Öyle babalar şimdi var mı acaba?!

Öyküleri yıllardır Yedi İklim dergisinde yayınlanan Fatma Rânâ Çerçi ile konuştuk..

Öyle babalar şimdi var mı acaba?!

 

Büyük hikâyenin içinde Fatma Rânâ Çerçi’nin hayat hikâyesini kısaca anlatır mısınız?

1976 Kasımında İstanbul Cihangir Camii haziresinde Şeyh Hasan Efendi’nin türbesi altındaki tek katlı ahşap evde başladı yolculuğum. Ruhumu ziyadesiyle besleyen manevî bir iklimde geçirdiğim çocukluk yılları ve ardından göç edişimiz...

İlkokulu Cihangir’de bitirip ortaokula kaydolduğum sene martıları son kez selamlayacak; “Gidişime üzüldüğünü gösteriyor, o da beni seviyor” manası yüklediğim yağmurlu bir günde şehrime veda edecektim. Ayrılıkları yeni kavuşmalara, vedaları yeni merhabalara sebep kabul etsem de ağaçlardan dökülen sararmış yapraklarla gurbeti, doğduğum aydan bana sirayet eden bir şeymiş gibi görürüm. Dallarından koptukları andan itibaren göçleri başlamıştır, rüzgâra kapılıp gittikleri, savruldukları her yer onların gurbetleri olmuştur. Ortaokulu ve liseyi göç ettiğimiz yerde Ankara’nın bir ilçesinde tamamladım. Ankara’da Sağlık Eğitimi okudum. Bursa’da kısa bir süre görev yaptıktan sonra 2003’te Bilecik’in Söğüt ilçesine öğretmen olarak atandım. 2006’dan beri de Çankırı’da görev yapıyorum.

Nerede/hangi sıfatla bulunursak bulunalım kalbimizde taşıyadurduklarımızla görüyor, duyuyor, hissediyoruz. Yılların, yolların, şehirlerin, insanların, etrafımızda dönüp duran nesnelerin adları değişse de bu böyle sürüp gidiyor.

Öykü serüveninizle devam etsek… Nasıl başladınız öyküye? İlk öykünüz nerede ne zaman yayınlandı? Sizi öykü yazmaya iten saikler nelerdir?

Öyküler… Sanki gizli bir el; ben kendimi bilmezden önce kalbime yerleştirivermiş onları… Kendimi bildiğim andan itibaren içimde bulduğum o sözcükleri yıllar yılı çoğalttım ve iç dünyamda saklı tuttum. Gün yüzüne çıkarma fikri bile bende hep mahcubiyet ve utanma duygusu uyandırdı. Ürkek ve çekingen hâlimi üzerimden atmam kolay olmadı. Edebiyat dergilerini sıkı takip ediyor; nerde, hangi dergi çıkıyorsa mutlaka ediniyordum. Kelimelere, ele avuca sığmaz yaramazlara öyle bir sevgi besliyordum ki oturup saatlerce, günlerce tıpkı bir roman okur gibi sözlük okuyor, yoğun okumalar yapmaya devam ederken gece gündüz yazıyordum. Fakat bunlar disipline edilmemiş, biraz savruk ve düzensiz şeylerdi.

Bu zamanlarda bir dergiye birkaç şiirimi göndermiştim. Şiirim bana satırların üzerleri karalanmış, yerleri değiştirilmiş, ok işaretleriyle düzenlemeler yapılmış ve altına bazı tavsiye notları düşülmüş hâlde geri gönderilince çok üzülmüştüm. Öylesine içerlemiştim ki, o işaretler sanki gerçek birer ok olup kalbime saplanmışlardı. Bu hadiseden sonra yazmaya âdeta küstüm ve iki sene elime kalem almadım. Hâlbuki bu iş ne kadar önemliydi ve benim yararımdan başka bir şey gözetilmeden yapılmıştı. İçerlemek yerine emek sarf eden o insanlara teşekkür etmem, beni tavsiyeleri ile doğruya/güzele yönlendirmek istedikleri için minnet duymam gerekirdi. Çok sonraları Yedi İklim aracılığı ile bir roman dosyamı Durali Yılmaz’a ulaştırmıştım. Kendileri incelediği dosyanın ön sayfasına maddeler halinde görüşlerini yazıp dosyayı tekrar bana göndermişti. Bu benim için ne kadar kıymetli bir yaklaşımdı. O zaman maalesef bunların ayrımına varamamıştım.Fatma Rana Çerçi

