğaltılmalı da. Dolayısıyla Metafizik Teorileri kitabı, ilk adım olarak, okuma yazma becerisine yani belli bir metni okuduğu zaman anlama kabiliyetine sahip olan herkesin İslâm düşüncesi mirasıyla irtibatını tesis etmeyi amaçlayan bir çalışma.

Peki, “Metafizik” ile okurunuzu hangi noktasından yakalamak ve okurunuza neler sunmak istediniz?

Metafizik kelimesi, klasik dünyada felsefi bilimlerin zirvesinde bulunan Tanrı ve varlığı araştırmayı amaçlayan bilim için kullanılır, ancak modern dönemde biraz daha geniş bir anlam kazandı. Sadece felsefî bilimlerden birini değil, aynı zamanda varoluşu, Tanrı-insan ilişkisini tahlil etmeyi ve insan nedir sorusunu cevaplamayı amaçlayan bütün çabaları ifade ediyor. Bu anlamda İslâm’da kelam, tasavvuf ve felsefe geleneğini metafizik gelenekler olarak değerlendiriyoruz. İslâm düşünce tarihine baktığımızda filozoflar ve mutasavvıflar, kelamcıları metafizikçi olarak görmeyebilirler. Kelamcılar da başka gelenekler hakkında bu tarz olumsuz düşüncelere sahip olabilirler. Fakat bizim açımızdan modern dönemde bir araştırma alanı ve yazım tarzı olarak ortaya koydukları ürünler, en genel ifadesiyle varoluşu ve varoluşumuzu anlamayı amaçlayan kısımları itibarıyla metafizik yazılar olarak değerlendiriliyor. Bu anlamda Metafizik Teorileri kitabında amacımız; İslâm düşüncesi tarihinde “varlık nedir, insan nedir, Tanrı var mıdır ve nasıl vardır, Tanrı-insan ilişkisini nasıl anlamalıyız, nübüvvet yani peygamberlik nasıl mümkündür ve neyi amaçlar, bütün bunlar etrafında ortaya çıkan soruları nasıl cevaplamalıyız?” sorularına verilen cevaplarla modern insanı yüz yüze getirmektir. İnsanın kendisi ve varlık hakkındaki düşünme tecrübesine, geçmişi ortak etmek arzusundayız.

“İslâm medeniyeti ile irtibat, zorunlu bir dindarlığı gerektirmez.”

İçinde yaşadığımız dönemde herhangi bir problemi ele alırken “Kelam, Tasavvuf, Fıkıh ve Felsefe” gelenekleriyle irtibatımızın gücü aynı zamanda ele aldığımız problemlere yaklaşımımızın da gücünü etkiler mi?  Bu geleneklerden irtibatı keserek modern bir sorunu değerlendirmek mümkün müdür?

Tabii kuşkusuz etkiler. Zaten en büyük sorunlarımızdan biri yaşadığımız çağda yüz yüze kaldığımız problemleri analiz etmeye, anlamaya, onların ortaya çıkardığı soruları cevaplamaya çalışırken kendi fikrî mirasımızdan yararlanma araçlarından yoksun oluşumuzdur. Bu, en ciddi problemlerimizden biridir. Bu durum bizi boş bir zihne dönüştürüyor. Karşılaştığımız bir öğretiyle sanki ilk kez karşılaşıyormuşuz, geçmişimizde bu problemleri ele alan, bunları konuşan ve tartışan, bunlara cevap üreten kimse yokmuş gibi köksüz bir zihin olarak meseleleri ele almaya çalışmak; bizim en temel problemlerimizden biri budur. Dolayısıyla İslâm düşünce mirasının anlaşılması ve yorumlanması aslında Türkiye’de ilahiyatçılıkla özdeşleşmiş gibi görünse de sadece ilahiyatçılıkla ilgili bir konu değildir.

