Paris'in vereceği bir şey yoktu bana!

Fahrettin Gün ile sohbet ettik. Batı’daki Müslümanlar için çeşitli çalışmalar yapmış, Akif ve Eşref Edib üzerine yıllardır çalışan değerli yazarımızdan önemli tavsiyeler aldık.

Paris'in vereceği bir şey yoktu bana!

 

 

Fahrettin Gün, köşe yazılarıyla, akademik geçmişiyle, kitaplarıyla takip edilmesi gereken bir yazar. Son olarak Eşref Edip’in Mehmed Akif / Hayatı Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları kitabını yayına hazırlayan Fahrettin Gün ile konuşmak istedik. Çocuk kitaplarından Batı izlenimlerini aktardığı kitaplara ve gençlere tavsiyelerine kadar merak ettiğimiz ne varsa sorduk.

Bir yazar kendisini nasıl tanımlar? Bunu merak ettiğim için soruyorum; neler yapıyorsunuz? Okur olarak bildiğimiz kadarıyla yazmayı ve gezmeyi çok seviyorsunuz. Başka neler bu kadar çok yer kaplıyor hayatınızda?Fahrettin Gün, Kara Kitap, Bu Milleti Nasıl Aldattılar

Yazmaya 1970’li yılların sonunda başladım. Bunda rahmetli Cahit Zarifoğlu Ağabeyin katkısı büyük. Bana gönderdiği 5-6 mektupta “yazmalısın”, “yazmak zorundasın” diye ifadeler kullanıyor, “neden yazmadığımı” sorguluyor, bu yetmiyormuş gibi bir de dostlarla “yazsın” şeklinde haberler gönderiyordu.

Sonra bir yazarla evlendim: Mine Hanım’la, yani Mine Alpay Gün’le. Mine Hanım’la yoldaş ve arkadaş olunca yazma eylemi daha farklı ve zorunlu bir boyuta taşındı. Yazmaya başladığım yıllar zorlu yıllardı. 1970’li yılların sonunda İzmir’de aktif olarak o dönemin önde gelen gençlik kuruluşu olan MTTB’de ve özellikle de Akıncılar’da çalışmaya başladım. Yönetici olarak. Derken 12 Eylül 1980 İhtilali. Gözaltılar, işkenceler vs… Birkaç yıl kendime gelemedim. Bu süreçte benim acılarıma, bana yapılan takiplere Mine Hanım da ortak oldu. Ve sonra fakültenin bitimi ve öğretmenlik. Yirmi küsur yıl öğretmenlik yaptım. Benim için bereketli bir dönemdi. Aynı süreçte köşe yazarlığı ve sürekli okumak ve kendini yenilemek… Malum, köşe yazarlığı ciddi bir iş. Her gün fikir planında görücüye çıkmak, okuyucuya farklı şeyler söylemek… Hem de 15 yıldan fazla… Artık gerisini siz düşünün. Köşe yazarlığını ise zorunluluktan dolayı bıraktım. Sanıyorum bu da bir ayrıcalık…

Çok gezdim. Ne var ki gezmeyi çok sevdiğim söylenemez. Zorunlu ve yorucu seyahatlerdi benim seyahatlerim. Sözgelimi, dördüncü kez Paris’e gitmemek için epey bahaneler bulmuştum. Çünkü bu şehir beni cezbetmemişti ve vereceği bir şey de yoktu bana. Zaten alacağımı diğer seferlerde almıştım.

Fahrettin GünBeş bini aşan kitabı olan bir kütüphanenin hakkını vermek

Siyasetle alakalı çalışmalarınız var. Röportaj öncesinde kitaplığımda duran kitaplarınız ise hep edebî ağırlıklı, deneme kitaplarınızdı. Ayrıca, ilahiyat mezunusunuz. Çocuk, aile, medeniyet, modernizm gibi birçok konuda da seminerler vermiş bir isimsiniz. Birbirinden farklı dallarla mı ilgilisiniz, yoksa hepsi aslında iç içe mi bu başlıkların?

