banner17

Öykünün benim için bir 'tutamak' fonksiyonu var

'İnsanlığın en büyük kutsallarından birinin tecrübe olduğunu düşünüyorum. Yani yaşadıkları, gözledikleri, bir ömür biriktirdikleri...' Necip Tosun, öyküleri ve öykücülük anlayışı etrafında Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevaplandırdı.

Öykünün benim için bir 'tutamak' fonksiyonu var

İnsan zamanla, severek hemhâl olduğu şeye benzemeye başlıyor. Sevdiği, emek sarf ettiği şey ile bakmaya başlıyor yaşananlara. İsmi, siması o şey ile birlikte anılmaya, özdeşleşmeye başlıyor. Necip Tosun’un kitaplarından herhangi biriyle henüz tanışmamış ama ismini bir vesileyle duymuş olan kimseler, bu ismi duyduklarında direkt olarak öyküden bahis açıyor ya da öykü söz konusu olduğunda Necip Tosun ismini zikretmeden edemiyorlar.

Necip Tosun’un öyküleri hayatı oya gibi işliyor. Onun öykülerinde geniş bir kartela açılıyor önümüze. Değişik insanlar, farklı coğrafyalar okuyoruz. Aynı olaya farklı pencerelerden bakmayı, farklı pencerelerden aynı yöne bakmayı öğreniyoruz. Yorumlama, muhakeme etme, peşin hükümlü olmama, çok yönlü bakma, hayatın karşısında durağan değil dinamik olma, daima ahlâkî olanı tercih etme gibi yetiler kazanıyoruz onun öyküleriyle. Bir yazarın varmak istediği nihaî nokta burasıdır sanırım: Okundukça bitmemek, okundukça insanî yanlara dokunan olmak… Necip Tosun, yaşanmaya, hissedilmeye, üzerinde durup düşünülmeye değer ne varsa öyküleştiriyor; geniş muhayyilesi, dili kullanmadaki titizliği ve engin dağarcığı ile… İnsan yüzlerindeki maskelerden insanları ve belki de en korkuncu kendimizi tanıyamaz olduk. Tosun’un öykülerinde maskesiz, yapmacıksız olmayı, saf ve temiz kalmayı okuyoruz.

Kendisine “yazı makinesi” nitelemesini çok yakıştırdığım Necip Tosun’un öykülerinin yanında öyküye dair kuram kitapları da var: Modern Öykü Kuramı, Doğunun Hikâye Kuramı. Mustafa Kutlu ve Rasim Özdenören’in öykücülüğüne dair doktora tezi niteliğinde kitapları var. Yakın zamanda Günlükler’inin kitaplaşacağını sosyal medya aracılığı ile haber aldık. Üretkenliğiyle göz dolduran Necip Tosun’un kendisi de bir öykü, tüm hayatını bir fotoğraf karesinde anlatabilecek ustalıkta bir öykücü.

Kendisiyle öykü üzerine bir röportaj gerçekleştirdik. Röportajımızın soruları, son öykü kitabı olan Ansızın Hayat çerçevesinde şekillendi. Amacımız, güzel olanı güzelin peşinde olanlara taşımak, güzel şeylere vesile olmaktır. Röportajımızın ana gayesi de budur.

Günlüklerinizde “Önce sözcük arıyorum, sonra onları duygularımı tam olarak anlatacak bir dizilişe sokuyor, sonra her cümlenin önceki cümlelerle uyumuna bakıyorum. Bu uyumu gerçekleştire gerçekleştire ilerliyorum.” diyorsunuz. Öykülerinizin her birini bir cümle olarak düşünürsek size en sevimli gelen öykünüz hangisidir, hangi öykünüzde ilerleyişinizi duyumsadınız?

Öyküyü bir bütünlük içinde oluşturabilmek için çok zaman harcıyorum. Şiir yazar gibi her cümle geçişlerini özenle yerleştirmeye çalışırım. Bu nedenle bir oturuşta öykü yazan yazarları hep gıpta ile izlerim. Oysa ben metinler üzerinde günlerce çalışırım. Sesli okurum, müziği, akışkanlığı yakalayamadığım yerleri, bölümleri yeniden yazarım. Tasvir, imge ya da kelimelerin çağrışım halkalarıyla alttan alta bir ritim oluşturmaya çalışırım. Başarıp başarmadığım ayrı bir konu ama öyküde bir “bütünlük” ve “akışkanlık” yaratmaya çabalarım.

