banner17

Osmanlı'da misyonerlik faaliyetleri nasıl başladı?

Hem derlemesini hem de tercümesini yaptığı son kitabı 'Osmanlı'da İki Amerikalı Misyoner' geçtiğimiz aylarda yayınlanan Ayşe Aksu, 19. yüzyılda misyonerlerin genel ahvali üzerine Mehmet Erken ve M. Murtaza Özeren'in sorularını cevaplandırdı.

Osmanlı'da misyonerlik faaliyetleri nasıl başladı?

Dergâh Yayınları bünyesinde Işıl Erverdi'nin editörlüğünde 19. yüzyıl misyonerlerine dair muhtelif metinler yayınlanıyor. Bu tercüme eserler peyderpey çıktıkça, pek çoğunun müterciminin aynı isim olduğu dikkatimizi çekti: Ayşe Aksu.

Ayşe Aksu kimdir?” sorusunu sorduğumuzda çok derinlemesine cevaplar bulamadık fakat, yüksek lisans ve doktora tezinin Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde Amerikalı misyonerler ve özellikle onların eğitim anlayışları üzerine yoğunlaştığını gördük. Bu çalışmaları misyonerlerin kaleme aldığı hatıralar ve raporları temel alıyor. Kutadgubilig, TALİD gibi dergilerde de konu ile ilgili makaleleri bunun göstergesi.

Türkiye’de orijinal çalışmaların nadir bulunduğu bu alanda uzman olan birkaç kişiden birisi olan Ayşe Aksu’yu dinleyelim istedik. Ayşe Aksu, 2008 yılında doktorasını bitirmiş fakat üniversite çatısı altında akademisyenlik yerine, misyoner metinlerini okuma, onları tercüme etme ve telif faaliyetlerine yoğunlaşmayı tercih etmiş. Üniversite biraz daha bekleyecek gibi. Hem derlemesini hem de tercümesini yaptığı son kitabı Osmanlı'da İki Amerikalı Misyoner: Levi Parsons ve Pliny Fisk'in Anadolu ve Kudüs Seyahat Raporları geçtiğimiz aylarda Dergâh Yayınları'ndan çıkan Ayşe Aksu ile, 19. yüzyılda misyonerlerin genel ahvali üzerine geniş kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.

Şöyle bir soru ile başlayayım: Amerikalı misyonerlerin zihin dünyalarında Anadolu'ya dair nasıl bir kurgu var? Bunu Anadolu'daki gayrımüslim kitlelerin Türkçe konuştuklarına dair kaleme aldığınız bir makalenizde inceliyorsunuz. Osmanlı imajı ve Osmanlı toplumu onların raporlarında nasıl bir imaja sahip?

Amerikalı misyonerlerin Osmanlı toplumunda faaliyete başlama tarihi 1820'dir. Fakat bunun öncesinde elbette bir projelendirme dönemi söz konusudur. Onların Osmanlı toplumunu ve idari yapısını daha evvel yazılmış müsteşrik/oryantalist kitaplarından ve sahada halihazırda çalışan İngiliz misyonerlerin raporlarından tanıdıkları bir gerçek. 1820'de gelen Pliny Fisk ve Levi Parsons'ın raporlarına bakıldığında kemikleşmiş önyargılar barındırdıkları görülür. Bunlar henüz sahaya inmeden, Osmanlı toplumuyla temasa geçmeden Osmanlı yönetiminin despot olduğundan, Hıristiyan ve Yahudileri ezdiğinden, onların asırlardır bu yönetim altında hüviyetlerini kaybettiklerinden bahsetmektedirler. Karşılaştıkları her olay ve her olguya açıkçası kendilerinden önceki meslektaşlarının şablonlarıyla bakarlar. Onlar için Osmanlı bir karanlıklar ülkesidir. Kendileri oraya İsa'nın ışığını/nurunu götürmekle mükelleftirler. Yani kendileri bir ışık taşıyıcısıdırlar.

Gelip gördükten sonra önyargılarında bir değişim olmuştur herhalde…

Şüphesiz. 1860'lardan sonra gelen misyonerlerin, yazdıklarında, ilk dönemdekiler kadar acımasız olmadıkları görülür. Ancak ne olursa olsun Müslümanlar medeniyetsizdir (uncivilised), kaba insanlardır, yanlış yoldadırlar. Sahte bir peygamberin (false prophet) izinden gitmektedirler. Kısacası günümüzde karşı karşıya kaldığımız İslamofobi'nin izlerini o günlerde yakalayabiliyoruz. Israrla her fırsatta sürdürürler bunu. Müslüman halkla münasebet kurdukça bu defa onları kendilerine dost olanlar ve olmayanlar diye ayırırlar sadece.

İlk misyonerler Osmanlı idaresindeki Hıristiyanların dinlerini rahat bir şekilde yaşadıklarını düşünmüyorlardı. Geldiklerinde kiliseleri, havraları, değişik mezheplere ait ibadethaneleri gördüklerinde her ne kadar yazıya yansıtmasalar da şaşırdıklarından eminim. Buna dair övücü sözler yok. Yani takdir etmeleri gerektiği yerlerde bile ya meskut geçerler ya da işlerine geldiği gibi yorumlarlar. Sürekli bir beğenmezlik, bir tepeden bakma, sürekli eleştiri vardır yaklaşımlarında. Anadolu kiliselerini, tarihi eser kalıntılarını gezerken, o kiliselerin, o kalıntıların nasıl olup da zarar görmeden muhafaza edildikleri, yok edilmedikleri düşünülmez. Bunun yerine doğrudan bir "vah, vah! Bunların eski şa'şaalı günleri şöyleydi, böyleydi, şimdi ne haldeler" yollu söylemlere geçilir. Kudüs'teki kutsal yerlerdeki yoğunluğu ve mezhep karmaşasını asırlardır Osmanlı idaresinin tereyağından kıl çeker gibi düzen içerisinde yürüttüğünü görmelerine rağmen, "bu kutsal yerlerde bizimkiler kargaşa çıkarıyor, Müslümanlar onlara çekidüzen veriyor. Hıristiyanlığın düştüğü hale bakın" tarzında konuşurlar.