Siyaset sosyolojisinde mastır yapmak ve “İslâmcılık düşüncesine aidiyet”.  Bu minvalde Sebilürreşad, Selamet, Hareket ve Büyük Doğu dergileriyle haşir neşir olmak… “Hür tefekkürün bu kaleleriyle” içli dışlı olmak… 4-5 bini aşan bir kütüphane ve sürekli okumak ve yazmak. Bu minvalde eğitimcilik mesleğini mükemmel icra edebilmek… Maaşınızın ciddi bir kısmını kitaplara ayırmak… Sonra okuduklarınızı öğrencilerle paylaşmak…

Eğitimcilik, 2007’nin ilk yarısına kadar sürdü. Sonra kurum değiştirdim. Okumalarım daha bir ağırlık kazandı. Ayrılırken biraz hüzünlendim. Lâkin lisede dersine girdiğim çocuklarımdan birinin: “Baba, hayatımda derste kendini senin kadar helak eden, çabalayan birini görmedim” sözü beni rahatlattı. Şimdi gerek yurt içi, gerek yurt içi konferanslarla eğitimciliği bir nebze olsun sürdürüyorum.

Sorunuzdaki ifade doğru: Aslında hepsi iç içe geçmiş başlıklar bu konular…

Beşerî aşkı tanımayan, ilahi aşkı zor anlar

“Aşk ölümü anlamlı kılan etkendir” diyorsunuz. Aşk ve Ölüm’de dikkatimi çeken noktalardan biri, aşkı “ilahî aşk” ve “dünyevî aşk” olarak ikiye ayırmaması. Aşkı tanımlarken de, örneklerken de bu ayrım yok. Bir örnekte aşkı “Nebî ve velî aşkı” ile açıklarken, bir diğerinde karşı cinse duyulan aşktan bahsediyorsunuz. Bu ayrımı kullandığımız ve bu aşkları birbirinden ayırıp, sadece birine yönelmeyi doğruladığımız için mi aşk tanımlarının içinden çıkamadık şimdiye kadar?Fahrettin Gün, Aşk ve Ölüm

Aşk ve Ölüm başlıklı kitabı yazmış biri olarak bu noktada sükût suretinde olmak gerekiyor. Kitap yayınlandıktan sonra tekrar okudum. Kendi kendime “iyi ki yazmışım” dedim. Üstad Sezai Karakoç, aşk ve ölüm bahsinde Mehmed Âkif’i konu edinirken, Âkif’ten, gün gün ölen değil, saat saat doğan biri olarak bahseder. Bu durum bütün Müslümanlar için geçerlidir.  Ölüm olgusunu ele alırken ise “Müslümanların ölülerin ardından Fatiha suresini okuduklarından bahisle, Fatiha’nın Kur’an’ın başlangıç suresi olduğunu belirterek ölümün ötelere açılan bir kapı” olduğunu irdeler. Sanıyorum bu minvalde okuyucuya ”kitap orada duruyor”, demek gerekiyor. Yalnız şu kadarını söyleyeyim, beşerî aşkı tatmayanların ilâhî aşkı tatmaları mümkün görünmüyor. Beşerî aşk, ilâhî aşka açılan bir kapı, bir pencere… Tıpkı Hz. Havva’nın Hz. Adem’in dünyaya açılan bir penceresi, bir köprüsü olduğu gibi...

Batı güne erken başlıyor

Batı Günlüğü’nde Batıdaki ülkelerde gördüğünüz düzenden bahsetmişsiniz. Köylerdeki imkanlardan, şehirlere hakim olan mimariden etkilendiğiniz belli. Daha başka neleri görüp de “benim ülkemde bu niye yok” dediniz?

