banner17

Öykü hayatın içindedir ve içinde olana taliptir

Mehmet Kahraman, 'Minareden Düşen Ezan' kitabı etrafında öykülerinin dokusu ve öykü yazarlığı hakkında Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevaplandırdı.

Öykü hayatın içindedir ve içinde olana taliptir

Öykü, duygu ve düşünceleri, görülenleri, bazen görülmeyenleri, dil işçiliği ile naif bir şekilde aktarabilme sanatıdır. Kaba yanlarımız yontulur, edebî zevkimiz zirveleşir, bakışımız olgunlaşır öykünün bize anlattıkları ile.

Mehmet Kahraman’ın öykülerinde hepimizin bildiği, yaşadığı, hissettiği olay ve durumları okuyoruz. Aslında insan, bildiği şeyleri mükerreren okumak ve dinlemek istemez. Bir farkındalık oluşturarak bilinen şeyleri aktarmak, duyurmak gerekiyor. Kahraman bunu dili güzel kullanarak yapıyor. Güzel kullandığı dilin yanına bakış açısının zenginliğini de koyuyor. Böylece Kahraman’ın öyküleri etkileyici ve kuşatıcı bir etkiye bürünüyor. Okur, Kahraman’ı okurken öykü hiç bitmesin istiyor. Bilindiği gibi öykü kısa bir yazın türüdür. Fakat Kahraman’ın öykülerinin atmosferi okuru ‘biraz daha devam edebilirdi’ duygusuna yaklaştırıyor.

Mahalle Mektebi dergisinde ismine sıkça rastladığımız Mehmet Kahraman’ın ilk öyküsü Heceöykü dergisinde yayınlandı. Kahraman’ın ilk öykü kitabı Hece Yayınları'ndan çıkan Minareden Düşen Ezan kitabıdır. Yazarın ilk heyecanı olan Minareden Düşen Ezan kitabı etrafında bir söyleşi gerçekleştirdik. Kahraman’ın öykülerinin yapısını, dilini, dokusunu anlamak ve öykülerini nasıl yazdığı konusunda merakımızı gidermek üzere söyleşimizin verimli olduğu kanaatindeyim. Mehmet Kahraman, Dünya Bizim adına yaptığımız bu söyleşimizin sorularını bütün içtenliğiyle cevapladı. Bu içtenlik, okuru öykücümüz Kahraman ile yakınlaştırsın. Her konuda ayrıldığımız şu günlerde öykü bizim için bir paydada buluşma, birbirimizi anlama ve gözetme olsun.

Mehmet Kahraman, öykülerinde içimizdeki kaygıları dile getiriyor. Bir kaygıyı içerde tutmak insanı olgunlaştırır. Öykülerinizdeki kaygılar kaleminizden çıkana kadar olgunlaşıyor da ondan mı bu kadar çarpıyor insanı?

Çarpmak iddialı bir kelime ama kulağa hoş geliyor. Umarım okuyan herkes öyle düşünüyordur. Elbette içimde taşıdığım ve yaşadığım kaygılarım var. Zaten bu kaygı olmasa kimse yazmaz. Çünkü yazan insanın söylemek istediği bir söz, anlatmak istediği bir mesele vardır. Yazmak meselesi olmak demektir. Fakat abartmaya da gerek yok, o yüzden büyük laflar söylemek istemem. Her insanın özlemini duyduğu, olmasını istediği şeyleri ben de istiyorum. İnsani ilişkileri, arkadaşlığı, aşkı, sevgiyi, vefayı çok önemsiyorum. Bizi biz yapan, bizi insan yapan değerler bunlar. Onlar kaybolduğunda yaşamamızın bir anlamı kalmıyor. Bakışlarım bu yönde olunca ister istemez öykülerime de yansıyor.

Çocuklarımız” adlı öykünüzde beş kadının bir araya gelmesiyle gelişen muhabbeti öyküleştiriyorsunuz. Kadınların ortak kaygısı çocukları: “…biz efendi, namuslu insanlar yetiştirmeye çalışıyoruz ya birileri bizim çocuklara zarar verirse diye korkuyorum.” (Çocuklarımız; syf:18) Kadınlar endişe ve kaygılarını dile getirirken onların psikolojik durumları da veriliyor. Erkek bir yazar bunu nasıl başarıyor, sıkı bir gözlem yaparak mı?

