Prof. Dr. Muhammed Fatih Andı: “Âdem Aleyhisselam’ın güzelliğe muhatap olduğu günden bugüne edebiyat vardır.”

“Ne kadar hayatın güzellikleri ile dolup; telaşından, kalabalığından kendimizi soyutlayabiliyorsak o kadar uzun, verimli ve tatminkâr bir hayat yaşamış oluyoruz.” Hüma Dergisi'nden Hatice Kübra Ergür ve İkra Harmancı, Prof. Dr. Muhammed Fatih Andı ile söyleşti.

Prof. Dr. Muhammed Fatih Andı: “Âdem Aleyhisselam’ın güzelliğe muhatap olduğu günden bugüne edebiyat vardır.”

Daha çok akademisyenliğiyle ön plana çıkmış olan Fatih Andı sizce kimdir? Kendinizi kısaca nasıl tanımlarsınız?

Zor soru… Çünkü insanın kendini anlatması, kim olduğunu bir çırpıda söyleyivermesi gerçekten zor. Hepimiz bu hayatta kim olduğumuzu aramak ve bu kimliğin gereğini gerçekleştirmek için çalışıp didiniyoruz bir bakıma. İyi, kötü… Aslında dünyadaki varoluşumuz “Ben kimim?” sorusunun cevabını arama sürecidir değil mi? Fakat ben burada yine de cevap verme nezaket ve sorumluluğunun arkasına saklanarak kestirmeden, kısa ve keskin birkaç sıfatla tanımlayayım kendimi: İnsanım, acizim, kulum ve en önemlisi Müslümanım. Bunun ötesinde konu genişledikçe kabından taşar çünkü. Kişi olumlu şeyler söylese egosu devreye girer, olumsuz şeyler söylese gönlü elvermez.

Sorunuzu kısaca cevaplamam gerekirse: Yeni Türk Edebiyatı akademisyeniyim. 1985’te İstanbul Üniversitesi’nde lisans eğitimimi tamamladım. Mezun olduğum yıldan 2010 yılına kadar eğitim gördüğüm fakültede çalıştım. 2010 yılında Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesine geldim. Geliş o geliş… Gidiş ne zaman, Allah bilir.

Edebiyat alanında okuyan, yazan, akademik çalışmalar yapan, ders anlatan, sevdiği eserler üzerinde söz söyleyerek, yazı yazarak mutlu olmaya çalışan bir insanım. Bir diğer ifadeyle, güzelliğin yazıyla dile getirilişi demek olan edebiyata muhatap olan, bu muhataplığından heyecan ve mutluluk duyan, bunu da yazılarıyla ve dersleriyle paylaşmaya ve çoğaltmaya çalışan bir insanım. Güzelliği anlamak, anlatmak ve çoğaltmanın, onu yaratana yahut onu üreteni yaratana karşı bir şükür edası tarzı olduğunu düşünüyorum çünkü.

Babanızın hattat ve hafız olduğunu biliyoruz. Böyle bir ortamda büyümenin üzerinizde tesiri olmuş muydu? Bu bağlamda hat sanatı ile edebiyat arasındaki bağlantıya dair neler söylemek istersiniz?

Bugün yaşadığımız bu acımasız, telaşlı, koşuşturmalı kent hayatı içerisinde kendimi en asude hissettiğim zaman, hayatımın çocukluk evresidir. Hani denilmiştir ya: “Çocukluğum benim masal ülkemdi.” Benim de öyleydi. O ülkenin güzel ve iyi insanları vardı. O iyi insanlar iyi atlara binip gittiler. Bize özlemek düştü.

Güzel, mutlu bir çocukluk geçirdim. Müslüman bir ailenin mutlu ve asude ortamının verebileceği her türlü güzelliği aldım diyebilirim. Çocukluğumu gerçekten özlüyorum. İmkânım olsa oraya geri dönmeyi isterdim.

