Özlem Karapınar: "Biz gerçeği olduğu gibi aktarırsak bunun bir gazete haberinden farkı olmaz. Öykünün hüneri, gerçeği kesip biçerek yeni bir biçimde sunmaktır.”

“Bir yazar dışavurumcu yazabilir, büyülügerçekçi eserler verebilir, bilinç akışını kullanabilir ya da dilin sonsuz imkânlarından yararlanarak yeni bir üslup ortaya koyabilir. Ama gözlemlenen gerçeği bir gazete haberi gibi sunmamalıdır.” Orhan Gazi Gökçe’nin söyleşisi.

Özlem Karapınar: "Biz gerçeği olduğu gibi aktarırsak bunun bir gazete haberinden farkı olmaz. Öykünün hüneri, gerçeği kesip biçerek yeni bir biçimde sunmaktır.”

Özlem Karapınar'ın ilk kitabı Pruva Yayınları’ndan çıktı. Yedi İklim, İtibar, Hece Öykü, Şiar, Mahalle Mektebi, Bir Nokta dergilerinde öyküleri yayınlanmış olan Karapınar; İtibar, Mahalle Mektebi, Türk Edebiyatı dergileri için de zaman zaman kitap incelemeleri kaleme aldı. Kendisi ile yazarlık serüveni ve Aynadaki Kadınlar hakkında konuştuk.

Edebiyat dünyasına ilginiz hangi isimler ve eserler vesilesi ile başladı?

Beni edebiyata hatta yazmaya yaklaştıran şey iyi metinler oldu. İyi metinlerin zaten böyle bir gücü vardır; hayranlık duyarsınız, kitabı kapattığınızda etkisinden kurtulamazsınız ve zihninizi bir süre meşgul eder. Zannediyorum; bende bu ilginin kaynağı çok eskilere, lise yıllarıma dayanıyor. Lise yıllarımda Sezai Karakoç şiirlerini ilk okuduğumda ya da Dostoyevski’nin Suç ve Cezası’nı okuduğumda çarpılmıştım. O dönem okuduğum gençlik kitaplarının arasında bu tarz klasikler ya da iyi yazarları ne zaman okusam bu etkiyi hissettim. Yine üniversite yıllarımda Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı dersinde yaptığımız okumalar da beni edebiyat dünyasına daha da yaklaştırmıştır. Özet okumayı tercih eden klasik öğrenci tipinin aksine ben her derse o kitabı okumuş olarak gelir, tahlili bizzat dersin hocası ile karşılıklı konuşarak yapardık.

Öykü özelinde konuşacak olursak Sabahattin Ali’nin Anadolu’yu anlatan o köy hikâyeleri, Refik Halid Karay’ın Memleket Hikâyeleri, Sait Faik’in öyküleri sevdiğim eserler arasındadır. Öykü üzerine çalışmaya başladıktan sonra okumalarımı daha da de genişlettim. Dino Buzzati öyküleri, Flannery O’Connor, Virginia Woolf, Gabriel Garcıa Marquez ve Kafka’nın eserleri ile tanıştım. Son on yılımı alan bu okumalarım beni hem edebiyat dünyasına hem yazıya daha da yakınlaştırdı. Onların yazdığı biçimde yazmasam da o eserleri verdiği edebi zevk, kalemimi mutlaka güçlendirmiştir.

Yazmak sizin dünyanızda neye karşılık geliyor?

Tokat’ın küçük bir ilçesinden merkezdeki iyi nitelikli bir okulu kazanmıştım. Hem küçük bir yerden gelmem hem yatılı okumaya başlamam beni biraz sudan çıkmış balığa döndürmüştü. Kendimi bulana kadar geçen o içe dönük zamanlarımda kendimi yazarak daha iyi ifade ettiğimi fark ettim. Yazmaya o dönem günlük tutarak ve şiirler yazarak başladım. Takdir edersiniz ki çok iyi şiirler değildi.  Kompozisyonlarım iyiydi, hocalarımdan güzel yorumlar alırdım.  Daha zayıf haliyle de olsa yazma sevgisinin tohumları o dönemde atılmış diyebilirim. Yazdıkça ve teknik geliştirdikçe yazma eyleminin o estetik yönünün bana keyif verdiğini anladım. Dolayısıyla yazmak benim dünyamda hem bir iç dökmeye hem de ortaya yeni bir ürün koymanın verdiği hazza karşılık geliyor.