Seçme yapmak elbette zor ve sakıncalı ama Küller ve Uçurumlar kitabındaki “Resimler” öyküsü her açıdan ‘hep böyle yazabilsem’ dediğim bir öyküdür.

Yine günlüklerinizde “Evet Ta Kendisi” isimli öykünüzü yazmak için Abidinpaşa’dan daktiloyu getirip heyecanla öykünüzü yazmaya başladığınızdan söz ediyorsunuz. Günümüzde imkânlar oldukça gelişmiş durumda. İmkânların bu kadar bol olması, yazdığımız metni de etkiliyor mudur sizce? Zahmet çekilerek yazılan yazılar, okura duyguyu daha mı net hissettiriyor?

Daktilo nostaljisine rağmen o günler benim özlediğim günler değil. Daktilo ile yazmak tam bir çileydi. Yanlış vurduğunuz bir harfi silmek mümkün değildi. Silseniz bile kâğıt bir şekilde yırtılıyordu. Bilgisayarın yazmayı kolaylaştırdığını, dolayısıyla yazının da bir çile olmaktan çıktığını düşünüyorum. Yazma kolaylığı elbette yazma alışkanlıklarını da etkiliyor.

Necip Tosun, yaş itibariyle zor dönemleri de görmüş geçirmiş bir isim. Böyle olmasına rağmen Tosun’un öykülerinde ideolojik bir söylem yok. Bunu nasıl yorumlar ve neye bağlayabiliriz?

Ben ideolojik argüman, mesaj meselesine şöyle bakıyorum: Her sanatçı ister bilinçli, ister bilinçsiz, içinde yaşadığı toprakların bir ürünüdür ve toplumun bir tezahürüdür. Hiçbir zaman yeryüzüne fırlatılmış öncesiz ve sonrasız bir birey değildir. Yazdıklarında bu toplumdan bir iz, bir koku, bir tat taşır. Bu bağlamda yerli bir yazarın içinde yaşadığı toplumun beğenilerini, zevklerini, insana ve eşyaya bakışını, bir zihniyet olarak dünyayı algılayışını eserlerinde değerlendirmesinden daha doğal bir şey olamaz.

Kuşkusuz yazar yaşadıklarından soyutlanamaz. Elbette yaşadıklarını, tanıklığını, gözlemlerini sanatına aksettirecektir; doğrularını, inançlarını… Yazarın yazdıkları hayata değecek, toplumdan kopmayacaktır. Elbette her insan gibi yazar da ideolojiden, inançlarından, siyasetten soyutlanamaz. Bu anlamda her yazarın dinî, ahlâki, felsefi tavırları şöyle ya da böyle eserlerine yansıyacaktır. Bunda garipsenecek bir yan yoktur. Ama belli bir estetik kaygı güdülmeden öykü sanatının olmazsa olmaz gerekleri yerine getirilmeden, baştan sona somut bir mesaj kaygısıyla, “öykünün neresine ne sokuştururum” tavrı, öykünün paylaşımını zedeler. Çünkü mesaj, “nesnelleşmiş ruh”tur. Yani sorun “siyaset”i, “inanc”ı edebiyatın merkezine koymak değil, bütün bunları bildik kolaycı yaklaşımlarla, popülist anlayışlarla, öykü türünün gerektirdiği estetik yaklaşımlardan uzak, kaba bir tutumla işlemektir. Öykülerde bir dünya görüşü, bir duyuş, bir bilinç aktarma hedefi elbette olacaktır; açıktır ki aslolan bunun sunumudur. İşte ben öykülerimde bütün bunları gözetmeye çalışıyorum.

Hikâye ve öykü ayrımını nasıl yaparsınız? Necip Tosun hikâyeci midir, öykücü müdür?