Batı Günlüğü kitabımda da birkaç kez altını çizdiğim üzere Batı beni cezbetmedi. Çünkü Batı’yı fikir ve düşünce planında tanıyordum. Gördükten sonra da “haklıymışım” demekten başka bir şey olmadı. Batıya ve Batılılara birkaç konuda hayran kaldım. Hâlâ aynı kanaati taşıyorum:

Fahrettin Gün, Batı Günlüğü- Bunlardan ilki, hayata çok erken başlamaları. Sabahın 05.00’inde, 06.00’sında. Dolayısıyla bütün rızkı erkenden kalkıp toplayıp götürüyorlar. Yani güneşi üzerlerine doğdurmuyorlar. Akşam da erken yatıyorlar. Hafta içi saat 19-20’de sokaklar bomboş.

- Yer gibi, yutar gibi kitap okuyorlar. Parkta, otobüste, trende, tramvayda… Okudukça okuyorlar.

- Çalışma hayatları çok düzenli. İşten kaçmıyorlar, dürüst çalışıyorlar.

- Yalan söylemeyi bilmiyorlar.

- Randevularına sadıklar.

Batılıların öykündüğüm şeyleri bunlar. Hatta bir konferansımda takılmıştım katılımcılara: “Bu Batılılar bir de Müslüman olsalar cennette bize yer kalmaz” diye…

Batıda yaşayan Müslümanların cemaat anlayışları nasıl sizce? Gittikçe bu bilinç çoğalıyor mu?

Batı’da işler yolunda gitmiyor. Bu bağlamda Mine Hanım’la birlikte 1994’ten başlayarak 2007 yılına kadar Batı’ya yoğun bir seyrüseferimiz oldu. Bunlar hep eğitim ve kültür içerikliydi. Yüzlerce çocuğumuz, Avrupa’nın sıradan okullarında okurken, çabalarımız sonucu en iyi okullara yöneldiler. Batı’da “eğitimin” sihirli ve büyülü bir kelime olduğunu anlatmaya çalıştık. Batılıların bize söylediği “İşçisin işçi kal” nakaratını tersine dönüştürmeye çalıştık. Ebeveynlere, “Çocuklarınıza miras bırakmayın, ev, araba bırakmayın, onları okutun” dedik. Yalnızca okutun… Bir yandan ben babalara çocuklarını okutmaları gerektiğini söylerken diğer taraftan aynı söylem annelere Mine Hanım tarafından dillendirildi. Kanaatimce çok büyük etkisi oldu. Şu an Batı’da eğitim verdiğimiz yüzlerce çocuk üniversitelerde okuyorsa bunda bizim bir nebze de olsa katkımızın olması bizi fazlasıyla mutlu ediyor.

Tabii bu iyi tarafı. Diğer taraftan Batı’da 4 milyondan fazla insanımız yaşıyor. Bunun % 25’ini çocuklar oluşturuyor. Yapılan istatistiklerde bütün cemiyetler ve cemaatler bu çocukların % 15’ini eğitebiliyor, yani 150 bin çocuk. Haydi biz ikiye katlayalım, 300 bin çocuk. Geriye kalan 700 bin çocuk Batı’nın bulvarlarında, karanlık dehlizlerinde kaybolup gidiyor. Çünkü Batı’da gurbette olmanın, “yaban” ülkede olmanın bedelini en çok Türk çocukları ödüyor. Sizin anlayacağınız Batı’da işler iyi gitmiyor.