Yazma mesainiz nasıl işliyor?

Yazarların çoğunlukla bir yazma rutini oluyor. Günlük belli bir limitte yazmaya ve eli sürekli pratik tutmaya çalışıyorlar. Bunun muhakkak o yazılara olumlu etkisi vardır. Fakat benim rutinim bu şekilde işlemiyor. İzlediğim bir filmden bir kare, sokakta gördüğüm bir an, geçmişten çıkıp gelen bir olay, aklıma düşüyor. Bunları not alıyorum. Bir süre kafam o kurguyla meşgul oluyor. Yürüyüşe çıktığımda, uykuya dalmadan önce, yemek yaparken hikâyeyi zihnimde tasarlamaya çalışıyorum. Artık iskeleti oluşmaya başladığı anda bilgisayarın başına geçip kendime hiç müdahale etmeden aklıma geldiği gibi yazıyorum. Asıl yazma sürecim, mesaim bundan sonra başlıyor. O metin üzerinde oynuyorum.  Zamanda oynuyorum, anlatıcıda oynama yapıyorum. Daha farklı nasıl anlatabilirim diye kafa yoruyorum. Fazlalıkları atıyorum. Sadece bitmiş metnin son okumalarının sayısı bile 10-15’i buluyor.

Olanı, olabilecek olanı olduğu gibi anlatmak mıdır hikâyenin hüneri? Yoksa gözlemlenen gerçeğin kurmaca büyüsü ile yeniden yazılması mı?

Robert Filford Anlatıcının Gücü adlı kitabında “Gerçeklerin iyi bir hikâyenin önüne geçmesine asla izin verme.” diyor.  Biz gerçeği olduğu gibi aktarırsak bunun bir gazete haberinden farkı olmaz. Öykünün hüneri gerçeği kesip biçerek yeni bir biçimde sunmak. Aynı kitapta “İnsan sembolize eden, kavramsallaştıran, anlam arayan bir hayvandır.” diye bir söz var. Kafka’yı ele alalım; Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında kendini devasa bir böcek olarak bulmasaydı, topluma ve ailesine yabancılaşma konusunu, babanın onun tüm hayatını etkileyen otoritesini bu kadar iyi anlayabilir miydik? Bize gerçeği direkt sunmuş olsaydı bu derece etkili olabilir miydi? Bir yazar dışavurumcu yazabilir, büyülügerçekçi eserler verebilir, bilinç akışını kullanabilir ya da dilin sonsuz imkânlarından yararlanarak yeni bir üslup ortaya koyabilir. Ama gözlemlenen gerçeği bir gazete haberi gibi sunmamalıdır. Ben de öykülerimi hayatın gerçeklerinden alsam da onu kendi süzgecimden geçirerek aktarıyorum. Ben kurmacanın büyüsüne inananlardanım.

Kadın; psikolojik, sosyolojik ve hatta siyasi bir mesele olarak sürekli gündemimizde. Edebiyat penceresinden bir bakış açısı kazandırıyor meseleye sizin öyküleriniz. Bir kadın yazar olarak kadın karakterleri merkeze almanızın sebebi nedir?

Ben yazma yolculuğuna çıktığımda, ta en baştan kadın hikâyeleri yazayım diye yola çıkmış değildim. Zaten bir yazarın bu şekilde bir tercih yapmasını da doğru bulmam. Yazar, kadını da erkeği de anlatabilmeli. Bir yazar, yaşadığı topluma tanıklık etmeli ve sizin de dediğiniz gibi kadın meselesi sürekli gündemimizde; dolayısıyla bu mesele, bu gündem toplumdaki her birey kadar beni de etkiliyor. Bilinçli bir tercih değil, bu etkilenmenin öykülerime yansıması olarak görüyorum.

Kadın yazar, erkek yazar meselesine girmek istemiyorum ama kadın yazar olarak anılmak sizin için ne ifade ediyor?