Aslında bu sorunun cevabı olaya nasıl baktığımızla ilgili bir durum. Öncelikle kastettiğimiz bir “yazınsal tür” ise arada bir fark yok. “Öykü” derken de “hikâye” derken de aynı yazınsal türü adlandırırız. Ancak dilsel gelişmeler sonucu kelimelerin yeni anlam boyutlarıyla düşünüldüğünde araya farklılık koymak da mümkündür. Bu anlamda öykünün günümüzdeki aldığı yeni biçim düşünüldüğünde bu metinlere öykü demenin daha doğru olduğunu düşünüyorum. Örneğin Mevlâna’nın Mesnevi’sinde anlattıkları öykü değil de hikâyedir. Buna karşın Rasim Özdenören’in günümüzde yazdıklarına öykü denmelidir. Bir başka deyişle geleneksel edebiyatımızda bir yazınsal tür olarak algılanmayan bu tür anlatılara hikâye denmesinde bir sakınca yoktur ve doğrusu da budur. Ancak modern biçimiyle yazınsal bir tür olarak ortaya çıkışıyla birlikte bu metinlere öykü denmesinin daha doğru olduğunu düşünüyorum.

Bilindiği gibi Türk edebiyatında “hikâye” çok geniş anlamlar içeren bir kavramdır. İlk dönemlerde roman için bile “hikâye” terimi kullanılmıştır. Örneğin Halit Ziya’nın “roman” üzerine yazdığı kuramsal kitabının ismi “Hikâye”dir. Daha sonra roman terimi kullanılsa bile aynı anlamda hikâye teriminden de vazgeçilmemiştir. İlerleyen zamanla birlikte edebiyat dünyamızda “roman” ve “hikâye” terimleri gerçek anlamlarında kullanılmaya başlanmıştır. Son dönemlerde hikâye yerine öykü terimi yaygınlık kazanmıştır. Dil tartışmalarına girmeden söylersek, hikâye yerine öykü sözcüğünün benimsenmesi, bu anlamda yerinde olmuştur. Çünkü daha çok anlatılan şey, olay ve konuyu kapsayan bir terim olan hikâye, öyküyü içermekle birlikte, gündelik dilde geniş bir anlam alanı olduğu için yanlış anlaşılmalara neden olmaktaydı. Oysa modern bir form olan öykü, hikâyenin belli bir disiplinle anlatılmasıydı. Böylece öykü sözcüğüyle birlikte, yeni form olan öykü de yeni adına kavuşuyordu. Artık roman, öykü değil hikâye anlatıyor; roman da öykülerden değil, hikâyelerden oluşuyordu. Dildeki bu gelişme karşısında öykü sözcüğü farklılaşmıştır.

Bu farklılığı şöyle de açıklayabiliriz. Eğer “sokakta bir trafik kazası oldu, beş kişi öldü” dersek ve bu olayı da anlatırsak bir hikâyeden söz edebiliriz. Ancak o trafik kazasını bireysel bir dramdan yola çıkarak ele alır, bir edebî disiplinle yazarsak öykü yazmış oluruz. Bu anlamda hikâye “anlatılan” bir şey, öykü ise “yazılan” bir şeydir. Bu nedenle “hikâye” sözcüğünün geleneksel anlatılarımızdaki anlatma biçimlerinden biri anlamında kullanılması daha yerinde olur. Günümüz yazınsal tür anlamında ise bu anlatılara öykü demek yerindedir.

Ancak hikâye-öykü ayrımı gerçekten de niyet ile sonuç arasında bir oransızlığın yaşandığı kritik tartışmalardan biri hâline geldi. Hikâye-öykü ayrımıyla birlikte, tür olarak öykünün yüz yıllık bir tarihi varmış gibi algılanması sonucunu doğurdu. Oysa bunlar elbette aynı şeyler. Ancak öykü sözcüğü bir karışıklığı önlediği için imdadımıza yetişmişti.

Bu açıklamalar ışığında ben öykü yazdığımı düşünüyorum.

Bir öykücü olarak öykü yazmak elbette ki size çok keyif veriyordur. Öyküye dair eleştiri ve teorik yazılar yazdığınızda da aynı zevki alıyor musunuz?