Peki buradaki Hıristiyanları ne kadar kardeş ya da dindaş olarak görüyorlar? Nihayetinde Amerikalı misyonerler Protestan ve buradakilerin çoğu Ortodoks, Gregoryen ve Katolik.

Doğru bir tespit. Saydığınız bu mezhep mensupları Amerikalı misyonerlerin gözünde "sözde Hıristiyan” (nominal Christians) diye isimlendirilir. İncil'den, yani asıl kaynaktan uzaklaşmışlardır. Teferruat konularda anlaşmazlığa düşmüşler, ayrı kiliseler kurmuşlardır. Hatta birbirlerine düşman olmalarının altında yatan sebep de budur. Onların bu bölünmüşlükleri Osmanlı yönetiminin işine gelmektedir. Bu ayrılığı körüklemektedir Osmanlı. Halbuki özlerine dönseler bütün bunlar ortadan kalkacak, güçlerini toplayacaklardır. Bu yüzden Amerikalı misyonerlerin teklifi, Doğu kiliselerinde mutlaka ve ivedilikle bir reformasyona gidilmesidir. Sözde Hıristiyanlar bir gün İncil'e dönerlerse sonradan zuhur eden kilise hiyerarşisi, Papa'nın ve ruhbanın yanılmazlığı, dinin özünde olmayan perhizler, ayinler, ritüeller, yortu günleri, azizlere ibadet, şefaat, istavroz çıkarma gibi anlayış ve uygulamalar ortadan kalkacaktır. Böylece zihinler aydınlanacak, karanlıklardan kurtuluş gerçekleşecektir.

Günümüzdeki Kur'an merkezli Müslümanlık anlayışıyla benzeşiyor galiba…

Haklısınız. Protestanlığın kurguladığı "İncil Hıristiyanlığı", öze dönüş, sade din (pure religion) gibi anlayışlar Doğu kiliselerini etkilediği gibi Müslümanları da etkilemiştir. Fakat onlar “İncil'in içinde mündemiç bulunan Hz. İsa'nın hayatına ve sözlerine dönelim” derken, Kur'an Müslümanlığını savunanlar Hz. Peygamber'in (sav) hayatını ve sözlerini dışarıda bıraktıklarının farkında değiller. Günümüzdeki araştırmacılar sürekli olarak (Katolik olsun, Protestan olsun) misyonerlerin bu topraklardaki faaliyetlerini, okullarını araştırıyorlar. Bu lazım tabi ama onların bu topraklara taşıdıkları anlayışların ve ektikleri düşünce tohumlarının izi sürülmüyor henüz.

Misyonerlere göre Osmanlı Hıristiyanları İsa'dan, daha doğrusu dinin özünden uzaklaşmaları neticesinde yaşam tarzlarında, eğitimlerinde ve kültürel hayatlarında da seviye kaybetmişlerdir. Yozlaşmışlardır. Adeta Türkler gibi yaşadıklarına şahit oluyorlar. Bazen “Müslüman Hıristiyanlar” bile diyorlar onlara. Yani Hıristiyanlığı Müslümanca yaşayanlar. Doğu şehirlerinde Ermeni kiliselerinde sıra yok mesela, yerlere oturuluyor. Türklerin örf ve adetlerini benimsemişler. Selamlaşma tarzlarını (Allah’a emanet ol, Allah’a ısmarladık gibi) kullanıyorlar. En kötüsü anadillerini unutmuşlar, Türkçe konuşuyorlar.

Pazar günleri (Sebt) işi gücü bırakıp kiliseye ve ibadete yoğunlaşmayı da unutmuşlar. Hayallerinde buna dair zerre kadar bir şey yok. Misyonerlerin en ciddi eleştirilerinden biri bu. Pazar günü kiliseye gidilmiyor, bir iki saat gidilse de sonrasında toplanıp içki âlemleri, cümbüş ve gezmelerle vakit öldürüyorlar. Müslümanlar da bilerek (misyoner tespiti böyle) o güne "pazar" ismini bu yüzden vermiş ve ticaretin yoğun olduğu pazarları o gün kurduruyor. Hıristiyanlar dükkanlarını kapatıp ibadete gitmesin diye…

İlginç, bu yönde bir değişim olacak mı ileride…

Elbette. Protestanlığı kabul edenlerin bariz özelliklerinden biri Pazar günü dükkanlarını hiç açmamalarıydı. 1854'te Maraş'ta Protestan olan bir kişi bir yağ imalathanesinin ortaklarındandı. Pazar günü imalathanenin tatil edilmesi için çok uğraştı. Fakat sözünü dinletemeyince imalathanedeki hakkını satıp devretme yoluna gitti. Keskin bir dönüşüm var. 1873'teki bir başka kayıtta Vezirköprülü bir kasabın, bir Müslümanın koyununu Pazar günü kesmeyi reddettiği için hapse atıldığı bildiriliyor. 1884'te Mr. Baldwin adlı misyoner, raporunda, Bursa Sölöz'de Pazar günü birbirine zıt bir manzaranın olduğunu yazar. Köprünün bir tarafındaki dükkanlar açıktır, kahvehaneler tıklım tıklımdır, işler sanki hafta içindeymiş gibi devam etmektedir. Öteki yanında ise dükkanlar kapalı, kahvehaneler ıssız ve Tanrı’nın kutsal gününe bir saygı vardır.

