Öykü ve sinema nasıl barışır?

Öykü ve sinema üzerine nitelikli çalışmaları ile tanınan Necip Tosun ile kendisini, sinemayı, öyküyü, okuduklarını konuştuk.

Öykü ve sinema nasıl barışır?

Neler yapıyor Necip Tosun, günleri nasıl geçiyor?

Gündelik uğraşılar ve edebiyat arasında geçen bir hayat. Okumamı, yazmamı engellemeyen bir memuriyetim var. Pek çok imkâna rağmen bürokratik meşguliyetlerden uzak duruyorum. Yaşanan örneklere bakılırsa hem bürokrasi de hem de sanat-edebiyatta başarılı olmak zor. Çünkü bürokrasiye ağırlık veriyorsanız sanat-edebiyatı ertelemek, sanat-edebiyata önem veriyorsanız bürokrasiyi geri planda tutmak zorundasınız. Daha açıkçası hem iyi bir yazar hem de iyi bir bürokrat olmak mümkün değil. Bu anlamda Ankara, bürokrasinin ezip, öğütüp bir kenara fırlattığı eksik/yarım yazarlarla, sanatçılarla dolu. Ben direnmeye çalışıyorum. Sonra yalnızlık, yalnızlık. Her şeyin buradan başladığına, buradan zenginleştiğine inanıyorum.

Necip TosunÖykü kuramı, Türk öykücüleri üzerine yaptığınız geniş kapsamlı çalışmalar var, ne zaman okuyabileceğiz bunları?

Son on yıldır (ürün anlamında öykülerimi olumsuz etkileme pahasına), yazı ve okuma serüvenimi, tümüyle öykünün kuramsal temellerini araştırmaya, öncü birikimler ile çağdaş, güncel temsilcilerini okumaya/incelemeye ayırdım. Neredeyse öykü üzerine yazılmış dolaylı ya da dolaysız (anı/biyografi/söyleşi dahil) tüm çalışmaları okudum. Bu süreçte ortaya üç kitap çıktı: Modern Öykü Kuramı, Öykümüzün Kırk Kapısı, Günümüz Öyküsü. Öykünün gelişimini, dönüşümünü, yeni yönelimlerini belirlemek amacındaki Modern Öykü Kuramı, öykü sanatının poetik alt yapısını anlama, çözümleme ve tespit etmeyi hedefliyor. Öykünün anlatım biçimi tercihlerinin yapısını, tarihsel serüvenini, anlatım imkânlarını ve karakterize oldukları özellikleri tartışıyor. Öykümüzün Kırk Kapısı adını verdiğim çalışmada ise öykücülüğümüzün önemli isimleri olan, kırk öykücünün öyküleri ele alınıyor. Bu çalışmanın en önemli özelliği bu yazarların tüm öyküleri, tüm öykü serüvenleri üzerine olması. Bilindiği gibi edebiyatımızda yaygın olan tutum, bütüncül olarak bir yazara bakıştan çok yazarların tek tek kitapları üzerine yapılan çalışmalardır. Dolayısıyla bu kitaptaki yazılar genel bir bakışı, bu yazarların öykülerinin toptan değerlendirilmesini içeriyor. Günümüz Öyküsü’nde ise yönelimler, ayrışmalar, ortaklıklar bağlamında son otuz yılın öykücülüğü ele alınırken, son dönemde öykücülüğümüzde farklı renk, ton, anlayış sergilemiş, kendi öykü dünyasını kurmuş yazarlara bakılıyor.

Kitaplar bitti. Çıkış aldım, fotokopi çektirdim, dönüp dönüp okuyorum. Yayın konusuna bir türlü karar veremedim. Sadece ben mi okusam acaba?

Öyküleriniz içerik açısından batıdan referanslı gibi... Var mı geleneksel tadın olmama sebebi?

Her sanatçı ister bilinçli ister bilinçsiz, içinde yaşadığı toprakların bir ürünüdür ve toplumun bir tezahürüdür. Hiçbir zaman yeryüzüne fırlatılmış öncesiz ve sonrasız bir birey değildir. Yazdıklarında bu toplumdan bir iz, bir koku, bir tat taşır. Bu bağlamda yerli bir yazarın içinde yaşadığı toplumun beğenilerini, zevklerini, insana ve eşyaya bakışını, bir zihniyet olarak dünyayı algılayışını eserlerinde değerlendirmesinden daha doğal bir şey olamaz.