Gözlemin yazmak üzerine etkisi yadsınamaz. Bütün yazdıklarımızı yaşamamız mümkün değil. Kadın günlerini görmüşlüğüm de yok. Ama çok kişiden duyuyorum, herkesin ortak kaygısıdır çocuklar. Özellikle bizim toplumumuzda anne babalar çocukları için yaşar. Benim annem babam da, istisnalar olmakla birlikte diğer anne babalar da çocukları için yaşıyor. Kadınlar anne olma hassasiyeti sebebiyle bunu daha fazla dillendiriyorlar. Bir araya geldiklerinde ilk konuştukları konular genelde çocuklar oluyor. Bunu nereden biliyorum? Otobüste yan yana oturan kadınların konuşmalarından, yolda ayaküstü karşılaşanlardan, iş yerindeki kadınların konuşmalarından, evde konuştuklarımızdan...

Dışarıda çok şey oluyor. Bunu, yazmaya başladıktan sonra daha çok fark ettim. Neler konuşmuyor ki insanlar; evliliklerinden, anne babalarından, komşularından, gelinlerinden, damatlarından, yeni aldıkları evden… her şeyden konuşuyorlar. Şuna geliyoruz: Gözü, kulağı ve kalbi açık olana hayat çok şey söylüyor.

Minareden Düşen Ezan’ın bazı öykülerinde yazar ikinci tekil şahısla konuşuyor, onu uyarıyor, ona telkinlerde bulunuyor gibi. “Görünmeyen” ismini taşıyan öykünüzde böyle bir anlatım söz konusu: “Anlamsız korkularınla yüzleşebilseydin şimdi sen de nedamet gözyaşları dökmeyecektin.” Kahraman, bu anlatım tarzında karşısına birini alıyor ve ona içinden geçenleri mi söylüyor?

Görünmeyen” öyküsü ikinci tekil anlatıma sahip, öyle olunca sen diye hitap ediyor. Konuşan kişi yazar değil, onu yakından tanıyan biri, belki de kendi benliğidir konuşan. İnsanın kendisiyle konuşması en yakıcı olanıdır. Yalan söyleyemezsiniz kendinize. Gerçeği bilirsiniz. Bu öyküde de kahramanımız kendini bulmaya, geçmişiyle yüzleşmeye geliyor aslında. Belli bir yaşa geldikten sonra şunu fark ediyor insan, geçmiş bizim sandığımız kadar kötü geçmemiş, onu şekillendiren, ona anlam veren bizmişiz. Düşüncelerimiz, anlayışlarımız hayatımızı biçimlendirmiş. Bugün kişisel gelişim tarzı kitapların çoğu bu konuyu işliyor. Başına gelen olaya sen anlam veriyorsun. Verdiğin bu anlama göre de hayatın oluşuyor. Ben de “Görünmeyen”le kendi göremediklerime ışık tutmuş olabilirim.

Öykülerinizde modernizme, eğitime, insan ilişkilerine yönelik eleştiriler var: “Nasıl aktarmalı… Sanat hayatın kılcal damarıdır diye. Ah, hayat damarı kopmuş bu milletin… Kopmak ne kelime, lime lime olmuş. Nasıl bir eğitim sistemiyse, sığırlaştırıyor kapısından gireni. Çocuklar daha okuduğu metnin anlamını çözemiyorlar.” (Söz Ola; syf:46) Öykülerin arasına serpilen bu eleştirilerin öyküyü dinamik tuttuğunu düşünüyor musunuz? Size göre eleştirisi ve mesajı olmayan bir öykü kuru bir öykü müdür?

Böyle bir şey söylemek mümkün değil. İlla eleştiri veya mesaj olacak diye bir şart olamaz. Ama şu da var, her öykünün mutlaka bir mesajı vardır. Onu yazdıran kuvvet mesajın kendisidir. Anlatmak istediğiniz konudur o. Fakat bu tek başına yeterli olmaz bir öykü için. Öyküyü ayakta tutan kendi dinamikleridir. Atmosfer, yoğunluk, ritim, dil gibi unsurlar öyküyü canlı kılar. Bunlar olmadan eleştiri veya mesaj koymaya kalkarsanız öykü çöker, okur sizden kaçar.

Ayrıca, okur bütün bunları bilmiyor mu da ona mesaj vereceğim, o benden daha fazla biliyordur içinde yaşadığı sıkıntıları. Benim bütün eleştirim ve mesajım kendime. Öyküye de böyle yaklaşıyorum. Ne söylüyorsam önce kendime söylüyorum. İlk sorunuzdaki kaygı meselesi burada devreye giriyor bence, bakış açım bu olunca eleştirel dil kendini bir şekilde konumlandırıyor.