Misyonerlerin söyledikleri hayata geçiyor sonunda…

Evet, bu sadece biri. Çünkü yerli Hıristiyanlar Müslümanlardan daha mükemmel bir hayat yaşamadıkça onlara Hıristiyanlığı telkin etmek ters tepecektir. Misyoner raporlarında Anadolu'da yaşayan Rum ve Ermenilerin evlerinin kirliliğinden, sağlıksızlığından, penceresizliğinden tutunuz, kadınların ikinci sınıf insan hatta köle muamelesi gördüğüne; Rum ve Ermenilerin sürekli küfürlü bağrış çağrış konuştuklarından, nezaketsizlikten, alkol düşkünlüklerine, hurafelere batmışlıklarına kadar mebzul miktarda eleştiri var. Misyonerler bunları görünce önce kaliteli bir yaşamı onlara kazandırmaya çalışıyorlar.

Bu nasıl oluyor?

Öncelikle kendileri bir rol model olup Rum ve Ermenileri her konuda kendilerine hayran bırakıyorlar. İkinci bir adım, genç kızları bu konuda eğitmeleri. Kız okullarında yer verdikleri evsel sanatlar, kişisel bakım, beden eğitimi gibi dersler onların bu perişanlıklarını gidermeye yönelik aslında. Onlara saç tarama, el yüz yıkama, kişisel bakım dersleri veriliyor. Ayrıca sofra hazırlama, ikram, ev düzeni de öğretiliyor. Bir misyoner okuluna uzak meselele gibi görünebilir. Üsküdar Amerikan Kız Okulu'nun meşhur müdiresi Mary M. Patrick, bu derslerden birinde eline süpürge alarak genç kızlara bir evin daha iyi nasıl süpürüleceğini göstermiştir. Hester D. Jenkins, kitabında anlatıyor bunu. Okul ve ev süpürme dersi birbiriyle örtüştürülemeyen bir şey ama vaki. Frank A. Stone, bir başka örneği Van Kız İlahiyat Okulu’ndan veriyor. “Kadınlar kendi saçlarının bakımını kendileri yapabilirler düşüncesi o kadar yabancıydı ki, okul yönetimi, kendi saç bakımını yaparak kurdele ile bağlayacak kızlara ödül koymak zorunda kalmıştı.” diyor. Size şaşırtıcı gelebilir ama bazı anneler bunlardan şikayetçi bile oluyor. Örneğin, Talas Kız Okulu’ndaki derslerden biri saç tarama ve yüz yıkama dersiydi. Öğrenci velilerinden biri “niçin bu okul hep saç taramaya, yüz yıkamaya bu kadar çok ilgi gösteriyor. Bu iş çocuklar için çok zor" diye karşı çıkmış. Bu örnek A Modern Crusade in the Turkish Empire adlı kitapta yer almaktadır.

Yetişen bu genç kızlar topluma karışınca diğerlerine de öğretiyorlar mı?

Görevleri bu zaten. Yine İstanbul Amerikan Kız Okulu'ndan mezun olan Mianzare Gabrielyan adlı bir genç kız, öğretmenlik için gittiği Ermeni köyü Çalgara'da (bugün Bilecik'e bağlı) barakalarda yaşayan halka ve özellikle hanımlara ev düzenini göstermiştir. Bunun için kendisine dört odalı ufak bir ev inşa ederek başlamıştır işe. Maddi desteği mezun olduğu okuldan alır. Evin duvarlarına açtığı pencereler, mutfakta yerden yüksek bir tezgah kurması köylü kadınlar için fevkalade bir yeniliktir. Öğretmen Mianzare, onlara yerlerin nasıl fırçalandığını bizzat göstermiştir. Hester D. Jenkins, Robert Kolej'in Kızları adıyla Türkçeye çevrilen kitabında bundan uzun uzun bahseder. Bir alıntı yapayım: "Köylü kadınlar, sıkıca dikilmiş bluzlarını ve çiçekli elbiselerini neredeyse mevsim başlangıcından beri giymekteydiler. Çoğunun sımsıkı örülmüş saç örgülerinin, bazen yıllar boyu çözülmediği olurdu. Mianzare’nin taranmış, fırçalanmış, pürüzsüz saçlarını beline doğru salması ve arkada biçimlice toplaması, köylü kadınlara mucize gibi geliyordu. Mianzare onların hepsine kendi kıyafetlerini gösterdi. Bunun gibi ders alınacak örnekleri, biçki-dikiş ve elbise giyinme tarzı dersleri takip etti. Çalgara'lı kadınlar artık süslenmeye başlamışlardı." Durum bu kadar vahim yani.

Bu durumu da Osmanlı'ya bağlıyorlar demeyin…

Neyse ki, bu manzaranın müsebbibini kilise olarak tespit etmişlerdir. Kiliseyi halkı cahil bırakmakla, geliştirmemekle suçluyorlar. Müslümanların gerçek Hıristiyanlığa önyargıyla bakmasına sebep olmakla suçluyorlar. Müslümanlar "biz bu kadar bayağı, seviyesi düşmüş, yozlaşmış dine mi geleceğiz?” diye haklı gerekçelerle itirazda bulunacaklar yoksa.

Böylece kendi dindaşlarına misyonerlik yapıyorlar…

Evet, yaklaşık 1860'lara kadar Müslümanları Hıristiyanlaştırma işini arka plana atmalarının altında yatan gerçek bu. Model gösterilebilecek Rum ve Ermeni kitleler vücuda getirmek. Bu arada, Amerika'ya öğrenci göndermeye başlamaları da unutulmamalı. Böylece onlara kendi medeni ülkelerini gösteriyorlar.