Dedem Kerküklü bir Türkmen idi. Memleketinde medresede müderris olan babasının yanında medresede eğitime başlamış, ardından I. Cihan Harbi yıllarında askere alınmış, cephelerde bulunmuş, savaşın bitiminde kendisini İstanbul’da bulmuş. Osmanlı’nın son döneminin maruf ve muktedir din âlimi ve tasavvuf büyüğü Erbilli Şeyh Esad Efendi’nin uzun yıllar yanında ve hizmetinde bulunmuş, burada merhum Mahmud Sami Ramazanoğlu ile tanışmış, Kelâmî Dergâhı’nda eğitim almış, din âlimi bir zattı. Klasik Türk Edebiyatı’nı, Farsça’yı ve Arapça’yı da çok iyi bilirdi. Eski nesil çok yönlüydü. O neslin ortalama münevveri mutlaka edebiyattan da anlardı. Dedem de öyle bir zattı. Babam ve amcam da taslarını dedemin birikiminden doldurmuş kimselerdi. Bize de kulak dolgunluğu böyle damla damla birşeyler bıraktılar. Babam edebiyattan çok hoşlanan, belki de benden daha fazla edebî eser okumuş bir zattı.

Dinî ve edebî eserlerle dolu bir kütüphanesi olan bir evde doğdum, büyüdüm. Bu benim için büyük bir şanstı. Diğer bir talih açıklığım ise babamın, Hamid Aytaç gibi bir üstattan icazetli bir hattat olmasıydı. Gözümü Geleneksel İslâm Sanatları dediğimiz sanatların içinde açtım. Hat, tezhib, minyatür, ebru… Evimizin her duvarı boş yer kalmamacasına hüsnü hat tablolarıyla doluydu.

İlk terbiyemi, tabir-i caizse ilk öğretimimi dedemin dizinin dibinde almış olmam, böyle bir babanın evladı olmam, amcamın ise entelektüel bir zat olması benim talihimdi. Onlardan gelen İslamî bilgi ve ilginin ve sanat birikimimizin izleri bende çok oldu. Benim evimin duvarları da bugün hüsn-i hat tablolarıyla doludur. Bugün bile yirmi senedir evimin duvarında asılı duran bir tabloya ilk defa görüyormuş gibi oturup heyecanla belki bir saat baktığım zamanlarım hâlâ oluyor çok şükür. Çocukluğumun, ilk gençliğimin geçtiği bu ortamlardan, övünmek için değil, mutluluk sebebi, ruhî ve zihnî beslenme sebebi olarak gördüğüm için bahsediyorum. Böyle ortamlarda yaşayan insanın içine bir kere tohum atılınca o orada yeşeriyor.

Üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü seçmenizde etkili olan bir kişi/olay/durum olmuş muydu? Bu alanda uzmanlaşmış olmasaydınız hangi alanı seçerdiniz?

Olmadı, fakat daha ehil hocalara düşseydim belki daha farklı yürürdüm. Babam Hamit Aytaç’tan ders almak, meşklerini göstermek için zaman zaman İstanbul’a gelirdi. Kardeşlerimle dönüşünü dört gözle beklerdik. Her geldiğinde bize koli koli kitap getirirdi. Diyebilirim ki o dönemki okumalarım, eğitim sürecindeki okumalarımdan çok daha besleyici oldu. Üniversitedeki kısıtlanmış, yalnızca bir açıdan bakan ve resmî öğretinin bakış açısı ve anlatım düzleminde teşekkül etmiş bir edebiyat eğitimi beni köreltti diyebilirim.

Edebiyat Bölümü olmasaydı Tarih, Düşünce Tarihi veya Sosyoloji sıcak gelirdi diyebilirim. İyi bakabilirseniz bunlar, size hayatı gösterme imkânı sunan, yorum yapabileceğiniz, fikir üretebileceğiniz alanlardır. Tarih’i mezar kazıcılığı, Sosyolojiyi ise toplumu şablonlara giydirme çabasıyla algılarsanız ikisi de kör bir alan hâline gelir tabii. Bir tarafı toplum bir tarafı insanlığın tarihi, geçmişi vs. olması bana cazip geliyordu.