Yine aynı zamanlarda Yedi İklim Dergisi ile tanıştım. Dergiye yazdığım ilk mektubun “Yazmaya meyyal, coşkun bir ruhunuz var. Yazmayı sürdürmelisiniz” ifadesiyle karşılık bulması kendime güven duymamı sağlamıştı. Bu benim için bir dönüm noktasıdır. Yedi İklim’in, Ali Haydar Haksal’ın yazdıklarımı dışa vurmamda katkısı ve emeği çok büyük. O beni yüreklendirmeseydi, hâlâ içine yazdıklarını dışına taşıyamayan bir söz hamalı olarak sürdürmeye devam edecektim yaşamımı.

Yedi İklim’in bir iftar yemeğinde Hasan Aycın ile tanışma ve onun sohbetinden nasiplenme bahtiyarlığına eriştim. Bendeki yeri; sözcükleri kalbe nüfuz eden, maneviyatı ve samimiyeti derinden hissedilen biri olarak saklıdır. Ayrıca babamın Yedi İklim’de yayınlanan hatıralarında adı geçen, çok sevdiği talebe arkadaşları Ömer ve Yusuf Aycan kardeşlerin Hasan Aycın’ın amcaları olduğunu öğrenmiştik. Bu sayede babam uzun zamandır görüşemediği arkadaşlarına da ulaşmıştı. Burada yeri gelmişken bir ismi daha zikretmek isterim. İçtenlikleri, incelikleri, edebiyat/sanat insanına has duruş ve tutumları bünyesinde bulunduran: Osman Bayraktar. Değerlendirmeleri, fikirleri, güzel görüşleri ile bana yol göstermiş, güç vermiştir.

Bir serçe, bir tırtıl, bir tespih böceği, bir ekmek kırıntısı, bir toz zerresi, bir su damlası… Eğilmiş bir baş, çatılmış bir kaş, ayağa takılmış bir taş… Daha niceleri… Her şey bakışımda ve hissedişimde başkalaşıyor, beni yazmaya mecbur ediyordu. Evet, bu bir mecburiyet, hayati bir gereklilikti benim için. Hem yaşamak için yazıyor, hem de yazmak için yaşıyordum. İçime yazdıklarım dışa dökülenlerden pek daha fazlaydı. Bu nedenle içim içime sığmıyordu artık… Allah’ın da dilemesi ve yardımıyla sözcüklerimin hapsi nihayet sona erdi ve onlar 2007 yılında beraat ettikten hemen sonra Yedi İklim’de “Ruh Depremi” öyküsüyle ilk kez gün ışığı gördüler.

Hafız bir babanın kızısınız. Allah rahmet eylesin. Yedi İklim’de yayınladığınız söyleşide bir neslin nasıl yetiştiğini gözler önüne seren çok önemli ifadeler vardı. Babanızın edebiyata ve sizin yazmanıza bakışı ve ilgisi ne yöndeydi?

Âmin. Allah’ın rahmeti hayat sürdükçe insanlık mücadelesi veren biz kulların üzerine de olsun. Babamın hayatımdaki yeri ve önemi cümlelere dökemeyeceğim kadar büyük. Onunla olan baba-kız serencamımız… Birbirimize duyduğumuz sevgi ve bağlılık ne söylesem eksik kalacak kadar güzel ve derin. Hayatta olduğu sürece evlatlığın gerektirdiği vazifelerin ötesinde, çok üstünde bir vazife bilinciyle yaklaştım ona hep. O ise bana sadece “baba” değil: Adımladıkça huzur bulacağım bir tarik, gurbet şehirlerinde başka hiç kimseye ihtiyaç duymayacağım bir refik oldu.