Bazı öykülerinizde tadı damakta kalan muhabbetleri anlatıyorsunuz: “Saatlerce sessizliği dinleyerek oturduğumuz olurdu. Yoğun konuşmaların ardından. Çenemiz yorulmuş. Yanaklarımız ağrımış gülmekten. Belki gözlerimiz kızarmış. Ne bulunmaz saatler!” (Yüzük; syf:61) Bu ifadeler yazarın bir serzenişi midir, özlemi midir?

Öykü üzerinden cevaplayacak olursam, bir özlemi yansıtır bu cümleler. Çünkü o öykü hiç yoktan ayrılmak durumunda kalan sevgililerden erkek olanının bakış açısından anlatılmıştır. Onun için güzel geçmiş günlerin, saatlerin çetelesi tutulmaktadır bir bakıma. Hep öyle değil midir, kaçırdığımız her şeye ağıt yakmaz mıyız? Benim en çok hayıflandığım nokta budur: Bir şeyin kıymetini elden çıkınca anlıyoruz. Böyle söylüyorum ama ben de aynıyım. Biri yanındayken onun değerini anlamıyor insan, ne yazık ki böyle. Anne-baba hayattayken gidip konuşmaz, ama onlar ne zaman ki aramızdan ayrılır, o zaman keşke demeye başlarız. Çocuklarımız küçükken onlarla vakit geçirmeyiz, sonra “ne zaman büyüdü bunlar” deriz. Sevgililer için de böyle. Elimizdekileri kaçırdığımızda serzenişte bulunmak neye yarar?

Kitabınızın ismi “Minareden Düşen Ezan”. Neden bu ismi koymayı tercih ettiniz?

Kitaba isim koymak zordur derlerdi de inanmazdım. Gerçekten zormuş. Bir isim hakkınız var ve en iyisini koymak istiyorsunuz. Bu isim hem kitaptaki öyküleri karşılayacak, hem okura hoş gelecek, hem de içinize yatacak. Alternatif isimlerim de vardı, fakat en beğenilen isim bu oldu. İlk öykümün de ismiydi “Minareden Düşen Ezan”. Ayrıca en beğenilen öykülerden biriydi. Bu yüzden bu isimde karar kılındı.

Mehmet Kahraman’ın kalemine öykü nasıl düşer? Öykünün olgunlaşma süreci var mıdır yoksa akla düşen bir başlık ya da bir olayın kurgulanması yeterli midir öykünün kaleminizden çıkması için?

Öykünün yazılmasıyla ilgili iki yaklaşım bu zamana kadar beni hep düşündürmüştür. Poe’nun dediği gibi akılda hiçbir şey yokken tek oturuşta mı yazılır, yoksa Rasim Özdenören’in vurguladığı gibi bulutsu bir halde zihinde görüp mü? Ben hiçbir zaman bir oturmada yazmadım öykülerimi. Etkilendiğim bir olay, duyduğum bir konu kendini yazdırana kadar zihnimde dolaşır ve öyle öyküleşir. Olgunlaşma da bu zamana denk düşüyor aslında. Belki tamamen öyküyü görmüyorum, ama bulutsu bir şekilde öykü oluşuyor. Öyküyü hissettikten sonra yazmaya başlıyorum. Aklıma gelen her şeyi bir seferde yazmaya çalışıyorum. Sonra onun üzerinde oynamalar yapıyorum. Ayrıntıları eklemek, kelimeleri seçmek ve dil işçiliği üzerinde en fazla zaman harcadığım noktalardır. Bazen öyle oluyor ki, bir cümlenin kaç değişik şekilde kurulabileceğini bile düşünüyorum. Cümle zinciri içinde kulağa en hoş gelecek biçimi bulmaya çalışıyorum. Öykü yayımlanana dek olgunlaşma süreci devam ediyor.

Öykülerinizde toplumun geleneklerine ve dinî motiflere rastlamak mümkün. Bu açıdan öykücü için her şey bir çağrışım ve etkilenme kaynağıdır diyebilir miyiz?