“Hayata edebiyatla bakmak” temasıyla birçok yazınız olduğunu, konuşmanız olduğunu görüyoruz. Peki siz hayata edebiyatla nasıl bakıyorsunuz? Bize nasıl anlatırsınız?

Bir kitabımın adı da Hayata Edebiyatla Bakmak. Her insan Allah’ın kendisi için takdir ettiği bir kişilik hayatı yaşar; kimi yetmiş yıl, kimi doksan yıl, kimi otuz yıl. İnsan olmamız hasebiyle hepimiz Allah’tan daha çoğunu isteriz. Bir kişilik hayatla yetinmeyip başka kapıları zorlarız, bir kişilik hayatı nasıl çoğaltabileceğimizi düşünürüz. Fakat Allah’ın bir nimeti olarak, O’nun iradesiyle, yaşadığımız somut hayatı kendi içimizde göreceli olarak çoğaltabiliyoruz aslında. Rüya görüyoruz, rüyalar bize genişletilmiş hayatlar sunuyor. Hatıralarımıza dönüyoruz, yeniden ve yeniden, çoğaltarak yaşıyoruz. Hayal kuruyoruz, hayallerde hayatımızı genişletme imkânı buluyoruz. Yaşamadığımız, yaşamayacağımız, yaşama imkânımızın bile olmadığı şeyleri içimizde yaşatıyoruz. Bunun bir başka imkânı ise sanattır, edebiyattır. Bir kişilik hayatı yaşıyorum ama başka bir insan bana kendi muhayyilesini, zihnini, hayal dünyasını, estetik görüşünü yani yaşadığı hayatı açıyor.

Hayatı yaşamak göreceli bir şeydir. Hayattan aldığımız doygunluk, takvim yılı ile ölçülemeyen ruh ve gönül doygunluğudur. Ne kadar hayatın güzellikleri ile dolup, telaşından, kalabalığından kendimizi soyutlayabiliyorsak o kadar uzun, verimli ve tatminkâr bir hayat yaşamış oluyoruz. Sanatın her alanı benim hayatıma zenginleştirici kapılar açıyor. Fakat edebiyatın farklı bir yeri ve değeri var. Edebiyat resmin, mimarinin, musikinin yaptığından çok daha fazlasını malzemeye ihtiyaç duymadan yapabiliyor. İnsanın var olduğu yerde edebiyat vardır. Bunun için edebiyat, en kadim sanattır. Âdem Aleyhisselam’ın güzelliğe muhatap olduğu günden bugüne edebiyat vardır. Hayata edebiyatla bakmak da hayatın güzelliklerini idrak etmek, bir kişilik hayatı birçok kişilik hayata dönüştürmek, benden başka onlarca, binlerce, milyonlarca insanın hayatının zenginliğini dayatma olmadan seçerek almaktır. Bu açıdan edebiyat bir çoğalma, derinleşme imkânıdır.

Hayata edebiyatla bakmanın bir başka boyutu da kendinizi diğer insanlara en etkili yöntem olan güzellik penceresinden anlatabilmenizdir, aktarabilmenizdir. Kendi bakış açımı, güzellik anlayışımı, zevkimi, heyecanımı edebiyat üzerinden öğrencilerime aktarma imkânı buluyorum. Öyle bir mesleği icra ediyorum ki insanların kafalarını, gönüllerini doğrudan etkiliyor. Bu, insanın başka insanlarda çoğalmasının bir şeklidir.

Mehmet Akif Ersoy’la ilgili bir çalışmanız mevcut. Sizi en çok etkileyen veya Mehmet Akif’le ilgili şunu bilmelisiniz dediğiniz birkaç noktayı okuyucularımızla paylaşabilir misiniz?