Son çıkan kitabınızdaki Levi Parsons ve Pliny Fisk 1820'lerde geldiler. Okulların açılması bu tarihten sonra başlıyor diyebilir miyiz?

Bu soru aslında misyonerlik meselesi konuşulan her ortamda akla gelen misyonerlik=okul denkleminden kaynaklanan bir soru. Bunu bir kenara bırakmamız lazım. Bir yönüyle misyonerlik deyince akla okulun gelmesi iyi bir şey ama bir yandan tarihi süreci anlamak isteyenler için konunun önünü kesen de bir anlayış. Okul faaliyetlerini 1860-70'lere kadar bir kenara koymalıyız. Var ama kesinlikle yoğun değil. İlk misyonerler William Goodell, Isaac Bird, Jonas King, John B. Adger, Harrison G. O. Dwight ve Eli Smith gibi isimler her şeyden önce gönderildikleri tarlaların (misyonerler bu tarla-ekin-hasat-meyve gibi İncil mesellerini sıklıkla kullanırlar) keşfini yaparlar, bir anlamda fizibilitesini çıkartırlar. Son söylediğim iki misyonerin iki cilt halinde “Researches in Armenia through Asia Minor, and into Georgia and Persia başlığıyla 1833'te yayınlanan ama ne yazık ki henüz Türkçeye kazandıramadığımız araştırmaları bu minvalde zikredilebilir. Gürcistan ve İran topraklarına kadar veriler söz konusu. Bunun gibi pek çok araştırma mevcut. Osmanlı'da İki Amerikalı kitabında yer alan raporlar da bu keşif aşamasının ürünü.

Misyonerler uzak yakın gittikleri her yerde ciddi bir İncil, dinî kitap ve risale dağıtımı yapıyorlar. Yerli halkın konuştuğu/ anladığı dilde basılı materyaller üretilmesi ise matbaa faaliyetlerini devreye sokar. Bu nedenle Parsons ve Fisk, ilk geldikleri dönemde İngilizlerin Malta'daki matbaasını kullandılar. Daha sonra İzmir, İstanbul ve Beyrut'ta Amerikan matbaaları kuruldu. Ziyaret ettikleri kilise görevlileriyle ve halktan kimselerle sohbet ederek, yeri geldiğinde münakaşaya girerek onları "yanlışlarından" vazgeçmeye iknaya çalışmak da ilk dönem metotlarından biri. İnsanların inançlarını sorgulamasını istiyorlar. Bir sorgulama ruhu (sprit of inquiry) ortaya çıkarmak en büyük emelleri. Fakat bir şey gördüler: İnsanlar kiliselerine son derece bağlılar ve Doğu kiliseleri (Süryani, Gregoryen Ermeni, Ortodoks, Nesturi) bulundukları yörede ve taşrada müthiş bir teşkilata sahipler. Yaptırım güçleri çok yüksek.

Eğer bir patrik bir uyarıda bulunursa veya aforoz ve anatema metni yayınlarsa halkın buna itaat etmeme gibi bir şansı yok, olamaz. Kiliseler güçlerini Osmanlı hukukundan alıyorlar. Bir de son yüzyıldaki Rusya ve Fransa'nın bu kiliselere hamilik rolüne soyunmasından. Baktılar ki bu adam adama markaj kârdan ziyade zarar getiriyor. Metot değiştirip “biz bunlar için İncil'in kendisini veya bizim görüşlerimizi yansıtan bilgiler ile karşıdakileri de çürütecek şeyleri onların anadillerinde hazırlayıp önlerine koyalım” dediler. Birebir çalışarak, kilisedeki güçlü kimseleri karşılarına alarak, uzun vadeli ve faydasız şekilde çaba harcamaktansa mesajlarını kağıt üzerinden vermeyi denediler. İnsanları düşünmeye sevk ederek yapalım dediler.

Henüz ortada okul yok.

Bebek İlahiyat'ın açılış tarihi 1840. Öncesinde bir girişim olmuş, ama başarısız. Beş yıl sonra İstanbul Kız İlahiyat. Bu kadar. 1855 Tokat İlahiyat, 1860 Harput İlahiyat. Fakat bunların öğrenci sayısı ortalama 20-30'u geçmiyor. Amaç, yerli misyonerleri ve onların eşlerini yetiştirmek. Malum, tek kanatla uçulmaz. Buralara alt yapı hazırlığı için günümüzün ortaokulu seviyesinde uygun görülen yerlere 'high school'lar açılıyor. Buralarda çocukları okuma öğretimi sonrası bilgilendirerek toplumundan bir adım daha yükseğe çıkarmak hedeflenirken, aralarından yerli misyonerliğe kabiliyetli olanları seçerek ilahiyat okullarına yönlendirmek de var. Tabi burs imkanları da sağlıyorlar.

'High school'larda matematik, fizik, botanik, tıp, ev marifetleri gibi dersler veriliyor. İlk başta misyoner okulu formatında bunların ne işi var diyebilirsiniz. Fakat din gibi girift mevzuların bulunduğu bir alanda yetişecek insanların belli bir zihni seviyeye gelmiş olması gereklidir. Bu bizim klasik eğitim anlayışımızda da böyledir. Medreseye baktığınız zaman sonlardadır tefsir ve hadis. Başlarda hep mantık, Arapça, matematik, astronomi, fizik gibi akli ilimler vardır. İncil'i ve İsa'yı daha iyi anlamanın yolu da budur. O yüzden “high school” adı altında bir orta eğitimi zorunlu görür American Board. Gerçi ileride buralar kolejlere de fidelik olacaktır.