Yazar içinde yaşadığı toplumun hafızası ile ilgili olduğu kadar o günkü beğenisiyle de ilgili olmak durumundadır. Toplumu yaşatan, geçmişten bu güne gelen temel dinamikleri yazarlık serüveninde önemli bir veri olarak değerlendirirken gelişen ve değişen anlayışlara sadece “yeni” olduğu için direnemez. O bildik deyimle bugün ve yarın arasında köprü olmak durumundadır. Gelenek de zaten statik değil, yaşayan canlı bir organizmadır. İçinde bulunduğumuz zaman içinde yaşadığımız pek çok “yeni” rafineleşecek, ayıklanacak genel kabulle birlikte, zamanla geleneğin bir parçası olacaktır.

Geleneksel hikâye birikimimize öncelikle “muhteva” açısından yaklaşmakta yarar var. Buna geleneksel anlatılara belki yeni bir halkanın eklenmesi olarak bakmak daha doğru. Bir yazar elbette çağın atmosferine denk düşen bir biçim kaygısı, bir tema belirlemesi içinde olacak. Hiç şüphesiz, kalıcılığın ve yarınlara taşmanın en önemli gereği geleneksel anlatılarla kurduğumuz temastır. İşte çağımız yazarının gelenekle kuracağı temas noktası “ne anlatacağı” konusunda olmalıdır. “Nasıl” anlatacağını ise çağın gereklerine göre belirleyecektir.

Sonuç olarak geleneksel anlatılardaki ruhu, (ibret, insan olgusu, hakikat vurgusu, tematik temel vurgular vb.) modern öykünün biçimiyle (atmosfer öykü, durum öyküsü, bilinç akışı tekniği, sıkı örgü, anlatım yoğunluğu vb.) örtüştürmek: Yapılması gereken belki de bu.

Bir de sinema var… Sinema ile ilgili bir yapıt var. Ne oldu da ‘Film Defteri’ kitabını yazdınız?

Necip Tosun, Film DefteriSinema, çocukluğumdan beri bende hep düşsel, büyülü bir dünyanın karşılığı olmuştur. Buradan bakınca görüyorum ki, bu bilinçli bir seçimden çok tutkulu bir bağlılıktı. Henüz ilkokulda iken ailedeki tüm karşı tavırlara rağmen, evimizin yakınındaki açık hava sineması benim aslî mekânlarımdandı. Bir filmi defalarca seyrettiğim olurdu. Neredeyse kare kare ezberlediğim filmi her seyredişimde aynı zevki ve tadı alırdım. Ortaokul ve lise yıllarında ise okula gitmediğim günlerin sayısı mutlaka seyrettiğim film sayısına denk düşerdi. Üniversite yıllarında ise okula sadece sinemaya gitmek için arkadaşlarla buluşmak için giderdim.

Sinema hayatımda hep baş disiplinlerden biri oldu. Sinemaya ciddi bir şekilde kafa yordum. Kimi oluşum aşamalarında yer de aldım. Film Defteri de bu sevginin bir yansımasıydı.

Sinema sizdeki öykü yazma serüvenini daha baskın hale mi getiriyor?

Sinemanın özellikle görüntünün imkânlarından yararlanmak açısından öykümü etkilediğini düşünüyorum. Ben de özellikle tasvirler aracılığıyla görüntünün imkânlarından yararlanıp, muhayyileyi açmaya çalıştım öykülerimde. Ne kadar başardım o ayrı bir konu, ama böyle bir katkı söz konusu.

Öykü ve sinema harmanlanabilir bir şey mi?

Öykü ve sinema her ikisi de ayrı dili konuşur. Biri sözcüklerini dilini diğeri ise görüntünün dilini. Bu bağlamda sinema öykü ilişkisi sorunludur. Aslında bunda şaşılacak bir yan da yok. Çünkü görüntünün imkân ve kabiliyeti ile metnin imkân ve kabiliyeti birbirinden oldukça farklıdır. Görüntü resmin, hareketin, sesin ve ışığın gücüne, imkânlarına, edebiyat ise kelimelerin gücüne ve çağrışımlarına dayanan iki ayrı sanattır. Ve elbette görüntünün diliyle, metnin dili farklıdır. Eğer sinemanın öyküden yararlanması olarak meseleye bakarsak bunun hep büyük problem olduğunu görürüz. Örneğin öykü kahramanlarının sayfalarca anlatılan ruhsal durumları, iç konuşmaları nasıl görüntülenecektir? Ya yazılı metinlerdeki doyumsuz tasvirler tek resimle nasıl yakalanacaktır? Öykü zamanı ile sinema zamanı nasıl eşitlenecektir? İşte yıllardır süren sinema ile edebiyat arasındaki tehlikeli ilişki burada odaklaşmaktadır.

