banner17

Para düşkünleri neler okuduğunu biliyor mu?

Avni Günaydın, Bursa’da kültür üzerine düşünüyor, yazıyor. Kendisiyle bir söyleşi yaptık.

Para düşkünleri neler okuduğunu biliyor mu?

 

Avni Günaydın, kendisine güzel bir misyon biçmiş, bu misyonun gerçekleşmesi için de durmadan çalışan ama bu çalışmalarının sahne önünde değil de sahne arkasında kalmasını yeğleyen münevverlerimizden biri. Katılım bankacılığının hem teorisinde hem de pratiğinde yer alıyor. Aynı zamanda bakışlarını hem içinde yaşadığı topluma hem de dünyaya çevirmiş bir aydın. Bursa’da yayımlanmakta olan Şehir gazetesinde köşe yazarı. Kısacası, dolu dolu bir insan, içimizden biri… Üstelik de topluma söyleyecek sözü olan biri. Kendisiyle hayata, sanata, sivil toplum örgütlerine dair kısa bir mülakat gerçekleştirdik.

Avni Günaydın, AlBaraka Türk Bursa Şubesi Müdürü. Bu, sizin resmi sıfatınız. Bir de kültür-sanat-düşünce dünyasının içinde olan bir Avni Günaydın var. Kültür-sanat-düşünce dünyasının içinde olan Avni Günaydın’ın ön plana çıktığı kısa bir hayat öykünüzü dinlesek…

Albaraka Türk’te görev yapıyor olmam sadece, hayatın idamesi için lüzumlu olan geçim kaynağını temin etmenin yanı sıra, bir değerler sisteminin ekonomik modeline yönelik uygulama pratiğini yapmaktır. Şunu demeye çalışıyorum: Çalışmakta olduğum işyeri, vesile-i nimet olmanın ötesinde, var olduğuna inandığımız bir ekonomik modelin, faizsiz bir dünyanın olabileceğinin pratiğinin yaşandığı ve yaşanmasına katkı sağlanan bir yer diye özetleyip sualinizin asıl konusuna dönelim.

Var olmanın, yaratılmış olmanın asıl maksadı ile yaşanılan dünyayı mukayese edince, her kişinin bir şeyler yapma gayreti içinde olması pek tabiidir. Bir yanda insanların yaratılıştan sahip oldukları hakların gaspı, diğer tarafta yaratılanla Yaratan arasına konan engeller… Bu engellerin farkına vardığınız andan itibaren, onları ortadan kaldırabilmek için bir şeyler yapmanız gerektiğine mecbur olduğunuzu hissediyorsunuz. Soğuk iklim, kısıtlı imkânlar, ananevî de olsa manevi havanın hâkimiyetinin olduğu bir belde, uzun kış geceleri, kıtlama çayın buharında sıkça dinlenilen düşman mezalimine dair yaşanmışlıklar, bütün bunlar kişiyi pişiriyor, insanlığın ıztırabını aynelyakin yaşatıyor adeta.Avni Günaydın

Bu hissiyatınız, içinde bulunduğunuz şartlarla birleşince etrafınıza daha bir dikkatli bakıyorsunuz; vakıf, dernek ve hayra vakfedilmiş hayat sahipleri dikkatinizi celbediyor. Duyduklarınız şüphe duygunuzu geliştiriyor, tek seslilik ve arkasındaki sır sizi arayışa itiyor, yabancı ülke radyolarının Türkçe programları bile sizin için ehemmiyet arz etmeye başlıyor. Samimi ve verimli bulduğunuz kuruluşların çalışmalarına fiilen katılmakla başlayan yolculuk, öğrencilik sonrası gençlik teşkilatlarında aktif görevlere dönüşüyor. Kamu görevinin getirdiği kısıtları aşabilmek için müstear isimler imdada yetişiyor ve bu şekilde gazetelerin dergilerin köşelerini değerlendirmeye çalışıyorsunuz.

Yaşadığınız muhit ve ülkenin gerçekleri ile yüz yüze iken Avrupa’nın orta yerinde aniden yükselen imdat çığlığı daha büyük düşünmeye sevkediyor, daha kapsamlı şeyler yapma mecburiyeti ile yüz yüze getiriyor. Duyduklarınızı, okuduklarınızı pratiğe dökme imkânı ya da mecburiyeti ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Kara kıtada, içmek için maddi kirlerden temizlenmek için açılacak bir su kuyusu, ibadet edilecek bir yer olmanın ötesinde, o topraklara atılan imza mahiyetindeki bir mabet, Uzak Doğu’da açlıktan ölmekte olana ıslatılmış bir tas pirinç, Orta Asya’da gözleri kana bürümüş kardeş kavgasının akabindeki yoksulluk ve kalplerde bıraktığı intikam hissinin ortadan kaldırılmasına vesile olabilmek vs. vs. Koşturmak, sürekli koşturmak gerekiyor.