Edebiyat bağlamında bakarsak Mehmet Akif, bizim yolumuzun büyüklerinden birisidir. Modernleşme dediğimiz en kırılgan, sancılı dönemlerde bizim medeniyetimizin ve medeniyetimizin omurgası kabul edebileceğimiz geleneğimizin saldırılara maruz kaldığı bir dönemde Akif, bir şeyleri korumanın, ıslah etmenin endişesini, telaşını taşıyan bir adamdı. Kendisini Müslüman olarak niteleyen her bir ferdin Mehmet Akif ile ruh akrabalığı kurması gerekiyor. Benzer pek çok isim var elbette, ancak Mehmet Akif bugünümüze gelen dînî duyarlılık çizgisinin tam su başında duran adamdır.

Cenap Şehabettin’in sık tekrarladığım bir sözü var: “Tanıdıkça sevmeye başladığınız adam büyük adamdır.” Öğrencilerime de size “büyük” diye tanıtılan adamları tanımaya çalışın, diye tavsiyede bulunuyorum. Bugüne kadar nice adamlar bize “büyük” diye belletildi. İnsanî zaaflarını, hırslarını, tahakküm güdülerini, birtakım kötü alışkanlıklarını gördükçe o kimse “insan” olarak gözünüzde küçülüyorsa “büyük” değildir. Mehmet Akif öyle bir adamdır ki tanıdıkça yanlışlarıyla bile gözünüzde büyür. Çünkü iyi niyetlidir. Vatana, millete özellikle dine düşmanlıkla yapılmış tek bir hamlesi olmadığı için diğer zaafları bizi aydınlatıcı, ders verici zaaflardır.

Akif’in iki tane eseri vardır. İlk eseri; şiirleri, ikincisi ise bizzat kendisi; hayatı, karakteri, mizacıdır. Bugüne nereden geldik, neredeyiz, bunu bilmek adına yol haritasını sağlam çizebilmek için yolu aydınlatan fenerlerin yerini iyi bilmeliyiz. Çünkü fenerler dönüm noktalarında durur, Mehmet Akif de o yolun başında duruyor. Akif, bizim için başlangıç noktasıdır, fakat ilgimizi onda tüketmemek gerekir. Akif’te kalırsak Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt, Rasim Özdenören gibi yolun diğer fenerlerini atlayabiliriz.

Mutsuzluk sıfatı insanların yaşamlarına göre pek çok şeye karşılık gelebilmekte. Edebiyata göre mutsuzluk nedir / mutsuzluğun tanımı edebiyatta nasıl yapılmıştır?

Tekil bir tanım veremeyiz. Bütün insanî duygular, psikolojik tezahürler gibi mutluluk da insandan insana, insanların hayat içerisindeki konumlarına, değer yargılarına, hayattan beklentilerine ve hepsinin üzerine açılmış bir pencere olarak beklenti ve değer yargılarını teşekkül ettiren duyarlılıklarına ve inançlarına göre şekillenir. Mutluluk hayata nasıl baktığınızla ilintili bir şeydir. Kimisi bütün maddî imkânlara sahip olur, mutlu olamaz. Kimisi yarım ekmek, üç zeytin ile mutlu olur. Bu noktada hayatı nasıl algıladığınız, temel kriterinizdir.

Dinimiz ısrarla Allah’ın bize verdiklerine şükretmemizi söyler. “Şükrederseniz, arttırırım.” diyor Hak Teâlâ. Şükretmek mutluluk tezahürüdür, şükretmeyen insan mutlu değildir. Verilen her şeye, nefes alıp vermemize dahi şükredebilmemiz mutluluk sebebimizdir. Mutluluk, en küçük hayat kırpıntısına bile indirgenecek bir şeydir. “İnsanın gözünü ancak toprak doldurur.” hadisi mucibince insan, sürekli isteyen bir varlıktır. Nefsimizi ne kadar tatmin etmeye çalışırsak mutluluğumuzu o kadar aşağı çekeriz. Nefsimizi ne kadar terbiye edersek, mutluluğumuzu da o kadar arttırırız.