Okullaşma akımı 1870'lerden sonra hızlanacaktır. Halka ise bir okuma-öğrenme seferberliği başlatılıyor. Her mahallede, köyde, kasabada, handa, kırda, tarlada kadın ve erkek misyonerler herkese okuma öğretiyor. Neden? Şifahi tartışmalar verimli ve ikna edici olmuyor çoğu zaman, bu yüzden onlara kitap ve İncil okutarak ikna yolunu seçiyorlar. Gayrımüslim tebeanın okuma-bilme durumları zayıf. Bizde hep “Müslümanlar okuma yazmayı az biliyorlar” diye vaveyla kopartılır. Oysaki Müslümanlarda böyle bir problem yok. Misyonerler en ücra dağ köylerinde bile kadın erkek herkese okuma öğretiyorlar. Okuma onlar için yerli insanların zihinlerine “ışığı”, “nuru” zerk etme yöntemi. Zaten en önemli eleştirilerinden biri evlerde İncil bulunmaması. Dolayısıyla "her eve bir İncil" kampanyası hep sürüyor.

Bu arada kiliselerden bu faaliyetlere teşvik geliyor mu? Sonuçta faydalı faaliyetler…

Hayır, aksine bütün kiliseler bu gelişmelerden rahatsız. Eline İncil alanlar misyonerler tarafından geleneksel kilise öğretilerini ellerindeki İncil'de bulmaya yönlendiriliyorlar. Bulamayınca da misyonerler, "demek ki bâtılın peşindesiniz yüzyıllardır, kilise sizi kandırıyor" diyerek haklılıklarını ispatlamış oluyorlar. Neticede misyonerlerin ikna ettikleri kimseler, eski inançlarından şüpheye düşürdükleri Rum ve Ermeniler bu defa kilise hiyerarşisine ve kilise uygulamalarına karşı çıkmaya başlıyorlar. Bunun sonu kiliseden kopuş. Bunu elbette istemezler. Kilise yetkilileri acımasızca baskılara girişiyor, yerli Protestanlara yapmadıkları eziyeti bırakmıyorlar.

Aforoza sebep olacak sebeplerden biri misyonerlerin bastığı kitapları okumak. Onlarla konuşmak, görüşmek, alışveriş yapmak bile yasak. Yetmedi, Protestan olanlarla da hiçbir münasebet kurulmayacak. Evlilik, ticaret, alış veriş, selamlaşma, yardımlaşma, kiralama vs. hepsi sona erdiriliyor (bu sosyal yaptırımlara anatema deniyor). Kilisenin sapkın ilan ettiği kitaplar toplanıp ateşe veriliyor, evler didik didik aranıyor. Kilise jurnal faaliyetlerine başlıyor. Bilhassa 1840-1860 arası öyle bir çalkantı dönemi ki akıl almıyor. Lakin 1850'de Protestanlığın Osmanlı nezdinde ayrı bir millet olarak tanınmasını engelleyemiyorlar. Biz sadece Amerikalı misyonerlerin Türklerle ve Sultan II. Abdülhamid ile olan mücadelelerini biliriz. O zamana kadar doğu kiliseleri ile mücadeleleri mevcuttur.

Bütün bunlar olup biterken Osmanlı yetkilileri müdahale ediyor mu?

Çok uzun bir konu. Şu kadarını söyleyeyim, Osmanlı yetkilileri her zaman mazlum Protestan Ermeni ve Rumları korumuş, kollamıştır. Müslüman halk da onlara kucak açmış, doyurmuştur. Ayrı bir millet olarak tanımalarının altında da bu çatışmalar vardır zaten.

Peki bu kadar çok infial oluyorsa, halkın misyonerlere zarar verme, onları kovma gibi tepkileri olmuyor mu?

Rum ve Ermenilerden Amerikalı misyonerlerin telkinlerine ve vaatlerine olumlu karşılık verenler bunun bedelini kendi kiliselerinden gelen cezalarla ödüyorlar. Misyonerler de bu infialden nasiplerini alıyorlar. Hatta öldürülen iki misyoner var. Fakat iki şekilde bu engellemeleri atlatabiliyorlar. Öncelikle, Amerikalı misyonerler İngiltere'nin himayesinde faaliyet gösterdikleri için ortaya çıkan her pürüzde bölgenin İngiliz konsolosu, temsilcisi veya benzeri yetkilisiyle beraber hareket ediyorlar. Buna İstanbul konsolosu Sir Stratford Canning'in hummalı gayretlerini örnek versek yeter de artar bile. Misyonerler hangi şehir ve beldeye giderlerse oranın idarecisini mutlaka ziyaret ediyorlardı. Görünürde bu bir tanışma ve dostluk ziyaretiydi elbette. Raporlarda bu temaslara dair pek çok bilgi bulunmaktadır. Ancak ziyaretin perde arkası, o idarecinin (vali, kaymakam, mutasarrıf, müşir, paşa) misyonerlere ve Protestanlara olan yaklaşımını test etmektir. Sonuç raporlara yazılıyor ve İngilizlere ulaştırılıyordu. Büyük ihtimalle olumsuz yaklaşanların görevlerine son verilmesi bile söz konusuydu. Tabi bu konuyu ayrıntılı incelemek lazım.

Bir diğer husus, Osmanlı'da yürürlüğe konan ve o günkü gayrımüslim tebaanın lehinde olan reform ve yeniliklerdi. Bunları iyi takip ediyor ve kullanmayı biliyorlardı. Hatta bu yenilikler, bana öyle geliyor ki, misyonerlerin önlerini açmak için Osmanlı Devleti'ne dayatılıyordu. Din değiştirenlere verilen ölüm cezasının kaldırılması böyledir mesela. 1856 Islahat Fermanı'nda gerçekleşen bu reform elbette Kırım Savaşı'ndan yenik çıkmış, İngiltere ve Fransa'ya yüklü miktarlarda borçlanmış olan Osmanlı'nın mecbur kaldığı bir imzadır. Fakat misyonerler cephesinden baktığınızda o tarihlerde Protestanlığı kabul eden Türkler görülür raporlarda. Devlet onları mahkemede yargılamaktadır. Firari haldedirler, misyonerlere sığınırlar. İngiliz pasaportu temin ederler. Eski kanun yürürlükten kalktıktan sonra ise bir rahatlama gelir.