Mehmet Akif üzerine araştırma yaparken inceleme fırsatını bulduğum bir kitabınız var. O eserden de bahsetsek…Fahrettin Gün, Mehmed Akif

Üstad Eşref Edib, Sırat-ı Müstakim-Sebilürreşad mecmualarının sahibi ve yazarı. Mehmed Âkif de bahsi geçen dergilerin başyazarı. Mehmed Âkif- Eşref Edib dostluğu, 1906’larda başlayıp 1936’ya kadar 30 yıl süren bir dostluk ve arkadaşlık… Hem de çok kavi…

Üstad Mehmed Âkif’in 1936’da vefatı üzerine Eşref Edib 1938’de “Mehmed Âkif: Hayatı, Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları” başlıklı 720 sayfa bir eser yazar. 1939’da buna bir de ikinci cilt diye niteleyebileceğimiz bir zeyl yazar 300 küsur sayfa… Ve 1960’da şiirlerle zenginleştirip 400 küsur sayfalık bir eser daha yazar. İşte ben bahsi geçen üç kitabı, dört yılı aşkın bir süre üzerinde çalışıp bir kitap hâlinde hazırladım. Büyük boy 800 küsur sayfa olarak yayınlandı.

Yayına hazırladığım bu eser Üstad Âkif’le ilgili yazılmış en geniş, en kapsamlı eser. Bir Mehmed Âkif arşivi, sandığı… Ertuğrul Düzdağ Bey,  40 yıldan fazla Âkif üzerine, Safahat üzerine çalışıyor ve “bilgilerimin yarısından fazlasını bu kitaptan öğrendim” diyor. İşte biz de bu kitabı yayına hazırladık. Tabii Ertuğrul Bey’in de çok ciddi katkısı oldu.  Beyan Yayınları’nca 2010 yılında neşredildi. Malumunuz gerek benim ve gerek eşim Mine Hanımefendi’nin kitapları Beyan Yayınlarınca neşrediliyor.

Akif gönüllü sürgün hayatı yaşadı

Mehmet Akif’in milletvekilliği sonrasında İstanbul’a döndüğü zamanlardan, Mısır’daki hayatına ve İstanbul’a hasta dönüşüne kadar geçen sürede üstü kapalı, pek anlaşılmayan bir şeyler var. İstiklal Marşı yazmış bir şairin, çok sevdiği memleketinden uzak kalmayı göze alması çok acıklı geliyor bana. Akif’in hayatında çoğumuzun bilmediği büyük acılar var değil mi?

Anlamlı bir soru. Ne var ki cevabı da sayfalar sürecek bir soru. Yalnızca şu kadarını söyleyeyim: Üstü kapalı bir şey yok. Milletvekili yapılmayan, emekli maaşı bağlanmayan, iş verilmeyen, başyazarı olduğu dergi İstiklâl Mahkemelerince kapatılan ve bunlar yetmiyormuş gibi peşine pek çok hafiye takılan İstiklâl Marşı’mızı yazan şair, Mısır’a gitmesin de ne yapsın? Âkif’ten, Âkif’in gücünden, millet tarafından fazla sevilmesinden korkan bir zihniyet Ankara ekabiri… Korkmakta, kaygılanmakta haklı. Çünkü karşılarında Millî Mücadele ateşini yakmış, harlandırmış bir şair, bir eylem adamı var. Âkif aslında Millî Mücadele yıllarının başında her şeyi çözmüş, görmüş birisi. Daha 1922’de zaferden emin. Fakat zafer sonrasından umutsuz da biri...

Mısır yılları Âkif’in sürgün, gönüllü sürgün yılları. Mısır yılları, ülke hasretiyle yanıp kavrulduğu yıllar. Onun hiç sevmediği şeylerden birisi mektup yazmak. Mısır yılları, bu sevmeme olgusunu bir tarafa bırakıp bol bol mektup yazdığı, acılarını, hüzünlerini, sılayı, cüdayı mektupların satırlarıyla, dostlarının içli satırlarıyla gidermeye çalıştığı bir süreç. Onun “10 gün daha ülkeme gelmeyip Mısır’da kalsaydım aklımı yitirecektim” sözünü iyi anlamalıyız.