Kendimi kadın hikâyeleri yazan yazar ya da kadın bakış açısıyla yazan bir yazar olarak görmüyorum. Sanırım bu hükmü verebilmem için üç dört kitap daha yazmam ve eserlerimin hepsinde aynı temalar üzerinden gitmiş olmam lazım. Ben toplumsal olayları ya da bireyi ele almak, işlemek istiyorum. Hayalleri Olmayan Kız öykümde doğudan gelip batıda tutunmaya çalışan doğulu bir aileye gelin gelen bir kadını kaleme alırken, onun eşi olan erkek karakterin de sistemden zarar gördüğünü, onun da hayalleri olduğunu yansıtmaya çalıştım örneğin. Orada kadını yüceltip erkeği eleştiren bir tutum sergilemedim. Demek istediğim karakterlerim kadın da olsa bir taraf tutmamaya çalışıyorum. Bir yargıç edasıyla hareket etmemeye özen gösteriyorum.

Kadın dünyasını bir kadın olarak anlatmak kolay mıdır?

Kadın veya erkek yeterince iyi gözlemciyse, duyarlıysa, insanı anlamaya istekliyse kadın dünyasını anlatmak zor değildir. Yeter ki insan, anlamak istesin, empati kurabilsin.

Yazarı için bu öyküler kendi hayatından izler taşıyor mu yoksa bir empatik duyarlılığın ürünü mü?

Size bu soruyu şöyle bir örnekle açıklamak istiyorum. Gerek öğrencilerimden gerek kendi çevremden çocukların tabletle, bilgisayar oyunlarıyla ne kadar meşgul olduğunu biliyorum. Bunu herkes biliyordur ve kabul ediyordur. Ben bir gün misafirliğe gittiğim bir evde şöyle bir sahneyle karşılaştım. Evin çocuğu ev yaşantısından kopuk bir şekilde odasında bilgisayar oyunu oynuyor, aile bireyleriyle iletişim neredeyse sıfırlanmış durumda. Düşünün; perdeleri çekilmiş bir oda, odasına televizyon bağlanmış bir çocuk ve kapıdan tepsiyle çocuğa bırakılan bir yemek. Bu manzara beni çok etkiledi ve tanık olduğum o sahneden bağımsız olarak “Ben Balina” öyküsünü kaleme aldım. Belki bir anne olmaktan, belki öğretmenliğin getirdiği bir yan etki olarak anneyi, kadını, aileyi kaleme almış olmam bu gözlemciliğim sonucunda ortaya çıkmış olabilir. Herkes çevresinde oyun bağımlısı bir çocuk görebilir hatta bu oyun bağımlılığı olmayabilir de yanlış arkadaş grubu olabilirdi. Herkesin görebileceği bu durumlardan öykü örüyorum ben. Yine de tam olarak öyküleri şu nedenlerle yazdım diyemiyorum. Sorunuza dönecek olursam öykülerimde kendimi anlatmadım ama benim dahi farkında olmadığım şekilde benden izler taşıyor olabilir.

Edebiyatımızda kadın duyarlılığını yansıtan kadına ait müstakil bir ses ve üslup gelişti mi sizce?

Türk öykücülüğünde 1950 sonrası yazarlara baktığımızda kadın yazarların ön plana çıktığını söyleyebiliriz sanırım. Leyla Erbil, Adalet Ağaoğlu, Sevgi Soysal benim de bazı eserlerini okuduğum kadını cesur bir şekilde ele alan yazarlar. Fakat bende özellikle Firuzan’ın yeri ayrıdır. İnsanı saran sıcak samimi bir diliyle yoksulluğu, aileyi, kadını çok güzel anlatır.

Yakın döneme baktığımızda daha İslami çevreler açısından ele alırsak Cihan Aktaş, Yıldız Ramazanoğlu, Fatma Barbarosoğlu da kadını ve toplumdaki yerini ele alır. Elbette daha sayabileceğimiz çok çok isimler var. Daha da genç kuşaktan Handan Acar Yıldız örnek verilebilir mesela kendine has üslubuyla öykülere felsefi ve sosyolojik derinlik kazandırmasıyla benim sevdiğim yazarlar arasındadır. Tüm bunların ışığında kadına ait müstakil bir ses ve üslup gelişiyor diye düşünüyorum.

Kadın var, kadın var. Öyküleriniz çeşitli profillerde kadınların yansımalarından, iç dünyalarından çeşitli manzaralar sunuyor. Kadın ama hangi kadın?