Yaşananlar göstermiştir ki, bu konuda başarının asgari şartı, sinema diline uygun bir metin ile yazarın dünyasını kavrayabilmiş yönetmenin uyumlu birlikteliğidir. Yönetmen eğer yazarın eserde vermek istediklerini, ruhunu, onun dünyasını, eşyaya, olaylara bakışını iyi kavramışsa başarı kaçınılmaz olmaktadır. Kısaca yazarın kalemi, yönetmenin gözüne/kamerasına dönüşünce tartışma bitmekte, ortaya yepyeni bir güzellik çıkmaktadır.

Türk Sineması’nın fazlaca yol katettiğini düşünüyor musunuz? Sizin için Türk Sineması nerede? Yabancı yapıtlarla yarışabilir durumda mı sizce?

Türk sinemasında kuşkusuz ciddi bir iyileşme var. Reha Erdem, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Derviş Zaim, Semih Kaplanoğlu gibi nitelikli yönetmenlerin Türk sinemasının bir başka kulvarında kalıcı bir kanal açtıklarını düşünüyorum. Türk sinemasının bu yönetmenlerle birlikte uluslararası alanda ciddi bir itibar kazandığına kuşku yok. Ticari sinemayı inkâr etmemekle birlikte asıl konuşulması gereken bu yönetmenlerin yaptıklarıdır. Bu atağı andığımız bağımsız genç yönetmen kuşağına bağlıyorum. Dünyayı ve ülkemizi çeşitli saplantılardan, önyargılardan arınarak yorumlamaları, olaylara daha özgürce bakmaları bu çıkışın en büyük nedeni. Ama ne yazık ki bu çıkışlar yine de bir Türk Sineması karakteri ortaya çıkarmaya yetmiyor. Bu filmlerde bir şeyler eksik gibi. Sanki bu halkı yaşatan asıl gerçekler, manevi dinamikler, varoluşsal değerler tam olarak kavranamadığı için “ruh” eksik kalıyor.

En son izlediğiniz film hangisi desek?

Abbas Kiarostami’nin Copia Conforme’sini izledim. Şu sıra en son Oscar adayı filmleri izliyorum. The King’s Speech ve Black Swan filmlerini izledim. Diğerleri sırada…

Şu an hangi kitabı okuyorsunuz?

James Wood’un Kurmaca Ne İşe Yarar, Vladimir Nabokov’un Konuş, Hafıza kitaplarını okuyorum.

Rasim Özdenören?

Rasim Özdenören; geleneğe bağlı bir kimlik içinde, slogana, mesajcılığa ve kolaya kaçmadan, insanın evrensel yanlarını, kültürel, tarihsel birikimlerimizden de beslenerek kabullenilebilir bir paydayla öyküleştiren modern öykücülüğümüzün zirvelerinden.

Mustafa Kutlu?

Mustafa Kutlu; yerli bir ruh iklimini, kültür ve duyarlığını Türk öykücülüğüne kazandıran, yaşanan toplumsal, bireysel çarpıklıklardan iyimser gözlerle hikmetler devşirip kalplere ulaşmayı deneyen bir derviş hikâyeci.

Sait Faik?

Sait Faik; öyküdeki ısrarıyla, bu türün edebiyatımızda yerleşmesinde, sevilmesinde, saygınlık kazanmasında öncü rol oynamış, her şeyin öyküleştirilebileceğinin anıt örneklerini vermiş öykücü.

Gogol?

Gogol; sıradan bir memur olan Akaki Akakiyeviç’e “palto”sunu giydirip St. Petersburg’un soğuk sokaklarına göndererek, bir anlamda öykü türünün de tümüyle kaderini değiştiren yazar. Bir başka deyişle “küçük insan”ı öyküye kazandıran yazar.

 

Zeynep Delav sordu

Güncelleme Tarihi: 05 Mayıs 2016, 14:13
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
semender
semender - 9 yıl Önce

nefis bir söyleşi olmuş. necip tosunu önemsiyorum okuyucu olarak. keşke kuramsal çalışmalarını erteleyip öyküye yoğunlaşsa. öykülerini özlüyoruz. küller ve uçurumların tadı damağımdadır hala. sinema yazılarını da edebiyat dergilerinde de görmek isteriz. Allah çalışmalarında yar ve yardımcısı olsun güzel ağabeyimin...

banner19

banner13

banner26