Akif’ten sonra en çok okumayı sevdiğim ve okunmasını ısrarla tavsiye ettiğim edebiyatçı Sezai Karakoç’tur. Yitik Cennet kitabında yer alan ve hayatı algılamamızı, hayata bakışımızı değiştirecek bir cümlesini mealen aktarayım: Doğan güneş fevkalâdedir, gülen bir çocuk fevkalâdedir, açan çiçek fevkalâdedir. Yaratıcı bizi bu dünyada fevkalâdeliklerle kuşatmıştır. Fakat bizi kuşatan bunca fevkalâdelikten bir alelâdelik duygusunu çıkarmak ve yaşamak, insanın başına gelebilecek en büyük bahtsızlık, en büyük mutsuzluk sebebidir. Dışarıdaki her şey, bir sineğin vızıltısı bile fevkalâdedir. Biz bu fevkalâdelikleri alelade bir şeymiş gibi yaşıyoruz. Bunun için Muhyiddin İbn Arabî, “Tasavvufun en üst makamı, hayret makamıdır.” diyor. İnsan hayret makamına gelince sivrisineğin uçuşunda bile bu fevkalâdeliği görür. Kâinatta yaratıcının bize bahşettiği bütün fevkalâdelikleri olağanüstülükle algılar, hayret duygusu ile kendinden geçer. O zaman zaten veli olursunuz, mutlulukları elinden alınamaz en mutlu insanlar da onlardır.

Son zamanlarda çıkan edebî eserleri geçmişle kıyasladığımızda edebiyat alanını zenginleştirdik mi yoksa duraksama dönemine mi soktuk?

Her dönem kendi dilini, ifade tarzını kendisi oluşturur. Dönemin toplumunun beklenti ve ihtiyaçları, öncelikleri bu dili teşkil eder. Yaşanan hayat ise dili şekillendirir. Edebiyat hayata cevap verme imkânlarının başındadır. Sözgelimi 16. veya 18.yy’da toplumumuz kendisini edebiyat üzerinden ifade etmiş, önemli eserler vermiştir. Biz de bugün yaşadığımız hayatı; ifade etmek, dile getirmek, anlatmak, aktarmak ve çoğaltmak istiyoruz. Bunun için de birtakım imkânları zorluyor, araçları kullanıyoruz.16.yy’daki bir okuryazar için edebiyat, güzellik imkânlarının önemlilerinden ve toplumun kendini ifade ediş imkânlarının da başında gelen yollardan birisiydi. Mimarî, musikî gibi sınırlı ifade kanalları da vardı. Her medeniyet ve o medeniyeti paylaşan toplumlar, kendi ifade kanallarını o medeniyetin şemsiyesi altında üretir ve dile getirir. İslâm medeniyetinin de kendi ifade yolları vardır. O günün şartlarında ifade ediş araçlarını yapan teknoloji sınırlıydı. Bugün hem meramımızı ifade etmek için birçok imkânımız var hem de edebiyat bağlamında güzellik duygumuzu, varlığı estetik kavrayışımızı kısacası sanatı icra ve intikal ettirmek için birçok aracımız var.

Hızlı gelişen teknolojik araç ve imkânlar, önceki yüzyılların sanat anlayışını ve sanatın mahiyetini değiştirdi bugün. Edebiyat da bundan nasibini alarak yaşadığımız hayatın hızlı temposuna ayak uyduran bir niteliğe dönüştü. Neredeyse pek çok örnekte günübirlik tüketilir hâle geldi. Beş sene önce yazılmış bir romanı hatırlamıyoruz, okuyup atıyoruz. Siz bile derginizi dijital yayınlıyorsunuz. 10 sene sonra sizin derginiz internette duracak mı, bilmiyoruz. Ama mesela 1976 çıkışlı Mavera Dergisi’nin tamamı benim kütüphanemde var.