Türkiye’de üniversiteler bir yapılanmayla bütün bölümlerin; geçmişimizin ortaya koyduğu fikrî mirasla irtibat kurma çalışmaları yapması ve buna dair araçlarla donanması gerekiyor. Yani üniversite seviyesinde bir reformla bizim bu meseleyi halletmemiz gerekiyor. Hâlâ attığımız adımlar, bu kitap da dâhil, üniversite reformuyla ulaşılabilecek hedef söz konusu olduğunda son derece küçük ve mütevazı adımlardır. Bu geleneklerden irtibatı keserek modern bir sorunu değerlendirmek bizim açımızdan mümkün değildir. Bu şunun gibidir; bir insanın bilincini yok etmişsiniz ve sadece gündelik yaşamını idame ettirmesini sağlayacak bir bilinç kalmış; yine de ondan istiyorsunuz ki karşılaştığı sorunları kendisi olarak çözsün! İslâm medeniyeti mirası, ister Müslüman olun ister İslâm dinîyle hiç alakanız olmasın bizim zihnimizin temelini oluşturuyor. Nasıl ki Batı medeniyetinde doğup büyüyen bir insanın Hristiyanlık, Yunan ya da Latin düşüncesi zihninin ayrılmaz, vazgeçilmez bir parçasıysa bizim için de bir bütün olarak İslam mirası böyledir. Oysa biz bu hususu görmezden gelme ısrarını gereksiz yere sürdürüyoruz. Bu, insanın kendi zihnine yabancılaşması demektir. İslâm medeniyetini bilmemek -tabii ki sıradan bir insan için değil- Türkiye'deki aydınlar ve bilim insanları için kişinin kendisine yabancılaşması anlamına geliyor. Bu durum çok ciddi bir problem ve bu problemi doğru anlamalıyız. Bu bağlamda İslâm medeniyeti ile fikrî seviyede irtibat, zorunlu bir dindarlığı gerektirmez, daha ziyade bir geleneğin devamında bulunan fertler olarak kaçınılmaz bir vazifeyi ifade eder.

“İslâm medeniyeti ile irtibat, mevcut duruma ilgisiz kalmak değildir, tam aksine mevcut duruma kendin olarak nasıl yaklaşırsın sorusunun cevabına yardımcı olacaktır.”

İslâm düşünce geleneğinden kopmanın Müslüman toplum için ne gibi maliyetleri olur?

Aslında önceki sorularda da bu konuya temas ettik. İslâm düşünce geleneğinden koptuğumuz zaman birkaç açıdan telafisi olmayan sorunlarla karşı karşıya kalıyoruz. Birincisi; düşünen zihnimizin önemli bir kısmını yitiriyoruz. Kendimize ilişkin farkındalığımızı, hayatımıza yön verecek idrakimizin önemli bir kısmını kaybediyoruz. Bu çok ciddi bir sorun. Türk halkı olarak bunu, özellikle Osmanlı'nın modernleşmesi sürecinden başlayıp cumhuriyet dönemindeki yenileşme ve modernleşme faaliyetlerine kadar uzanan bir süreçten sonra çok acı bir şekilde tecrübe ettik. İkincisi; gelenekten koptuğumuz ya da geleneği ciddiye almadığımız zaman tarihe ilişkin algılarımız bozuluyor, başkalarının bizim adımıza inşa ettiği, ürettiği bir düşünceyi benimsemeye başlıyoruz. Çünkü zihnimiz boşalıyor ve boş bir zihinle meseleye yaklaşmış oluyoruz.

İslâm medeniyeti ile irtibatı kesmek bizim herhangi bir meseleye olan özgün yaklaşımımızı yok ediyor. Kendimize mahsus özgün tavrımızı bir türlü geliştiremiyoruz. Bu, şunun gibidir; siz bu topraklardaki bütün müziği silip Amerikan popunu getirip burada çalabilir, Amerikan popu söyleyen şarkıcılar da yetiştirebilirsiniz. Ama sadece bir tarafın uzantısı olursunuz. 1960'lardan itibaren ve 1980 sonrası gördüğümüz, kendine özgü yorumları olan mesela Cem Karaca, Neşet Ertaş gibi sanatçıları yetiştiremezsiniz. İslâm medeniyeti ile irtibat, mevcut duruma ilgisiz kalmak değildir, tam aksine mevcut duruma kendin olarak nasıl yaklaşırsın sorusunun cevabına yardımcı olmaktır.

 “Kitap okumak ilgileriniz doğrultusunda şekillenir.”

Sizin kitaplarla ilişkiniz nasıl? Okumak sadece kitapları mı okumaktır? Peki ya insanı okumak? Bu konuda neler söylemek istersiniz? Sizce kitap ile insan arasındaki ideal denge nasıl olmalıdır?