Bu toplumun insanıyız. Burada soluk alıp veriyoruz. Bu yüzden içinde yaşadığımız coğrafyaya yabancı kalmamız düşünülemez. Ait olduğumuz yeri yazmayacaksak neyi yazabiliriz? Ayrıca, hissetmediğimiz bir duyguyu, bilmediğimiz bir yeri yazdığımızda ne kadar inandırıcı olabiliriz? Öykü hayatın içindedir ve içinde olana taliptir. Ama bu bire bir gerçeklik değil elbet, insanın ruhuna dokunacak, ona yeni anlamların kapılarını aralayacak atmosferdir önemli olan. Ben de bu atmosferi yansıtmaya çalışıyorum. Bildiğim, gördüğüm, duyup konuştuğum şeyler bunlar, bana uzak konulardan öykü çıkarmaya çalışmak inandırıcı gelmiyor. Ama şu da var, öyküye gelenekten bir parça, sonra dinden bir parça yerleştireyim gibi bir düşüncem yok. Her şeyi yazın kuralları içinde yapmaya çalışıyorum. Önemli olan öykünün sağlamlığıdır, okura o atmosferi yaşatabilmemdir.

Bazı öykülerde marjinal tiplere rastlayabiliyoruz. Yazar, farklı bir insanı farklı bir kurguyla anlatabiliyor. Fakat Kahraman’ın öyküleri alışıldık, bildik tiplemeleri ve yaşantıları anlatıyor. Örneğin anlatılan bir anne ya da baba Anadolu’ya has bir tipleme oluyor: “Konuşmazdı babam. Annemin konuşarak açtığı yolu susarak yürürdü.” (Küller ve Mavi; syf:89) Okura aşinalık duygusu veren öyküler, Kahraman’ın bilinçli olarak tercih ettiği bir durum mudur?

Her şeyi bilinçli bir şekilde hesap ederek yazmayız. Böyle bir bilinçle yola çıksak bile kelimelerin gelişi, karakterlerin kendilerini ifade edişi bizim elimizde olmayabiliyor. Bu nedenle her şey bire bir istediğim gibi olmuyor, olamaz da. Cortazar, öykü konusu ile ilgili bir yazısında, “iyi bir öykünün çıkacağı konu her zaman sıra dışıdır” der; ama bununla olağanüstüyü kast etmediğini, ondaki mıknatıs etkisi yapan konu ile bağlantılı ilişkiler silsilesi olduğunu söyler. Bu açıdan, konu, kişiler bildik olabilir, ben okurun okuma nedenleri olabilecek bağlantıları arıyorum öykülerimde. Hemen her yazar belli izlek üzerinde kurmuştur öykülerini; konuşmayan bir baba, dışlanan kadın, küçük görülen çocuk; ayrıca öykü konusu olarak ölüm, bunlar en sık karşılaşılan konular değil mi? Mesela Ayfer Tunç’un öykülerinde sert baba figürü, Cihan Aktaş’ın öykülerinde kadın kimliği, Abdullah Harmancı’nın öykülerinde inançlı insanların yaşadığı sıkıntılar, çelişkiler belirgin olarak yer alır. Her yazarın bakış açısı farklıdır ve bu farkı kendilerine has kurguyla muhteşem öykülere dönüştürürler. Aşina olduğumuz konulardır ama öyle güzel anlatırlar ki içimizde yankılanma başlar. Öyküyü değerli kılan da işte budur: Bizi yakalayıp harekete geçirmesidir.

Bir öykücü karşılaştığı bir durumu “Ben bunu öyküleştirmeliyim.” diyerek öykü yazabilir mi yoksa öykü öykücüyü kendisine mi çeker? Öykü, yazarı kendisine çektiği an, yazarın ondan kaçma olasılığı yok mudur?

Öykünün katı kuralları yok, ikisinin olabileceği gibi hiçbiri de olmayabilir. Çok güzel olduğunu düşündüğüm bir konu var kafamda, lakin beş yıldır bir kelime bile yazmış değilim. Oysa her şeyini biliyorum yazmak istediğim öykünün. Ama yazamadım. Öte taraftan şu var, hiç aklımda yokken duyduğum bir olayı hemen oturup yazdığım da olmuştur. Bu biraz da yazdığınız konuda, yazarken aldığınız zevkle de ilişkili. Yazmalıyım dediğiniz öyküler sanki görevmiş gibi, kendini zorla yazdırıyormuş hissi veriyor diye düşünüyorum. Aklınıza geldiğinde yazdığınız keyifli bir öykü ise daha rahat kendini yazdırıyor. Cemil Kavukçu bir söyleşisinde, geçmişin kendini çektiğini, hesaplaşma gibi onu yazdığını söylemişti. Bazen kaçamadığımız konular önümüze dikiliyor ve kendini yazdırıyor. Yazarın bundan kaçma olasılığı yok, çünkü nereye kaçarsa kaçsın onu kovalayacaktır.