Bugünün modern teknolojisi kalıcılığı değil, anlık etkiyi önemsiyor. Popüler kültür, popüler edebiyatı oluşturuyor. Her şey günübirlik tüketime endeksleniyor. Edebiyat da kendisini buna uyarladığında derinliğini kaybediyor. Tabi ki derinliği yakalayan eserler üretiliyor fakat renkli ve çeşitli yelpazede derinlikli eserlere yöneltilen göz, zihin ve ilgi azaldı.

16.yy’da yaşayan bir okur Bakî’ye, Fuzulî’ye divanlar, yazılı metinler veya edebiyat meclisleri vasıtasıyla muhatap oluyordu. Her halükârda ortada bir edebiyat dolayımı vardı. Ama günümüzde iletişim araçlarındaki çoğalma, onlara ulaşımın kolaylaşması, teknik imkânların çeşitlenmesi ve daha önemlisi, edebiyatın müdahil olduğu veya edebiyatı kullanan alanların çoğalması neticesinde bugün; bu alanların, araçların ürettiği veya kullandığı “edebiyatlar”ın tamamına muhatap oluyoruz. Edebiyatın kendi öz alanı küçülüp etki alanı diğer alanlara yayılmış durumda yani. Eskinin okur profili, bugün okur/dinleyici/seyirci kimliğine dönüştü.

Geleneksel edebiyatımızda kalıcı klasikler öne çıkar. Modern edebiyatta ise klasikler çok zor oluşmakta, günübirlik tüketim ve popüler kültür, klasik oluşumunun önünü kesmektedir. Edebiyat geleneğimiz kalıcılığı, nesilden nesle aktarıcılığı önemser; günübirlik olanı makbul saymazdı. Bugünün edebiyatı geçmişin ruh iklimini, severek ve özümseyerek beslenmeyi öteliyor. Geçmişi ambiyans unsuru, egzotik ortam oluşturucu, yağmalanacak birikim olarak görüyor. Yeni tarihselcilik, postmodernizm gibi bir takım yeni düşünce, teori ve edebiyat yönelişlerinin amacı; geçmişin birikimine saygı duyarak geçmişin değerler skalasını bugüne taşımak değil, geçmişin malzeme olarak nasıl tüketileceğini düşünmektir.

Hem edebî anlamda hem akademik anlamda yazı yazmaya karşı gençlerimizde biraz çekingenlik ve özgüven eksikliği söz konusu. Bu konuda gençlerimize neler tavsiye etmek istersiniz?

Her şeyden evvel yazı yazmaya yatkın bir yetenekle doğmuş olmak gerekiyor. Yazı yazmayı herkes yapabilir belki, fakat edebî bir metin yazmak yetenek işidir. Yetenekten kastım, güzelliğe karşı hassas bir ruh sahibi olmak ve dilde güzelin farkına varabilecek dil zevkini edinmektir. Bir genç, özünde güzeli fark edebilecek yaratılışta olduğunu hissediyorsa yazma faaliyeti onda başlayabilir.

“Sanatın onda dokuzu terdir.” diye bir söz vardır. Sanatta çalışmak, yeteneğin çok daha ötesinde bir gerekliliktir. Kalemi elime aldım ve yazdım olmuyor. Çiviyi dahi önceden tecrübe etmeden çakamıyorsunuz. O yüzden emsallerini çokça görmek, okumak, sizden evvel yazılanlara muhatap olmak lazım. Emsallerle çok zaman geçirmek, sizde damla damla dilin zevkine varmayı besler. Dedemden dinlediğim bir şiir, babamdan duyduğum bir hikâye adım adım beni oluşturdu. Eserleri okursunuz, üstat kabul ettiğiniz edebiyatçıları dinlersiniz, dergileri takip edersiniz, yavaş yavaş aşinalığınız oluşur. Edebiyat bu şekilde projektörlerinizi üzerine odakladığınız bir alan olur. Bir tanım vardır: “Sanat, büyük bir akümülasyondan sonra deşarj oluşturur.” Evvela bardağı doldurmak lazım, bardak dolmadan taşamaz.