Kitap okumak, sadece sayfalarda yazılanları okumak değildir. Kitap okumak, başka düşünürlerle yani sizinle benzer konulara merakı ve ilgisi olan ama bu ilgiyi, kimi zaman sizinle çağdaş olup başka insanların ulaşacağı şekilde takdim eden kimi zaman da çağlar ötesinden seslenme kabiliyetine sahip olan ve bu seslenme becerisini sürdüren insanlarla karşılaşmak demektir. Kitap okumak hayatın içinde olma veya tecrübenin mukabili değil, bunların hepsinin bir parçası ve buluştuğu üst zemindir.

Aslında biz, kitap okurken bir başkasının tecrübelerine, herhangi bir probleme olan ilgisine tanıklık ediyoruz. Bizim; İbn Sina, Hegel, Kant, Freud, Aristoteles, Platon, Gazzali, İbn Arabi ile oturup yüz yüze sohbet etme imkânımız yok. Ama o insanların kitaplarını okuduğumuzda onlarla sohbet etme, onlardan istifade etme, onların söylediklerini anlama ve yorumlama, hayatımızı onların ortaya koyduğu görüş ve değerlendirmeleri dikkate alarak yeni baştan düşünme imkânı elde ediyoruz. İşte kitap okumak böyle bir şeydir. Kitap okumak ilgileriniz doğrultusunda şekillenir. Neyi merak ediyorsanız, neyi öğrenmek ve ne hakkında düşünmek istiyorsanız onunla ilgili kitapların peşine düşer, o konuda sizden önce düşünmüş insanların bilgi ve tecrübelerine ortak olursunuz.

Yolculuğunuzda özellikle etkilendiğiniz, birikiminizde kilometre taşı niteliğinde diyebileceğiniz şair/yazar/düşünce adamları kimlerdir?

İbn Sina, Seyyid Şerif Cürcani, İmam Maturidi, Gazali, Fahreddin Razi, İbn Arabi; benim çokça istifade ettiğim, yazdığım yazılarda şu veya bu ölçüde etkisi görülen insanlardır. Şair olarak Yunus Emre’nin iyi bir okuyucusuyum demek biraz iddialı olur ama Yunus’un bir okuyucusuyumdur. Bunların dışında severek okuduğum başka yazarlar da var.

Peki, gelecekte çalışmalarınız ile ilgili gerçekleştirmek istediğiniz ya da yapmayı arzu ettiğiniz şey nedir? Yakın gelecekte hayata geçirmeyi planladığınız yeni bir projeniz var mı?

Evet, elimde birkaç kitap projesi var. “Ahlâkînin Doğası” kitabının devamı olarak ahlâkî bilginin oluşum sürecini tahlil eden bir kitap daha kaleme alıyorum. “Metafizik Teorileri” kitabından sonra “Bilgi Teorileri” cildinî ele almaya başladık, onun üzerine çalışmalarımız devam ediyor. Bunların dışında, farklı kitap çalışmaları da var. Tehanevî'nin Keşşafu Iṣṭılaḥati’l Fünun ve’l Ulûm” isimli İslâm medeniyetinde aklî ve naklî yahut felsefî ve dinî bilimler alanında üretilmiş terimlerin sözlüğü var. Bu kitap, Özellikle Gazzali sonrası dönem İslam düşüncesinde yazılan en önemli terimler sözlüğüdür. Bu eserin, geniş bir ekiple yürütülen tercüme çalışmaları son birkaç madde dışında tamamlanmak üzere ve yayına hazırlanması çalışmalarımız devam ediyor. İnşallah tamamlanınca Ketebe Yayınları’ndan çıkacak.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

İslâm düşüncesinin, modern dönemde yaşayan biz insanlar için pek çok alanda katkı yapacak imkânları barındırdığını unutmayalım. Ama bu alanlar içerisinde metafizik, bilgi teorisi, ahlâk, hukuk gibi bazı alanların ayrıcalığı vardır. Dil teorisi gibi bazı alanlarda Müslüman düşünürler çok ileri fikirler ve teoriler ortaya koymuşlardır. “Metafizik” kitabının bu amaç doğrultusunda yani İslâm düşüncesi ile irtibatı test etme noktasında Türkiye'de okuryazar olup bu alanlara merak duyan herkes için yardımcı olma işlevini göreceğini düşünüyorum. Teşekkür ederim.

Söyleşi: Emre Orhan Gökalp

Yayın Tarihi: 31 Ağustos 2021 Salı 18:00 Güncelleme Tarihi: 31 Ağustos 2021, 21:09
banner25
YORUM EKLE

banner26