Mehmet Kahraman için öykü ne anlama gelir?

Bu soruyu çevremdeki pek çok kişi sorduğu gibi ben de kendi kendime sordum. Niçin yazıyorum, öykü bana ne ifade ediyor? En gerçekçi yanıt şu: Öyküyü seviyorum. Öykü ile kendimi daha rahat ifade edebiliyorum. Yazarken keyif alıyorum. Çileli de olsa hoş vakit geçiriyorum.

Bu kadar mı? Hayır, öyküyü bir imkân olarak görüyorum. Bu yüzden sözün en güzelini söylemeye çalışıyorum. Yazdığımız her cümlenin ayrıca bir hesabının olduğu bilinciyle anlatmak istediklerimi anlatmanın gayretindeyim. Bu bazen sorgulama biçimde oluyor, bazen şükür niyetinde. “Başlangıçlar sonuçların tecelli yeridir. Kimin başlangıcı Allah ile olursu sonucu da onunla olur.” diyor Atâullah İskenderî. İnşallah öyle olur.

Öykü yazmaya nasıl başladınız? Öykü türünde ustam dediğiniz kimdir?

Öykü ile geç tanıştım diyebilirim. Okul zamanında hep roman okurdum, öykü aklımda yoktu. Doğal olarak okuduğum türle ilgili yazma hayali oluştu. Gerçi yazmak hayatımın her döneminde gündemimdeydi. Ortaokul ve lise yıllarında şiir yazmaya çalışmışım; o şiirler hâlâ duruyor. Sonra üç kez roman yazma girişimim olmuş, fakat sonuçlanmamış. İşte bu dönemde Rasim Özdenören’le tanıştım, hem öyküleriyle hem kendisiyle. Bunları daha önce de anlatmıştım, tekrar olmasın diye uzatmak istemiyorum, benim için öyküye giden bir yol oldu Rasim Özdenören. Sonra Abdullah Harmancı ile tanıştım. Kendisine müteşekkirim. Öykülerimi okuyup eleştirdi ve öykü tekniğiyle ilgili eksikliklerimi gösterdi. Necip Tosun’la her fırsatta öykü üzerine konuşmalarımız oldu. Hüseyin Su öykülerimle yakından ilgilendi ve ilk öykülerimdeki hataları gösterdi. Bu konuda son olarak şunu söyleyebilirim. Tomris Uyar ve Vüsat O. Bener başta olmak üzere öyküsünü sevdiğim çok yazar var. Ama usta-çırak ilişkisi içinde kendimi konumlandıracaksam bu saydığım isimlerin yeri başkadır.

Mehmet Kahraman öykü okurlarına hangi kitapları ve yazarları okumalarını önerir?

Kitap önermek kolay gibi görünse de her okurun farklı beklentileri olduğu için bazen istenen neticeyi vermiyor. Bu yüzden kitap önerilerine hep ihtiyatlı yaklaşmışımdır. Başkalarından öneri alırken de böyle. Bu konuda epey olumsuz geribildirim aldım. Birine Rasim Özdenören’in Denize Açılan Kapı’sını önermiştim, “hiçbir şey anlamadım” dedi. Başka biri Cortazar’ı sıkıcı bulduğunu söyledi. Bir başkası Carver’i beğenmedi. Fakat ben öneri olarak değil de keyif alarak okuduğum ve ara ara tekrar döndüğüm kitapları yazarak sorunuzu yanıtlamış olayım. Rasim Özdenören-Denize Açılan Kapı ve Toz, Vüsat O. Bener-Dost Yaşamasız, Tomris Uyar-Diz Boyu Papatyalar, Cemil Kavukça-Uzak Noktalara Doğru, Mustafa Mestur-K’sız Ş’siz Aşk, Cortazar-Mırıldandığım Öyküler, Carver- Lütfen Sessiz olur Musunuz Lütfen, John Cheever-Yüzücü, Yukio Mişima-Yaz Ortasında Ölüm. Okunacak birbirinden değerli yazarlar var, şimdilik bu isimlerle iktifa edelim.

 

Hatice Ebrar Akbulut konuştu

Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2016, 10:58
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20