Benim görüşüme göre öykücünün poetik bir kaygısı olmalıdır. Günümüz yazarı, öykücüsü için edebiyatın atan nabzından habersiz, çağın sesini üretmesi zor gözüküyor. Bir öykücünün en az bir eleştirmen çabası kadar yaptığı işe kafa yorması gerekir. Böylece zenginleşecek, farklı bakış açıları edinecektir. Öykücü bu yazılarda, kendi öykü pratiği içerisindeki okuma, yazma deneyimlerini yansıtır. Bir öykü düşüncesi, bir öykü davası, poetikası yaratır.

Ancak benim asli işim öykü yazmak. Zaten belli bir disiplin ve yoğunluk içerisinde yazmak zorunda olduğum bu kuram/inceleme/deneme kitaplarını hazırlarken, üzerimde hep öykünün, yazılmayı bekleyen öykülerin baskısını hissettim. Kendimi çok kötü hissettiğim günlerim oldu. Şu kitaplar bir bitse de öyküye dönsem diye âdeta günleri saydım. Ağır baskısından kurtulamadığım duyguları not ettim. Ama itiraf etmeliyim ki bu kuram yazılarının altında pek çok öyküm kaldı. Şimdi onların ne olduğuna bakıyorum. Tozlarını almaya, o duyguları, düşünceleri yakalamaya, öyküleri kurtarmaya çalışıyorum. Hiç şüphesiz benim öncelikli uğraşım öykü, o üzerine titrediğim tür. Kuram, inceleme kitaplarının yazımı bitti, rahatladığımı hissediyorum. Artık öyküler yazmak istiyorum, sadece öyküler...

Öykü bir kader gibi buldu beni.” diyorsunuz. Bu kaderden kaçmak istediğiniz oldu mu hiç; yazamadığınız, ağır ve buhranlı dönemler geçirdiğiniz ve öyküden kaçtığınız oldu mu?

Öykü duygularla, durumlarla, sizi yazmaya itecek bir etkilenmeyle oluşuyor. Zihniniz, duygularınız, dikkatiniz öykü yazmak üzerine olduğu sürece öykü yazma sıkıntısı olmaz. Öyküden sadece kuramsal yazılar, inceleme yazıları yazarken uzaklaştım. Onun dışında öyküden kaçtığım hiç olmadı.

Tam tersine bu dönemlerde öyküye sığındım. Çünkü öykü yazma anım, çok sıkıldığım, hayatın, gündelik olumsuzlukların beni bunalttığı anlar. Bu anlamda öykü benim için, yolunda gitmeyen şeylere, yaşanan olumsuzluklara atabileceğim en güzel çığlık, başvuracağım en önemli başkaldırı biçimi. İşte öykünün benim için böyle bir “tutamak” fonksiyonu var. Öykü yazarak bu olumsuzlukları önleyebileceğimi elbette düşünmüyorum. Ama ne yazık ki bundan daha etkili bir başkaldırı biçimim, yeteneğim de yok.

Son öykü kitabınız Ansızın Hayat ile ilgili düşüncelerinizi sosyal medyada şöyle paylaşmıştınız: “9 yıl aradan sonra yeni bir öykü kitabı. Otuzüçüncü Peron 2005’te yayınlanmıştı. Ansızın Hayat 2014’te. İnsan, eleştiri/kuram yazıları yazarken dışa dönük, konuşkan, paylaşımcı; öykü yazarken ise içe dönük, mutsuz, suskun oluyor. Kuramsal çalışmalar için gerekli olan çalışmak, araştırmak ve emek. Oysa öykü yazmak için, çalışmak, araştırmak ve emek tek başına yeterli değil. Öyküde ihtiyacınız olan ‘duygular’, kuramsal yazılarda ise ‘düşünceler’. Kuşkusuz öykü yazayım deyince olmuyor, onun için bir doğuş anı, bir duygu yoğunluğu ve onu doğuracak bir durumun gerçekleşmesi gerekiyor. Yeniden duygulara dokunmak heyecan verici... Her kelimede içiniz ürperiyor...” Bu cümlelerinizden hareketle, hiçbir öykünüzde yapaylık yoktur, hiçbiri masa başı ürünü değil, hepsi yaşanmışlık ürünüdür, diyebilir miyiz?