Arkasına devletin kanunlarını alan ve İngiltere gibi bir devlete yaslanan misyonerleri ve Protestanları halktan kimseler alt edebilirler mi?

Her türlü önlem alınmış diyorsunuz?

Cyrus Hamlin, hatıralarında Bebek köyündeki Rum çocuklarının kendisini ve evini taşladığından bahseder. Tarih 1840'ların başı. Eziyetlerin (persecutions) en şiddetli dönemi. "İnsanlar beni kiliseye şikayet ediyordu, perhiz günlerinde et yediğim için" diyor. Veya "Rumlar matruş yüzümle ve melon şapkamla dalga geçiyorlardı. Ben de sakal bırakıp fes taktım." Bunun ötesinde halkın onların canlarına kastetmesi veya toptan sürgüne yollama şeklinde gibi bir şey yok. Anadolu şehirlerinde dövülme vak'aları çok fazla. Kilise eliyle sürgüne gönderilenler var. Ama dediğim gibi bu sıkıntılar derhal yukarıdan çözülüyor.

Devlet eski kudretini kaybediyor. Düşünsenize, din değiştirilmesini bile kabul etmiş. İslam dini aleyhine yazılmaya başlanan kitaplar dolaşıyor ortalıkta. Pfander'in kitapları mesela. Misyonerleri sınır dışı etme gibi bir seçeneği yok devletin. Çünkü uluslararası arena sıkıntılı. Onlara hayır dese İngilizlere hayır demiş olacak. İngilizlere hayır demek Rusya'ya evet demek. Amerika ile ilişkiler yeni başlamış. Belki de Ortodoksları himaye etmeyi isteyen Rusya'nın ve Katolikleri himaye etmeyi isteyen Fransa'nın baskısını kırmak için Protestanların önünü açmış bile olabilir. Bir kart olarak yani.

Kolejler ne zaman açılıyor? Neden kolej?

Misyonerlerin geldikleri dönemde Osmanlı'da karşılaştıkları toplumsal olayların bence en dikkate değer olanı ve herkesi en fazla etkileyeni 1821-1829 arasında yaşanan Yunan İsyanı'dır. Rumlar adına bu muazzam başarıdır, rüya gibi bir şeydir. Koskoca bir devlete baş kaldırılmış ve yenilgiye uğratılmıştır. Üstelik bir de devlete sahip olmuşlardır. Onların bu yola çıkışlarının altında bir modernleşme ve okullaşma, Avrupa'da eğitim alma, anadile dönüş çabalarını ihtiva eden uzun bir zaman diliminin olduğunu biliyoruz. 1750'lerden başlayan… Bunu o dönemin Ermenileri de görüyorlardı, bir film gibi izleniyordu. Dolayısıyla Batı eğitimi almak, sonra Batılı devletlere yaslanarak bir devlet kurmak. Hayal değildi, zira yanı başlarındaki komşuları Rumlar bunu başardılar.

Biz henüz Yunan bağımsızlığı ile Ermenilerin bağımsızlık isteklerinin başlangıcını birbirine bağlamış değiliz. Bu etkileşim çok açık. Nereden anlıyoruz? Normalde misyonerlerin Ermenileri okullaşmaya, okumayı öğrenmeye, hele hele kızlarını yatılı okullara göndermeye bu kadar çabuk ikna etmeleri imkansız ötesi bir şey olurdu. Oysa tam tersi, Anadolu Ermenileri onları Maraş'a, Urfa'ya, Antep'e, Harput'a vb. davet ediyorlar. Çocuklarını yurt dışına göndermeye hazırlar. Okula giden gençler kıyafetlerinden tutun tavır ve davranışlarına, müzik alışkanlıklarına, spor faaliyetlerine kadar tamamen Batılı oluyorlar. Bunlar silah zoruyla olmuyor. Hane halkları da böyle. Yani okula gitmelerine gerek yok. Protestan olmak demek Batılı ve modern olmak demek. Şimdi bu ve benzeri yönelişleri sırf misyonerler başardı diyebilir miyiz? Anlayacağınız, misyonerler gelmeden alttan alta bir yöneliş vardı. St. Lazarist adasındaki Mekhitaristlerin (Katolik Ermenilerin) Ermeni kültürüne ve diline yaptıkları başarılı katkılar ayrı bir katman. Bir ayakları İtalya ve Fransa'da. Gençleri oralarda okutuyorlar. Oralarda ticari işlere giriyor, zenginleşiyorlar. Avrupa Katolik dünyası tüm imkanları ayaklarının altına sermiş durumda. Yeter ki Katolik Ermeniler kendileriyle birlikte hareket etsin. Üstelik ayrı bir cemaat/millet olmayı da başarmışlar. Tüm bunlar Anadolu Ermenilerinin Amerikalı misyonerlere kucak açmalarının kolaylığını açıklıyor.

Kolej eğitiminin alt yapısı hazırdı yani…

Misyonerler adeta buna mecbur kalıyorlar desem iddialı konuşmuş olmam. Oysa başlangıç programlarından asla ve kesinlikle seküler alanda faaliyet göstermek yoktu. Cyrus Hamlin, Robert Kolej'i kurmaya girişirken ilk iş olarak American Board'dan istifa ediyor. Çünkü çizgi dışına çıkmış. Tarih 1863'tür. Bugünkü Boğaziçi Üniversitesi'nin kullandığı tarihi binalar onun öncülüğünde inşa edilmiştir. Hamlin ve hemfikir olduğu diğer meslektaşlarının etkisiyle American Board ister istemez bundan sonraki eğitim yolculuğunda Hamlin'in açtığı çığırdan yürümek zorunda kalacaktır. 1870'lerden sonra Harput, Merzifon gibi yörelerde hem kızlara hem erkeklere yönelik kolejler açacaktır.