Yedi İklim’de kendisiyle yaptığım uzun söyleşinin ancak bir kısmı yer alabildi. Bir kısmı hafızamda, bir kısmı ise yaptığım çekimlerle kayıt altında. Onları muhafaza ediyorum. Hatıratını yayıma hazırlayacağım kısmetse. Bu kendisinin de vasiyeti ve bir arzusuydu. Öyle hissediyor ve kabul ediyorum ki bu dünyadaki birlikteliğimize bir virgül ile –kaldığı yerden devam etmek üzere- ara verildi. Ve ona karşı vazifelerim sona ermek şöyle dursun, onun adını, hatırasını yaşatmak adına bambaşka bir boyut kazandı.

Okumaya babamın öncülüğünde çok küçük yaşlarda başladım. Onu eli/dili boş göremezdik. Kur’an tilavet etmediği zamanlarda; dergi, kitap, gazete veya hiç değilse bir takvim sayfası okuyor olurdu. Evimizde büyükçe bir kitaplık vardı. Oradaki kitapların tamamı biz okumak üzere elimize almadan önce babam tarafından sansürden geçirilirdi. Kimi kitapların okumamızda manen mahzur gördüğü sayfalarını kopartır, böylelikle bizi koruma altına alırdı. Örnek olarak ilk aklıma gelen Aziz Nesin’in bir öykü kitabı. Eksik sayfaların içinde yazılanları merak eder, boşlukları kendimce öykülerle doldururdum. Son yıllarını da yoğun okumayla ve yazmayla geçirdi. Ardında defterler dolusu bilgi/belge bıraktı. O defterleri kitap şeklinde düzenler ve adlandırırdı. Sürekli eskilerden, geçmişten, yaşananlardan, ilginç ve gerçek hadiselerden anlatırdı.  Bunlar bilinsin, unutulmasın ve paylaşılsın isterdi.

Çok hızlı okuduğundan kendisine kitap yetiştirmekte zorlanırdım. Bir keresinde aldığım kitapları verirken, “Bu defa biraz idareli oku lütfen. Hemencik bitirip yenilerini istiyorsun. Zor durumda kalıyoruz.” demiştim de bir kahkaha patlatmış ama yine aynısını yapmıştı. İki üç gün sonra gülerek “Kitaplar bitti! Yenilerini isterim!” deyişi kulaklarımda. O kadar hızlı okuduğu için ben bazen şüpheye düşer, sadece sayfaları çevirdiğini düşünürdüm. Fakat yeri geldiğinde o kitaplardan bir şeyler aktarır, iyiden iyiye okuduğunu ve okuduklarını hafızasında tuttuğunu ispat eder,  “Sen misin okumadığımı düşünen” der gibi beni hayrette bırakırdı. Şiiri, özellikler de hece ölçüsü ile yazılmış olanları ve Halk ozanlarının deyişlerini çok severdi.

Bütün bunların ardından babamın edebiyata, yazıya bakışına ayrıca değinmeme gerek kalmadı sanırım. Benim yazıyor olmam onun ardında bırakacağı hatıralar ve anlatılar için bir teminattı. Yazdıklarımın bir kısmını okumasından utandığım için ortalığa çıkartmazdım. Ama öykülerin çoğunluğunu daha yazarken ona da okurdum.

Çocuk bakışını çok iyi kullandığınızı görüyoruz öykülerinizde. Aslında çocukluk bizim bitmez tükenmez hazinemiz; fakat herkes bu hazineye ulaşamıyor. Siz nasıl ulaştınız?