Fakat diğer taraftan Mısır yılları Âkif’in fakirlik, gariplik, parasızlık, vatandan ayrılık, gurbet yılları olmasına karşın aynı zamanda bereketli de yıllar. Yedi yılı bulan Kur’an mealiyle meşgul olmak, şiirinde farklı bir kulvardaki “Gölgeler”i kaleme almak, Mesnevî’yle hemhâl olmak…

Çocuklar üzerine kitaplarınız var. Temelde Hz. Peygamberin davranışlarını örnek gösteriyorsunuz bu kitaplarda. O’nun tavırları üzerinden çıkarımlarda bulunmaya özen gösteriyorsunuz. Çocukların Kokusu Cennet Kokusudur kitabınıza isim veren bir hadis. Çocukları Öpmekte Meleklerle Yarışmak’ta da “Dayak cehennemden çıkmadır” diyorsunuz. Öğretmenlikteki deneyimlerinizi ve araştırmalarını esas aldığınız bu çalışmaların nasıl bir geri dönüşü oldu?

Fahrettin Gün, Mehmed AkifÇocuklar üzerine yazılmış kitaplarım, 20 yılı aşkın bir deneyimin, çabanın ürünü. Bahsi geçen kitaplar gerçekten önemli. Ayrıca benim eğitim mesleğine bir minnet borcum o kitaplar, yani mesleğimin bir sadakası… Arkası gelecek mi?  Bir iki proje var. Ayrıca Çocuklara Din Kitabı yine bu minvalde bir çalışma… Eşref Edib Bey’in kitabını, Mine Hanım’la ortak bir çalışma yaparak  “Çocuklara İnanç Dersleri”, “İbadet Dersleri”, “Ahlâk Dersleri” ve “Sevgili Peygamberimiz” başlıklarıyla pek çok ilâveler yaparak yayınladığımız çocuk kitapları…

Sorunuzdaki “geri dönüşe” gelince: Öğretmenlik bir zanaat… Bu mesleği mükemmelen icra etmek lazım.  Öğretmenlik, sınıfa girdiğinizde öğrencilerin size hayranlıkla, sevgiyle, saygıyla bakması demek…  30 ya da 40 kişilik, 18-19 yaşlarında öğrencilerin bulunduğu bir sınıfa girdiğinizde hemen derse başlamak yerine, onlara selam vermek, hatırlarını sormak, sınıfı gözlemlemek, fakir bir öğrenci markalı bir ayakkabı alıp bunu size göstermek için ayağını dışarı çıkardığında bunu görmek ve iyi günlerde giyinmesini temenni etmek, fakir bir öğrencinin ezilmişlik psikolojisi içinde borç-harç aldığı telefonu sıranın üstünde gördüğünüzde ona iyi günlerde kullanmasını dilemek, yine sınıfta ailevî sebepler yüzünden düşünceli, dalgın bir öğrencinin omzuna hafifçe dokunarak, farkında olduğunuzu ona belli etmek…

Dedim ya, eğitimcilik bir zanaat…

Tabii bu noktada 15 yılı aşkın bir süre Batıyı yerinde gözlemlemek, Batıda okulları gezmek… Dolayısıyla Batıdan da öğrendiğim çok şey oldu ve benim bu zanaatı yapmama büyük katkısı oldu. Batı seyahatlerim bereketli oldu. Öğretmeye çalışırken, aynı zamanda öğrendim.

Fakat eğitimcilik yıllarında da hep yazıyordum. Artık 2006’nın sonunda ayrılmam gerektiğini düşündüm ve kurum değiştirdim. Halen bir kamu kurumunda yönetici olarak görev yapmaktayım. Tabii Rabbimizin izniyle yazmaya devam ediyorum, hem de artan bir ivmeyle.

Başucu kitaplarınızı öğrenebilir miyiz? Tekrar tekrar okuduğunuz ve “keşke herkes okusa” dediğiniz birkaç isim alsak?