Öykülerimin büyük çoğunluğunun yaşanmışlıklara denk düştüğünü söyleyebilirim. Ancak sadece yaşadıklarım değil, duyduklarım, öğrendiklerim ve kurduklarım da var tabii. Bu toplamdan oluşur benim öykülerim. Bazen küçücük bir etkilenme bir dünya kurmama yol açabilir.

Öykülerinizde taşra hayatı ve şehir hayatı özenle işleniyor.“Çünkü burası taşra. Burada eksilmektir hayat. Burada herkese yetecek kadar sıkıntı var, herkese yetecek kadar karanlık.” (Ansızın Hayat, “Taşra Fragmanları”, s. 20) Necip Tosun’un öykülerini besleyen taşra hayatı mıdır, şehir hayatı mı?

Kasaba, taşra öykümüzün en verimli mekânlarından biridir. Özellikle ‘taşralılık’ yoğun tartışmalara kaynaklık etmiştir. Taşralılık; kimine göre, dünyaya açılamama, kendi kendine yeterlilik ve karşı dünyadan habersiz, sınırlı, ufku dar bir hayatı tanımlarken, kimine göre de büyükşehrin pisliğine bulaşmamış, korunmuş, bozulmamış, özüne sadık bir kitleyi simgeler.

Aynı şekilde yaşadığımız modern hayat ile birlikte şehir hayatı da bir öykücü için büyük bir imkândır. Bunda da büyükşehirlerin taşıdığı potansiyel etkili olmaktadır. Sosyal ve kültürel çatışma, nüfus yoğunluğu, karmaşa, yabancılaşma gibi temel gerçekler, öykücüler için önemli insani durumlar olarak algılanmakta ve öyküleştirilmeye değer bulunmaktadır.

Benim öykülerimde hem taşra hem de büyükşehir mekân olarak yer alır. Bu bağlamda her iki mekânı da öykülerimde değerlendirmeye çalışıyorum.

Necip Tosun’un kahramanları hayatın ta kendisi. “Süt Kokusu”, “Bekleyiş Fragmanları”, “Bahçeler ve Duvarlar” isimli öykülerinizde, kahramanlar okura anlatılmıyor, okura yaşatılıyor sanki. Bir öykü yazarı, içerisinde türlü karakteri ve türlü yaşamları barındırıyor diyebilir miyiz?

Öncelikle çok teşekkür ederim. Öykülerimde, acılarına, yalnızlıklarına, savrulmalarına dokunamadığım, dünyasına yabancı olduğum karakterlerden hep uzak durdum. Beni etkileyen, kendimden bir iz, duygu bulduğum karakterlere yaklaşmayı denedim. Sadece kayda geçirmek istediğim insanları öyküye taşıdım. Belki bunun bir nedeni de o duyguları, düşünceleri var kılmak, onların sesinin yankısı olmak tavrıydı. Biraz daha ileri gidersek, başkalarının hayatlarıyla insanın kendisini, duygularını aktarma çabası diyebiliriz buna. Çünkü insan kimi anlatırsa anlatsın biraz da kendini anlatır. Onun duygularına kendi duygularını katar, orada kendini gizler, söyleyeceklerini oralarda söyler. Yazdığım tüm karakterleri çok iyi biliyorum ve onları çok seviyorum. Çünkü hepsi etrafımda dolaşıyor, yaşıyor ve ben onları sürekli görüyorum.

Şüphesiz öykü insanın duygularına en çok dokunan edebi türlerden biri. Yoğun duygular sonucunda ortaya çıkan öykülerin, tecrübeyle daha güzel, etkili ve doygun hâle gelebileceğini söyleyebilir miyiz? Genç bir öykücü kemâl yaşlarında zirveye daha yakın ya da zirvede olabilir diyebilir miyiz?