Mehmet Şevket Eygi, Müslümanlar olarak sanatla ilgimizi yetersiz buluyor. Prof. Dr. Mustafa Kara da, herkesin bir sanat dalıyla meşgul olmasını önermişti bir sohbetinde. Bu meşgale, hem gönlü dinlendirecek hem de insanı daha naif, daha nazik kılacak çünkü. İyi bir gözlemci olduğunuzu biliyorum. Sizin gözlemleriniz ne diyor bu konuda?

Sanatı, asıl “Sanatkâr’a” bir başkaldırı değil de teslimiyet vesilesi bilen düşünce dünyasının fertleri olarak; tefekküre vesile olması, mevcut bilginin gelecek nesillere intikaline vesile kılınması, gerektiğinde de; yaratılanla Yaratan arasına girmeyi hayat düsturu edinmişlere karşı üstün gelebilmek için, meşruiyetine riayet edilerek sanatla meşgul olmak elbette lüzumludur. Hatta zaman zaman zaruret haline gelebilmektedir.

Sanat bir gayeye matuf ve gayesi ile tenakuz oluşturmayacak usullerle icra olunduğunda, sanatkârını daha naif ve metin kılmakla birlikte, milletlerin ortak kültürünün inkişafına ve devamına da katkı sağlamakta olduğu da bir gerçektir… Elbette ki  “Marifet iltifata tabidir.” İnsanların bilgisi ve görgüsünün artmasının paralelinde ekonomik imkanları da artmaya başlayınca sanata ve sanatkâra olan iltifatları da artmaktadır. Son dönemlerde özellikle hüsnü hat, tezhip gibi konularda iştigal edenlerin, bu konulara heveskâr olanların hissedilir sayıda artmış olması da, bu durumun bir sonucu olsa gerek.

Bir de kapitalist konformizmin esaretinden kurtulmanın keşfini yapabilsek, sanat ve sanatkâra olan iltifatımız hayal edemeyeceğimiz seviyelere gelecektir. Nitekim: sanatıyla müşrikleri susturabilen şairi teşvik eden bir Peygamberin (sav), üç kıtaya yayılmış devleti idare ederken bile besteler yapabilmiş padişahların, bir ömre yüzlerce mimarî harikası sığdırabilmiş mimarları içinde barındıran milletin fertleri olarak; içimizde barındırdığımız gizli cevherlerin ortaya çıkabilmesi için daha uygun toplumsal zeminin oluşturulması gerektiği kanaatindeyim. Bu konuda Milli Eğitim ve Kültür bakanlıklarına ilaveten mahalli idarelere, sivil toplum kuruluşlarına ve dünyada servet biriktirmenin ötesinde daha ulvi gayelerin olduğunu fark edebilenlere önemli görevler düşmektedir.

Özel bir sohbetimizden biliyorum: Sizin, “Mukaddime Okumaları” projeniz var. Nedir sizin için Mukaddime’yi bu kadar önemli kılan? Bu okumalarla neyi amaçladınız?

Dünyanın neresinde yaşıyor olursa olsunlar insanlar mutlu olmak istiyorlar. Fakat mutlu olmanın formülünün de milletlere hatta kişilere göre farklılıklar gösterdiği pek tabiidir. Başarılı olmak, toplumsal barışın tesis edilmiş olması yani güvenlik içinde yaşayabilmek, manevi dünyasını geliştirebilmek ve bu doğrultuda yanlışı az bir hayat yaşamak, çok kazanmak vs. vs. mutlu olabilmenin gerekçelerini oluşturmaktadır. Bunlardan biri ya da birkaçı kişileri, hatta halkları mutlu kılabilmektedir.

Bütün bunlar için insanların bir kısmı okumakta, dinlemekte, taklit etmekteler. Öğrendiklerini tatbikat sahasına koyma gayretinin yanısıra birilerine de aktarmaya çalışmaktalar. Tatbikat alanında ise her fert içindeki cevheri dışa vurmakta; ölçü ya da ölçüsüzlük, adalet ya da adaletsizlik, merhamet ya da zulmün icracısı olunabilmekte.

Son yıllarda, insanların hırsa dönüşen başarı hedeflerini paraya tahvil etmesini bilenler; çoğu yurt dışında yazılmış, kültürel değerlerimizle hatta ekonomik gerçeklerimizle çok da uyumlu olmayan bir takım kitapları piyasaya sürmekteler. Bu şekilde, bir taraftan para kazanırken, diğer taraftan da insanların kişisel gelişimlerine katkı adı altında, en hafifinden onları oyalamak, hatta kendi değerlerine yabancı kılma maksadını gerçekleştirmektedirler.

Oysa başarıları asırlarca düşmanlarının bile gözlerini kamaştırmış, bir milletin başarıları tesadüflerin sonucu değildi. O başarıların altında yatan ilmî birikim ve o ilmi hayata aktarmasını bilen aksiyon insanları vardı. İşte o ilmî eserlerin önemlilerinden biridir Mukaddime. Sosyolojiden, ticarete, temel dinî meselelerden, eğitime kadar birçok konuyu içinde barındıran bu önemli eser maalesef henüz hak ettiği alakayı görememiştir.