Ben günümüz kadınlarını taraf tutmadan, ayırt etmeden benim hayat perdeme düştüğü kadarıyla anlatmaya çalışıyorum. Bir okur, kitabın adından dolayı kitaba başta ön yargıları olduğunu, kadını sürekli yücelten ve mağdur gösteren hikâyelerle karşılaşacağını ama kitabı okuduktan sonra kadının çok yönlü ele alınmasından dolayı çok beğendiğini söylemişti. Bu vesile ile başka ön yargıları olan varsa onları da ön yargılarını kırmaya davet ediyorum. Hangi kadın sorusunun cevabı, benim hayat perdeme düşen kadınlar diyorum.

Öykülerinizde modern hayatın rekabete çağıran anaforunda kendine yabancılaşan aynadan kaçan yahut aynada kaybolanları görüyorum. Zor mu bu kadar yüzleşmek?

Yüzleşmek cesaret isteyen bir şey ve bazı insanların bu cesaretten yoksun olabilir. Kimileri kendi gerçekliğinden çok uzak yaşıyor. İnsan kendini tanımalı, sorgulamalı, artısıyla eksisiyle geçmişiyle, yüzleşmeye çalışmalı. Bu elbette söylediğimiz kadar kolay değil. Necip Tosun “İnsan ancak kendine çarpınca uyanır” diyor bir kitabında. Ve bizim de uyanmaya ihtiyacımız var. Zor da olsa yüzleşmeli.

Yüzleşme demişken günümüzde bu tabir çok kullanılıyor. Diziler hikâyeler romanlar. Buralarda yüzleşme çağrısı yapılıyor sürekli. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Sürekli ekrana bakarak, tamamen ticari kaygılarla yapılmış, ajitasyonu yüksek, gürültülü dizilerin insanı bir yüzleşmeye götüreceğini sanmıyorum. Çünkü ekran karşısında pasifsiniz ve bütün duygular en yüksek çıtalarda yaşanarak bir şekilde insanın ruhunu tahrip ediyor.

Bana göre ancak bir sanat filmi ya da belli konuları işleyen tematik filmler insana hayatı, kendini sorgulaması ve yüzleşmesi için kapı aralar. Ingmar Bergman Yedinci Mühür’de ya da Kış Işığı’nda inanç konusunu irdeleyerek insanın varoluş mücadelesini anlatır. Yaban Çilekleri filminde yaşlı bir profesörün bir yolculuk esnasında geriye dönük olarak kendi yaşamını sorgulaması ölümle ve kendisiyle hesaplaşması işlenir; Güz Sonatı’nda anne kız ilişkisi irdelenir. Bunu izlerken dizilerde olduğu gibi aşırı duygu pompalanmasıyla hipnotize olmayız, insanı düşünmeye sorgulamaya, estetik düşünceye sevk eder bu tür eserler.

Buradan şuraya geleceğim. Hikâye ve romanlar için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Ticari kaygı gütmeyen, popülizmden uzak sadece sanat ve estetik kaygıları olan eserler, insan ruhuna iyi gelir, kendini tanıma sorgulama ve yüzleşme imkânı tanır.  Ingeborg Bachmann Okuduğumuz kitap başımıza bir yumruk gibi vurarak bizi kendimize getirmiyorsa o zaman neden okuyoruz onu? Bir kitap içimizdeki donmuş denizi parçalayan bir balta olmalı der. Yüzleşme çağrısı yapanların öncelikle o niteliklere sahip olması gerekir.

İçinde çağıldayan ırmaklar olan ve kendine çıkış bulamayan ağlamaların kısık sesli kadınları ile aleme nispet yapan sürekli parıltılı bir hayat düşünde ve çabasında olan dışa dönük kadın tipi arasında kalın bir çizgi çekmek mümkün mü?

Mümkün değil. Çünkü parıltılı hayat yaşayan kadın da kısık sesli kadın da aramızda. Bunlar iki komşu olabilir, bir sınıfın iki velisi olabilir, hastanede sıra bekleyen iki hasta olabilir. Zaten çizgi çekmektense birbirilerini daha anlayabilir hale gelirlerse hayat güzelleşecek.

Erkek egemenliğinden erkeğin edilgenliğine bir geçiş olduğunu düşünüyor musunuz? Ezilen kadın mukabilinde ezilen erkekten söz edebilir miyiz mesela?