Ortaya konan örneklere bakılırsa yaş ve eser, yazarlık tutumu hakkında bir genellemede bulunmak o kadar da kolay değil. Çünkü her yargının bu kez de tam tersi bir örnek edebiyat dünyasında bulunabilmektedir. Örneğin “şiir genç işi, roman daha birikim gerektiren olgunluk / yaşlılık işi” dendiğinde karşınıza bunun tersi örnekler çıkarılabilmektedir. Şiir gençlikte yazılır dendiğinde bunun tam tersi olarak İlhan Berk, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Melih Cevdet Anday isimleri sayılmaktadır. Mozart’ın 33 yaşında, Ömer Seyfettin’in 36 yaşında öldüğü düşünülünce insan 30’larda yapılacak her şeyi yapabiliyor yargısına varabilir. Ama Tolstoy’un, başta Anna Karenina olmak üzere başyapıtlarını 50’li yaşlarda yazdığını düşününce o vakit de bir başka gerçekle karşılaşırız. Bu nedenle yaşla eser arasında bir ilişki kurmak bizi hep yanıltır.

Bütün bunlara rağmen yine de romanın bütün bir hayatı kuşatan yapısı nedeniyle tecrübe işi olduğu, öykü ve şiirin ise genç işi olduğu genellemesi yapılabilir. Özellikle Katherine Mansfield’in 35 yaşında, Ömer Seyfettin 36 yaşında öldüğü düşünülürse öykünün mutlaka yaş anlamında bir tecrübe gerektirmediği söylenebilir.

Otuzüçüncü Peron’un öyküleri ile Ansızın Hayat’ın öyküleri arasında olgunluk, dil ve anlatım bakımından kendinizi nasıl buluyor ve yorumluyorsunuz?

Her kitabın bir kaderi var ve her kitap kendi atmosferinde, duyarlığında oluşuyor. Küller ve Uçurumlar çok daha şiirsel ve yoğun bir kitaptı. Yakıcı, sert ve sarsıcı bir biçimsel anlayışa sahipti. Otuzüçüncü Peron dingin, hayatın derinliklerini kavramaya, yansıtmaya çalışan bir kitaptı. Durumun, meselenin de amaçlandığı bir kitap. Ansızın Hayat ise bir olgunluğu ve hayat karşısında kazanılan birikimi yansıtmayı amaçlıyordu. Bu farklılık da doğal olarak anlatıma, dile yansıdı.

İnsanlığın en büyük kutsallarından birinin tecrübe olduğunu düşünüyorum. Yani yaşadıkları, gözledikleri, bir ömür biriktirdikleri… Bütün kitaplarımda bunları aktarmayı hedefledim.

Necip Tosun’un öykücülüğünde köşe taşları hangi isimler olmuştur, Tosun hangi isimlerden ve hangi kitaplardan etkilenmiştir?

Beni yazı hayatımda etkileyen dört temel kitap oldu: Virginia Woolf’un Dalgalar’ı, Michel Butor’un Değişme’si, Wolfgang Borchert’nin Bu Salı’sı ve Elsa Trilolet’nin Gün Doğarken Bülbül Susar’ı. Bu kitaplarda müthiş bir insani zenginlik vardı. Bireyin yaşadığı müthiş bir dünya vardı, dehşet bir dünya. Ama benim burada asıl öğrendiğim şey biçimdi. Ve bu kitaplardaki biçim çok başarılıydı. Özellikle bilinç akışı tekniği benim tam da aradığım bir şeydi. Bir de Yeni Romancılar. A. R. Grıllet’nin, Margaret Duras’nın, N. Sarot’un önerdiği tasvirlerle yüklü, tasvirlerle yoğunlaştırılmış bir anlatı tekniği. Bunların yanında Truman Capote, Katherine Mansfield, William Faulkner, Jorge Luis Borges benim için hep yol gösterici oldular.

Yerli yazarlardan ise, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Kudret Aksal, Vüs’at O. Bener, Nezihe Meriç, Kâmuran Şipal, Adalet Ağaoğlu, Bilge Karasu, Sevim Burak, Oğuz Atay, Füruzan, Rasim Özdenören, Tomris Uyar, Mustafa Kutlu, Selim İleri, Hulki Aktunç beğendiğim ilk aklıma gelen isimler. Her biri öykünün yazınsal bir tür olarak saygın bir yer edinmesine katkısı olmuş yol açıcı öykücüler.

 

Hatice Ebrar Akbulut konuştu

Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2016, 10:57
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20