Başucu kitaplarımdan çok, düşünce halkası üstadlarım var: Mehmed Âkif’ten, Babanzâde Ahmed Naim’den, Bediüzzaman Said Nursi’den Muhammed Hamidullah’tan, Necip Fazıl’dan, Sezai Karakoç’tan, Nurettin Topçu’dan, Nuri Pakdil’den, Cahit Zarifoğlu’ndan, Erdem Bayazıt’tan, Alaaddin Özdenören’den, Rasim Özdenören’den, Akif İnan’dan, Ali Bulaç’tan, İsmet Özel’den… müteşekkil üstadlar… Bunların arasında Sezai Karakoç’un ayrı bir yeri var, gerek düşünce bağlamında, gerek sanat ve edebiyat bağlamında… Tabii Rainer Maria Rilke, Saint Exupery gibi Batılı yazar ve şairler…

Bu üstadların “keşke herkes okusa” diyebileceğim onlarca eseri var. Âkif’in Safahat’ını, Babanzâde’nin “İslâm Ahlâkı”nı, Hamidullah’ın “İslâm’a Giriş”ini, Necip Fazıl’ın “Çile”sini, Sezai Karakoç’un “Yitik Cennet”, “İslam’ın Dirilişi”, “İnsanlığın Dirilişi” ve bütün şiirlerini topladığı “Gün Doğmadan” adlı kitaplarını, Bediüzzaman’ın “Tarihçe-i Hayat”ını, Nurettin Topçu’nun “İsyan Ahlâkı”nı, Nuri Pakdil’in “Bir Yazarın Notları”, “Biat”, “Batı Notları” adlı eserlerini, Cahid Zarifoğlu’nun “Yaşamak”ını, İns’ini, Menziller”ini, Erdem Bayazıt’ın “Sebeb Ey”ini, Akif İnan’ın “Hicret”ini, Alaadeddin Özdenören’in “Güneş Donanması”nı, Rasim Özdenören’in “İki Dünya”, “Kafa Karıştıran Kelimeler” kitaplarını ve bütün hikâye külliyatını, Ali Bulaç’ın “Din ve Modernizm”ini, İsmet Özel’in “Erbain”ini, “Zor Zamanda Konuşmak”ını, “Waldo Sen Neden Burada Değilsin”ini,  Rilke’nin “Genç Şaire Öğütleri”ni, Exupery’in “Küçük Prens”ini ve “Savaş Pilotu”nu… Bunlar aklıma ilk gelenler.Fahrettin Gün, Bediüzzaman

İsterim ki herkes  bir mütefekkir olarak Âkif’in şiirlerini, düz yazılarını/nesirlerini tümüyle okusun, Hamidullah’ın dilimize çevrilen 15’ten fazla kitabını satır satır özümsesin, üstad Sezai Karakoç’un 40’dan fazla düşünce bağlamındaki eserlerini ve 10 şiir kitabını satır satır hece hece analiz etsin.

Yeni çalışmalarınız…

Geçtiğimiz hafta 16. kitap olarak Kara Kitap: Milleti Nasıl Aldattılar? Mukaddesatına Nasıl Saldırdılar? başlıklı çalışmamız yayımlandı. Eşref Edib’in 1967’de kaleme aldığı ve tek-parti dönemini anlatan bir kitap… Sanıyorum önümüzdeki ayda Rabbimiz izin verirse 1920-1950 dönemini kapsayan İnönü’nün Annesinin Kâbe Örtüsü başlıklı kitabım yayınlanacak. Sonra sırada Abdülhamid döneminde yayımlanmış bir çocuk kitabının çevrim yazıya dönüştürülüp sadeleştirilmesi var. Ve diğer projeler…

 

Sümeyye Karaarslan Fahrettin Gün ile konuştu

Güncelleme Tarihi: 13 Mayıs 2016, 11:13
YORUM EKLE
YORUMLAR
şevket
şevket - 7 yıl Önce

milli gazete deki yazılarını düzenli olarak okuyordum. yazılarını özledim. yazma imkanı var mıdır?

banner19

banner13