Fatma Rana ÇerçiGüzel değerlendirmeniz için teşekkür ederim. İnşallah öyledir. Sanırım en başta çok zengin bir çocukluk dünyasına sahip olmam ve oradaki kaynaklardan doyasıya beslenmem etkendir. Ruhuma sinmiş zamanlar, o zaman içinde yaşanan anlar… Her şey belki de bu küçücük anların çağrıştırdıklarından vücuda geliyor. Uzakta olana; elimizin yetmediği, aklımızın ermediği, dilimizin dönmediği, kalbimizin görmediğine ulaşamayız. Bizde, bizimle var olana değil…

Takvim yaprakları yaşımızı arttırmaya döküledursun, ben bir yanımda hep mazlum, masum, içli, minik bir kız taşıyorum. Onu kalbimde koruma altında tutarken; yüzüme, ifademe, bakışıma, gülüşüme, duruşuma, duyuşuma, görüşüme yansımasına göz yumuyorum. Kalp, içinde neyi saklıyorsa dile o geliyor ve dillendirdiğimiz kalbimizden başkası olmuyor.

Fatma Rânâ Çerçi öyküsünü besleyen damarlardan, etkilendiği öykücülerden bahsedelim istiyorum biraz da. Öyküye ilk başladığınız yıllarda severek, beğenerek okuduğunuz kimler vardı? Şimdi kimleri okuyor takip ediyorsunuz?

Kimden, nasıl etkileneceğimizi kestiremiyoruz. Çok sevdiğimiz bir yazarın öyküsü ruhumuzun kenarından geçip giderken, okuduğumuz bir dergide adına ilk kez rastladığımız bir yazarın öyküsü ruhumuza bağdaş kurup oturuveriyor.

İmam-ı Gazalî’yi ayrı bir yere koyuyorum, kalbimi tesiri altına aldığından ilk aklıma gelen isim, o oluyor.  İbn’ül Kayyım El Cevziyye, Tolstoy S. Zweig, Sezai Karakoç, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Dostoyevski, Çehov, William Faulkner… Sayamayacağım birçok isim. Sınır tanımaz okumalarım arasında edebiyat dergilerinin de önemli yeri vardı. En çok şiir kitabı satın alır, Necip Fazıl’dan Akif İnan’a, Ahmed Arif’ten Nazım Hikmet’e uzanan geniş bir yelpazede şairleri okurdum.

Nasıl yazıyorsunuz? Bir öykünün yazılış ve yayınlanış sürecinde neler oluyor?

Öncelikle şunu söyleyeyim; hep gereği gibi yazamamanın acısını taşıyorum içimde. Bölünen, dağılan, azalan zamanlara… Beni yazmaktan alıkoyan telâşlara kırgınım. Bir de yazının çok kıskanç olduğunu düşünüyorum. Yazı sizi kimseyle paylaşamaz, sadece onunla olmanızı ister. Başka işlere yönelecek olsanız sizi terk edip ardına bakmadan gidebilir. Bu da sizi saatler, günler, aylar geçecek bir bekleyişe sürükleyebilir.

Yazma sürecim kimi zaman çok sancılı geçiyor; bir harfe saatlerce tutsak ediyor beni. Kimi zaman da ipini kurtaran bir uçurtma gibi ansızın rüzgâra kapılıyor ve yükseliyor. İşte bu vakit öykümün kontrolü benden çıkıyor. Onu nasıl sonlandıracağımı, kahramana nasıl bir rol biçeceğimi, kime, ne söyleteceğimi hesap etsem, inceden inceye kurgulasam bile öykü kendi yolunu çizmiş, beklemediğim yerlere gitmiş oluyor. Azı harcamak, tüketmek, ortaya dökmek daha kolay. Sözün biter, yükün azalır, hafiflersin. Sermayesi kalbinde hazır olanın işi çok zor.  Hangi birini yazacağımı bilememekten tutulup kalıyorum bazen. Hafiflemek adına kapandığım okuma/yazma odaları, bedenimi inceltirken ruhumu ağırlaştırıyor. Geçen her an henüz yazılmamış yeni bir öykü olup karşıma dikiliyor.

Şu sıralar neler okuyorsunuz?