Üsküdar’daki kız lisesi?

Üsküdar Kız Okulu, önceleri öğretim dili İngilizce olan bir lisedir. 1890'da Massachusetts'ten kolej beratı alır. O da seküler kurum mantığıyla ilerlemiştir. Müdiresi Mary M. Patrick de teşkilattan ayrılmış bir isim. 1914'te Arnavutköy'deki kampüse geçilir. Boşalan yere ise American Board'un Adapazarı'ndaki kız okulu nakledilir. Günümüzde Üsküdar Amerikan Kız Lisesi budur. Arnavutköy Kız Koleji ise 1971'de Robert Kolej'le birleşerek karma eğitimle yoluna devam eder.

Seküler eğitimden ne kastedildiğini biraz açar mısınız?

Seküler demek aslında dinden uzak demek değildir misyoner literatüründe. Kesinlikle değildir. Bilimsel derslerin oluşturduğu müfredat takip edilir. İncil dersi de vardır. Bunlara her dinden öğrencinin katılması zorunludur. Halide Edip'in Mor Salkımlı Ev'de anlattığı din dersleri bu şekildedir. Buna mukabil farklı din mensubu öğrencilere kendi dinlerini öğreten dersler koyulmaz ama özel günlerine ve durumlarına dikkat edilir. Yortu günleri izin verilmesi, perhizlerine ses çıkarılmaması, Müslüman öğrencilere iftar yemeği çıkarılması gibi. Kolejlerde kesinlikle örtük programlar mevcuttur. Toplu dua halkaları, vaazlar, akşam ayinleri, akşam din dersleri veya sunumlar. Çok önemlidir bunlar. Misyonerlerin okullaşma faaliyetlerinin Osmanlı kesitinde son aşamadır bu. Cumhuriyet döneminde ise zincire üniversite halkası da eklenecektir. 1920 Beyrut Amerikan Üniversitesi, 1971 Boğaziçi Üniversitesi. Yani geldikleri gün kolej kurmazlar.

Hatta istemezler de…

Hiç istemezler. Seküler işlere, ticarete, paraya önem vermiş insanların Hıristiyanlığı da doğru düzgün yaşayamayacaklarına, her şeyi dünyevi düşüneceklerine inanırlar. Kendinden vazgeçmiş, sadık, dervişmeşrep insanlar yetiştirmeyi düşünürler. American Board'un ilk başlarda kolej eğitimine şiddetle karşı çıkmasının gerisinde bu endişe bulunuyor. Fakat daha sonra dindar iş adamları, dindar devlet memurları, dindar meslek erbabı vs. yetiştirmeye de el atıyorlar. Bunu bir anlamda dindar sekülerleşme diye adlandırabiliriz. İronik oldu biraz ama…

Ancak kolejlerden bu şekilde yetişen ve ülkenin önemli mevkilerinde söz sahibi olan öğrenciler eliyle çok daha kolay bir dönüşüm gerçekleştirdikleri aşikardır artık.

Bu kadar malumatı edindiğiniz kaynaklara dair bilgi verebilir misiniz? Bu sahaya girmeye nasıl niyet ettiniz? Türkçe literatür hakkında neler söylemek istersiniz?

Bu alana yüksek lisans tezim vasıtasıyla girdim. Temel kaynaklara tesadüf ettikçe doktora tezimi de bu alanda yapmayı planladım.

Türkiye'de misyonerlik alanında yapılan güzel çalışmalar var. Gittikçe daha kapsamlı ve kaliteli araştırmalar çıkıyor. Ancak misyonerlerin faaliyetlerini ve maksatlarını tespit edebilmek, bana göre, onların kendi söylemlerini ve yayımladıkları çalışmaları, hatıraları temel almakla mümkün. Çünkü ne yapmaya çalıştıklarını onlardan daha iyi kimse anlatamaz. İkincil kaynaklar üzerine inşa edilen araştırmaların bir gün alanı tıkayacağı kanaatindeyim. Bu yüzden onların “The Missionary Herald” adlı bültendeki raporlar ve kaleme aldıkları hatıralarla ilerleyen çalışmalar yapmaya gayret ediyorum. Adı geçen bültende faaliyet raporları yayınlanmış. Misyonerlerin muhatap kitleye yönelik çalışmaların yanı sıra teşkilata karşı da vazifeleri vardır. Bunlardan bir tanesi de bu raporları yazmaktır. Görev bölgeleriyle ilgili iğneden ipliğe her şeyi yazarak Boston'daki merkeze sunarlar. Sıcağı sıcağına bilgi akışı demek bu.

Bu bir vazife midir?

Evet hepsi vazife. Hatıralarını da yazarlar. Bunlar keyfekeder kaleme alınmış metinler değillerdir. Misyonerlerin bugün bizim bildiklerimiz dışında o kadar çok hatıratı var ki Türkçede olmayan veya tezlerle kullanıma girmemiş, girdiyse bile bir iki paragrafına atıf yapılmış olarak adını duyduğumuz eserler. Bunlar sadece bu kişilerin misyonerlik faaliyetlerini içermekle kalmazlar. Geldikleri dönemin toplum yapısı, kültürel hayatı, siyasi durumu hakkında çok önemli bilgiler barındırmaktadırlar. Sadece misyonerlik çalışanların değil kültür tarihi çalışanların, dönem çalışanların mutlaka bu hatıratlara girmeleri şart. Ben sadece Amerikalı misyonerleri inceleyen biriyim. Bir de diğerleri var: Katolik, Alman, Hollandalı, İngiliz misyonerler.