Ben ne kadının ne erkeğin edilgen olmasından yanayım. Erkek de kadın da birbirini bütünler birlikte yaşam söz konusu olduğunda ikisinin birbirini ezmemesini, yaşamı ve sorumlulukları paylaşmalarını tercih ederim. Son zamanlarda görünen kadın hareketleri ya da feminist söylemlerin ne kadar yüksek perdeden çıkarsa çıksın evlere çok tesir ettiğini düşünmüyorum. Kadınların bir kısmı hala evden dışarı çıkamıyor, daha yeni doğuda bu gibi nedenlerle kayınları tarafından şiddete uğrayan bir kadın hayatını kaybetti, hala erkek çocuk doğurmadığı için dövülen dışlanan kadınlarımız var. Çalışan kadınlar iş yaşamının sorumluluğunu almış olmasına rağmen eve dönünce karşısında ev yaşamının sorumluluğunu paylaşan erkek göremiyor. Toplum değişiyor, ailede bireylerin beklentileri değişiyor, fakat bu beklentilerin ne kadarı karşılanıyor? Ben çok az bir kesimde bu eşitliğin yakalandığını düşünüyorum. Bununla birlikte erkeğin ezildiği noktalar da yok değil. Ben Balina öykümde mesela sürekli çalışan, işi gereği yollarda olan evdeki eşini mutlu etmek için çabalayan ama onun isteklerine yetişemeyen bir baba var. Evet, bu erkekler de hayata dâhil. Fakat toplumun ne kadarını yansıtıyor? Toplumumuzda bana göre kadınlar hala edilgen. O yüzden genel bir erkek ezilen çoğunluk olduğunu düşünmüyorum.

Üç İsim, Üç Kelime

Gülten Dayıoğlu

Hepimizde izler bırakmış kitaplarıyla çocukluğumuzun yazarı. Güzel resimli kapaklarıyla, kahramanların başına gelen acı ve dramatik olaylarıyla hatırlıyorum.

Yıldız Ramazanoğlu

Hem bir yazar olarak hem duruşuyla ve Müslüman kadın kimliği ile kendime örnek alabileceğim bir isim.  Yıldız Ramazanoğlu kitaplarında erkek ve kadın karakterleri olsa da daha çok kadın dünyasını, kadının modern dünyadaki sıkışmışlığını anlatır. Sadece kadınları anlatıyor da diyemeyiz. Ezilen, toplumda horlanan etnik kimliklere de değinir, yoksulluğa da değinir.

Ali Haydar Haksal

Ali Haydar Haksal da günümüzde karşılaştığımız sorunlar karşısında bir Müslüman nasıl bir tutum sergilemeli, nasıl bir duruş göstermeli bunu yansıtıyor. Bana göre köyün hatrı sayılması gereken büyüğüdür. Tanışıklığım yok ama Yedi İklim’de öykülerimin yayımlandığı dönemde maillerime dönüş yapardı, nazik bir iletişimi vardı. Çok kıymetli, kıymeti bilinmesi gereken bir isim.

Dergi

Edebiyat yolcuğumda uğradığım, dinlendiğim, beslendiğim mecralar.

Ev

Ev, benim için eskiden yatılı okul zamanlarımda hafta sonu veya tatillerde gittiğim, elimin sıcak sudan soğuk suya koyulmadığı ailem tarafından yolumun gözlendiği, beklendiğim yerdi. İsmim gibi hep özlem duyduğum bir yerdi ev. Şu an kendi ailesini kurmuş bir yetişkin olarak o bağımsız Özlem’den ziyade daha evcimen evde vakit geçirmeyi seven ve evin sorumluluğunu alan bir Özlem var.

Cam Kenarı

Benim gözlemci ve izlenimci yapıma uygun olarak bulunmayı en çok sevdiğim yer diyebiliriz.

Söyleşi: Orhan Gazi Gökçe

19 Nisan 2021 tarihinde Mavera Vakfı YouTube kanalında yapılan söyleşinin linki şuradadır:

https://youtu.be/Ogd0Vop6Be8

Yayın Tarihi: 22 Nisan 2021 Perşembe 14:00 Güncelleme Tarihi: 23 Nisan 2021, 09:59
banner25
YORUM EKLE

banner26