Lise yıllarında yazdıklarıma bakınca utanıyorum, ya hiç utanmasaydım? Hâlâ o yazdıklarıma hayran olsaydım, hiç mesafe katetmemiş olmayacaktım. İlk yazdıklarınız elbette acemi işi olacak. Büyük şairlerin ilk yazdıkları eserler de acemidir. Adım adım ilerleniyor. Çocuk önce emekler sonra düşe kalka yürür, en sonunda koşar. Bugün maraton koşucusu olmak için dahi önce emeklememiz gerek, yoksa felçli olarak ömür boyu yatmak zorunda kalırız.

1995 yılından bu yıla kadar yazdığınız eserleriniz arasından sadece bir çalışma seçecek olsanız “İyi ki yazdım” dediğiniz eseriniz hangisi olurdu?

Gerçekten samimî bir aidiyet duygusu ile yazdığım kitabım: Şiirin Ufku/Hz. Peygamberi Şiirle Sevmek. Modern edebiyatta Peygamber için yazılmış naat metinlerini, Peygamber şiirlerini tahlil ettiğim bir kitap. Sezai Karakoç “İnsanın ufku Peygamber, şiirin ufku ise naattır.” der. Kitabımın adını oradan esinlenerek Şiirin Ufku koydum.

Ebu Nuayman isimli bir sahabi var. İçki yasağı gelmiş olmasına rağmen ara ara kaçırıyor, kendisine bir türlü söz geçiremiyor. Fakat Peygamber Efendimiz’i çok seviyor ve bahçesinde yetişen ilk sebzeden, meyveden koşa koşa Peygamber’e getiriyor. Bir gün yine meyveyi ilk topladığı bir zamanda sepetini alıp koşarak mescide gelmiş. Onun içmiş olduğunu gören bazı sahabiler yüzlerini ekşitmiş ve mescide almamaya çalışmışlar. Peygamber Efendimiz uzaktan olanları görünce gülümsemiş, onları engelleyip: “Bırakın, gelsin. O Allah’ı ve Resülü’nü seviyor. Allah ve Resulü de onu seviyor.” demiş. Bu anekdotu kitabın Önsöz’ünde anlattım ve dedim ki Ebu Nuayman ilk hasat zamanında toplanan bir sepet meyvenin temsil ettiği Peygamber sevgisi hürmetine, Hazret-i Peygamber Aleyhisselâm’ın bu sahiplenişine ve övgüsüne nail olmuştur. Ben de bütün meslek hayatım içerisinde yarın O’na “Ya Resulullah, benim elimden de bu geldi. Sana duyduğum sevgiyi, hürmeti işte bu kitapta bir araya getirdim. Sana bunu hediye ediyorum.” diyeceğim. Kabul olunursa dünya ve ahiret mutluluk ve kurtuluş sebebim olacaktır. Bu sebeple tüm çalışmalarım bir tarafa, Şiirin Ufku kitabım bir tarafadır.

Hangi edebiyatçı ile aynı dönemde yaşamak isterdiniz?

Sezai Karakoç ile aynı dönemde yaşadığım için memnunum.

En son okuduğunuz eser?

İnsanın Acayip Kısa Tarihi.

Ders anlatmak mı, yazı yazmak mı? (Kelam mı, kalem mi?)

Yazı yazmak.

Sizce edebiyatın rengi nedir?

Ebrulî.

En çok sevdiğiniz ve sık tekrarladığınız bir mısra?

- “Herkes gibi olmak, olmayacak bir şey

Herkes gibi olmak, olmamak gibi bir şey.” (Sezai Karakoç)

- “Ne çok acı var…” (Cahit Zarifoğlu)

- “Yalnız hüznü vardır kalbi olanın” (İlhami Çiçek)

Söyleşi: İkra Harmancı, Hatice Kübra Ergür

Hüma Dergisi, Sayı: 16

Yayın Tarihi: 15 Haziran 2022 Çarşamba 13:00 Güncelleme Tarihi: 15 Haziran 2022, 16:31
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26