Miguel de Unamuno, Cesare Pavese, Vüs’at O.Bener, Şenay Eroğlu Aksoy, Cahit Zarifoğlu’nun iki kitabı, Dergâh, Edep ve Yolcu dergileri var şu an elimde. Burada yeri gelmişken Ay Vakti dergisinden de söz etmem gerek. Dergileri edinip okurken aynı zamanda onların tedrisinden de geçtiğimiz bir gerçek. Ay Vakti de bu manada adını anabileceğim bir dergi.

Bir hayli öykü yayınladınız. Sanırım bir kitap boyutuna erişti. Kitap için neler düşünüyorsunuz, ufukta böyle bir durum var mı?

Yazmak gibi kitap çıkartmak da bir nasip. Önceliği babamın hatıratına veriyor, onun mirasını kitaplaştırmak istiyordum. Ardından öykülerimi toparlarım diyordum. Bu düşüncem öykü kitabıma yönelmekten hep alıkoydu beni. Fakat hatıratı daha sonraki bir zamana ertelememin daha doğru olacağı kanaatine vardım ve bu yaz öykülerimi toparlamaya karar verdim. Bu kararı yeni aldığım için ne yapacağımı pek de kestiremiyorum. Ama bildiğim şu ki tamamlanmış gözüyle bakmadığım tüm öykülerimi yeniden elden geçirmek, onlara kitapta yer alacakları son şekli vermek istiyorum. Allah’a kalbime bu gücü ve ilhamı bahşetmesi için dua ediyorum.

Son olarak edebiyat ortamını öykü bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu sorunuza cevap vermeden önce İstanbul’u bir ziyaretimde Üsküdar’da gördüğüm bir duvar yazısından bahsedeyim. Yolun kenarındaki bir binanın duvarına beyaz boyayla şöyle yazmışlardı: “Edebiyat eğlenceli değildir!” Yazı güzeldi, aceleye getirilmeden özenle yazıldığı belliydi. Kimi harflerin uçları kıvrılmış, bu sayede yazıya bir estetik de kazandırılmıştı. Duvarın önünde bir müddet durdum, edebiyatla eğlenmeyi amaçlayan birileri mi var acaba diye düşünmekten kendimi alamadım, yazıyı fotoğrafladım ve yürüdüm.

Edebiyatı bir edep ve incelik olarak görüyorum. Edebî bakışa hiçbir olumsuzluğu, hiçbir çirkinliği yakıştıramıyorum, bu yüzden de hep iyi ve güzel olana odaklanmak istiyorum. Öyküye artan bir eğilim söz konusu, hanım öykü yazarlarına da daha fazla rastlıyoruz. Öykü adına güzel adımlar atılıyor ama bizim öykümüzün hak ettiği yeri bulması için bunlar yeterli değil. İyi bir öykü damarı olan, sağlam bir nüveye sahip kalemlere gereken ilgi ve destek gösterilmeli… Bu bir gönül işi…

 

İsmail Demirel sordu

Güncelleme Tarihi: 04 Ağustos 2012, 04:29
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
şakir kurtulmuş
şakir kurtulmuş - 7 yıl Önce

fatma hanımın babasına ait hatıralarını yediiklim'in eski sayılarında ilgi ile okudum,çok heyecanlandım,bu hatıratın bir an önce yayınlanması dileğiyle,çabalarınızın hayırlara vesile olması duası ile vesselam.

Fatma Rânâ Çerçi
Fatma Rânâ Çerçi - 7 yıl Önce

Hatıratı yayıma hazırlamakta bazı sebeplerle çok geciktim. Şimdilik bir süre daha ertelemeye karar verdim. Buna fazlasıyla üzülüyorum ama ya nasip... Yedi İklim Ağustos sayısında babamla ilgili kısımların da olduğu bir hatıra yazım yer alıyor. Allah'ın izniyle tür yazılar yazmayı sürdürmek niyetindeyim. Güzel görüş ve temennileriniz... Ve dualarınız... Beni çok sevindirdi. Çok teşekkür ederim. Saygı ile...

banner19

banner13