Mukaddime hakkında ülkemizde yapılmış ilmî çalışmalar, maalesef sınırlı sayıdadır. Prof. Dr. İbrahim Erol Kozak, Prof. Dr. Süleyman Uludağ hocaların çalışmaları bu konuda öncü rolü oynamaktalar. Devlet ve özel sektör yöneticilerinden işadamlarına, ilim erbabından öğrencisine kadar herkesin istifade edebileceği bu eser, gerektiği gibi tanıtılırsa gerekli alakayı görmenin ötesinde, fertler olarak ve millet olarak huzurumuza ve terakkimize önemli katkılar sağlayabilecektir.

Bir de, sivil toplum örgütleriyle yakın ilginiz var. Bakıyorum da, bir sürü sivil toplum örgütümüz oldu. Her yerde ve her şeyle ilgili bir sürü dernek, vakıf vb. Ne dersiniz, biraz abarttık mı sanki bu işi de? Bu kadar çok tabela, içerik boşalmasına yol açmıyor mu?

Bizim alaka duyduğumuz ve zaman zaman da içinde olmaya gayret ettiğimiz sivil toplum kuruluşları, çoğu zaman fedakârlığın ve ulvi heyecanların neticesi olarak tesis edilmekteler. Yaşadığımız zamanda ülkemizde ve dünyanın diğer yerlerinde yaşanılan hadiselerden haberdar olmanın yanı sıra, o hadiselere katkı koyabilmek, insanlık ailesi genelinde, Müslüman millet özelinde, fert olarak yapmak isteyip de yapamayacaklarımızı bir araya gelerek yapabilmek, unutulmaya yüz tutmuş değerlerimizi canlandırabilmek, fert ve cemiyet hayatının eğitimine katkıda bulunabilmek, bazen de sosyal ihtiyaçları karşılayabilmenin yanısıra başka maksatları da gerçekleştirebilmektedirler.

Şu hususu dikkate almak gerekir ki; her bir sivil toplum kuruluşu evvela kendi kurucuları ve idarecileri için bir mektep vazifesi görmektedir. Kendi asıl maksadının yanısıra toplumu da bilinçlendirmekte, evvelinde alaka uyandırmamış konular bile toplumda gündem oluşturabilmektedir. Misal olarak; İHH yöneticileri uzaklardan gelen çığlığı duymayıp da gitmemiş, yardım götürmemiş olsaydı, acaba kaç kişi Arakan’ı bilir, oradaki dramdan haberdar olurdu? Ya da kara kıtada adeta salgın haline gelmiş katarakt hastalığından kaç kişi haberdar olabilir, kaç mazlumun ışığa kavuşmasına vesile olunabilirdi? İlmi ve takvasıyla bir dönemde önemli vazifeler görmüş Molla Fenari’yi kaç kişi bilebilirdi? Bu sualleri çoğaltmak mümkündür elbette.

Lakin bazen meşrep taassubu ile kurulan, bazen de iyi niyetli olunmasına rağmen ehil olmayan kişilerce sevk ve idare olunmaya çalışılan müesseselerde kaynak israfına sebebiyet verilmesinin ötesinde, toplumsal güveni de yaralayacak hadiselerin de meydana gelmesine sebebiyet verilebilmektedir. Asıl üzerinde durulması gereken hususun bu olduğu kanaatindeyim. Yani, beşeri kaynakların, parasal imkânların ve zamanın verimli kullanılmaması, yani israf edilmemeleri gerekir. İstismarın önlenmesi elbette gereklidir. Fakat israfın önlenmesi de en az istismarın önlenmesi kadar ehemmiyeti haizdir. İstismar kadar, israf da istenmeyen bir durumdur ki birinin diğerine önceliği yoktur.

Aynı konuda faaliyet göstermekte olan sivil toplum kuruluşlarının rekabeti değil de hayırda yarışı ve yardımlaşmayı esas almaları, yeni kurulacak olanların ise bakir mevzularda faaliyeti esas almaları faydalı olur. Mesela “bereket” kavramının toplumda içselleştirilmesi için faaliyet gösterecek bir kuruluşun faydalı olabileceği kanaatindeyim. Fert olarak her birimizin kişilik özelliklerimize uygun; duyarlı olduğumuz konularda faaliyet göstermekte olan sivil toplum kuruluşlarına destek olmamız, bir yandan özlediğimiz dünyanın tesisini hızlandırabilecek, diğer yandan da yaratılış gayemize uygun bir hayat sürmemize katkı sağlayacaktır. Kim bilir belki de; yıllarca görmediği güneş ışığını görmesine vesile olduğumuz bir ihtiyarın açılan su kuyusu başında abdest alırken yaptığı dua, sırat köprüsünü kolay geçmemize vesile olur.

Zaman ayırıp sorularımızı cevapladığınız için teşekkür ederim.

Ben teşekkür eder, yayın hayatınızın uzun soluklu ve başarılarla dolu olmasını dilerim.

 

Fikri Özçelikçi konuştu

Güncelleme Tarihi: 08 Şubat 2017, 17:47
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20