Nasıl ki araştırmalarda çeşitli Avrupalı seyahatnamelere ilgi , bu gibi hatıralar da aynı ilgiye mazhar olmalıdır. Büyük bir iddia olmasın ama hatıralar onlardan daha kıymetlidir. Çünkü seyyah sürekli dolaşır ve insanları harici bir gözle takip eder. Bir yerde üç-beş ay kalabilir ama evlere kadar giremeyebilir, insanların dertlerini, düşüncelerini dinleyemeyebilir. Bütün bunlar seyyahların gözlemlerini bir noktadan sonra sığlaştırır.

Buna karşılık misyonerler gittikleri yerde bir ömür kalmayı kafalarına koyarak gidiyorlar ve çoğu ömürlerini orada tamamlıyor, hatta o topraklara gömülüyorlar. Altmış-yetmiş yaşından sonra memleketlerine dönen misyonerler var. Dolayısıyla bu insanların o kitlelerin ruhunu anlaması, uzun süre gözlem yapması, kanaatlerini buna göre şekillendirmesi bir seyyahınkinden çok daha isabetli olabilir. Misyonerler hatıralarında karşılaştıkları kişilerin düşünce dünyalarını, yönelimlerini, dini durumlarını da yazdıklarına almıştır. Bu da ayrıca önemli bir husus. Seyahatnamelerde ise duygulara pek yer yoktur. Dolayısıyla kaynak olarak hatıraları ve “The Missionary Herald” serisini önemsedim. 130 ciltte tüm dünyadaki faaliyetlerini yayınlamışlar. Türkiye'de bunun tam takımı bilebildiğim kadarıyla tek bir yerde var: American Board kütüphanesi. Onun dışında bir kısmı İSAM Kütüphanesi'nde bulunuyor. Son zamanlarda internette de tıpkı yayınları yapılıyor. 1860'lara kadar geldiler. Boğaziçi Üniversitesi Near East Koleksiyonu'nda da önemli kitaplar mevcut. Şüphesiz bunların yanı sıra çeşitli yerli ve yabancı kitap, makale ve tezleri de takip ediyorum.

Son olarak yeni çıkan kitabınızla ilgili sormak istiyorum. Osmanlı'da İki Amerikalı Misyoner: Levi Parsons ve Pliny Fisk'in Anadolu ve Kudüs Seyahat Raporları diğer çevirilerinizden sonra yayınlansa da kronolojik olarak aslında ilk kitap. Niye böyle bir derleme yapmayı tercih ettiniz? Bunların kendi hatıraları mı yok? Yoksa çok fazla şey var da arasından mı seçtiniz? Bu iki ismin önemi nedir?

Levi Parsons ve Pliny Fisk, Osmanlı'ya gelen ilk Amerikalı misyonerler olarak tarihe geçmiştir. Buraya geldikleri tarih 1819'dan sonra beş yıl kadar süre zarfında ikisi de vefat ediyor. Doğal olarak kendi hayatlarını yazacak bir durumda değiller. Fakat her iki misyonerin de vefatlarının hemen arkasından mektupları, hayat hikayeleri, okul hayatları ve raporları toparlanıp biyografileri yazılmış. Burada ailelerine yazdıkları mektuplar, farklı dostlarıyla paylaştıkları bilgiler var. Doğrudan onları çevirmek de olabilirdi. Fakat takdir edersiniz ki buradaki raporlar daha güncel ve bizimle ilgili konuları içermekte.

Osmanlı'daki gözlemleri, ilk gelmeleri hasebiyle burada karşılaştıkları olaylar, Osmanlı'ya bakışları, ilk hedefleri, izlenimleri benim için önemliydi. Veda vaazlarında değindikleri konular son derece çarpıcı. Kudüs'ü konumlandırmaları, gezip gördükten sonraki düşünceleri, Anadolu'da havarilerin izini sürmeleri birinci ağızdan bir anlatım olduğu için bir kat daha ehemmiyet kazanıyor.

Bunları derlemeyi tercih edişimin bir diğer sebebi, Amerikan misyonerlerle ilgili yapılan çalışmalar da ne yazık ki bir proje dahilinde değil henüz. Mesela üniversitelerimizde bir misyoloji bölümü açılmış değil bildiğim kadarıyla. Amerikalı misyonerlerin çalışmaları ve verdikleri bilgiler bir tarihi seyir/akış içerisinde değerlendirilmiyor. Bu çalışmayla bir adım attığımı düşünüyorum.

Kitapta ayrıca çok ilginç duygu ifadeleri var: Sevinç, üzüntü, öfke, dinî hassasiyet, heyecan, endişe. İlaveten onların idealizmlerini görüyorsunuz. Bunlar hem bir Protestanın hem bir misyonerin kişiliğine ve zihin dünyasına dair önemli ipuçları barındırıyor. Dolayısıyla Türkçemize kazandırılması bana elzem göründü. Bu sahaya başlayan araştırmacılar veya bu sahaya ilgi duyan entelektüel kitle bunu birinci elden okusun, onların zihin dünyasını yoklasın istedim. Ama biz bunları bağlamlarından kopartıp sadece "düşman" telakki edersek kendilerini kapatırlar. Bu ise bizim bu alanda ufkumuzu derinleştirmemizi engelleyeceği gibi misyonerlik tehlikesine karşı alacağımız tedbirleri de yavaşlatır. Bilincimizi ve direncimizi zayıflatır.

Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

 

Mehmet Erken ve M. Murtaza Özeren konuştu

Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2016, 11:09
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20