banner17

Onun başına gelmeyen yok!

Bir yerde bir tren kazası olsa onu önce Mehmet Aycı duyar! Mehmet Aycı'ya 5 vaktini sorduk..

Onun başına gelmeyen yok!

Çepeçevre kuşatıldığmızda10989

Mehmet Aycı’yı  bilmeyen yoktur; ya bir şiirin peşindedir O, ya bir türkü söylüyordur ya da atlarla ilgili hazırladığı sözlüğü için malzeme peşindedir.

Trenler ise onun hayatında hem bir masal hem de eski zamanlardan bu güne doğru yapılan şiir dolu yolculukların mekânı demektir.

Mehmet Aycı; Ankara’da yaşayan adanalı yolcu; şâir yolcu, dumanlı yolcu, güzel yolcu… 

Mehmet Aycı güne nasıl başlıyor?

Girdiğim kalıpların resmidir yahut ömrüm parmaklarımda

Bir insan günü  beş vakit nasıl yaşadığını anlatmak istiyorsa işi  çetrefilleşir; kaç yaşında olduğu ne iş yaptığı, nasıl bir çocukluk geçirdiği, mektebi leyli mi yoksa gündüzlü mü okuduğu,   mesaisini neyle ve nasıl harcadığı, harçlığını nasıl kazandığı, maişetini nasıl temin ettiği; hülasa kendisiyle birlikte işi, eşi, düşü de bu çetrefilliğe dâhildir. Gece vardiyasında çalışan bir fabrika işçisinin yahut bir uzak yol kaptanının yine yahut bir şimendifer makinistinin bu makinist sinema makinisti de olabilir pekâlâ, bir gardiyanın, bir cellâdın, bir acil hemşiresinin bir çöpçünün, bir hurda kâğıt toplayıcısının beş vakti aynı olmadığı gibi aynı kişinin değişik hayat kesitlerindeki beş vakti de aynı değildir.  

Sevgili Âdem Turan yazarların/şairlerin beş vaktini merak ededursun, bu merakın giderilmesinden hâsıl olacak sevap zinhar sadra şifa olmayacaktır. Çünkü ortaya ya bir günlük beş vakit panoraması çıkacak yahut bir dizi boyalı cilalı yaşanmışlık beş vakte sığdırılmaya çalışılacaktır. 

Çemberin dışına çıkmak 

10992Bir defa kesin kuralı hatırlatalım ki maksat hâsıl olur gibi olsun; kurban olduğum Tanrı Teala Hazretleri her günün beş vaktini, ne demek beş vaktini her günün her anını bir önceki günden/andan farklı yarattığı gibi bir sonraki günü de/anı da farklı yaratmaya devam etmektedir. Çepeçevre kuşatıldığımız vakit çemberinin dışına çıkmak, oradan kendimize bakmak ve standart bir beş vakit algısı oluşturmak için uçmak gerekir ki, ol mertebeye modern zamanlar insanının çıkacağı basamaklar göze alınamayacak zorluklar, çileler içermektedir; dahası nasip meselesidir. Fazla konuşmayalım;  bu mevzuda nasipsiz olduğumuzu dile getirmek Papaz Efendi huzurunda itiraf hanesine yazılabilir; Allah korusundur. 

Yanıldığınızın resmidir 

Bu girizgâhtan sonra magazin ağızla/ağzıyla söylersek; efendim ezanla uyanır sabah namazımı eda ederim, saati tekrar kurarım, bir miktar kestiririm, zille uyanırım yahut bizim Köroğlu dakik hatundur, beni uyandırır, kalkar duş alırım, tıraş olurum, nefis bir kahvaltı yaparım, o gün mesai gündemine göre ne giyeceğime o anda karar veririm, çantamı alır işe gitmek üzere yola çıkarımla başlayan; kapıdan girerim, kesinlikle anahtar kullanmam, kapıyı çocuklar yahut eşim açar, eve gelirim, o gün olanların satırbaşlarını ev ahalisiyle paylaşırım, akşam yemeğine geçmeden önce pijamalarımı giyer, elimi yüzümü yıkarım, yemekten sonra söylemesi ayıp sade kahvemi höpürdetirken televizyon âleminde ne var dolaşırım, haberleri izlerim, o gün bizim dizimiz neyse beraber izleriz, sonra odama çekilir kitap okurum, beynamaz değilsem yatsıyı eda eder yatarım cümlesiyle yahut benzer bir eylemle biten, aralara gündelik hayatın sıradan başka olaylarının yerleştirildiği bir tasvir bekliyorsanız fakirden, yanıldığınızın resmidir. 

Rilke hazretlerinin işaret buyurduğu insanlık hali 

“Zahit günde kırk kalıba girer mürai kırk yıl geçse değişmez” diyen bilge kişinin ruhunun affına sığınarak söyleyelim ki, zamanın ruhu mütemadiyen değişmektedir; modern hayatın gülümseyip “lüküs hayatın” bizi sevdirerek yerleştirdiği konum riyamızı yüzümüze vurmaktadır. Her mesleğe ve her meşrebe uygun tasarlanan tüketimli hayat beş vaktimizi nerdeyse bütün insanların beş vaktiyle aynı ve dahi “aynî” kılmaktadır. Sonraya kalırsa unuturum, “Canım eve gitmek istemiyor çünkü evden çıktıktan sonraki ben değilim diyen” Rilke Hazretlerinin işaret buyurduğu insanlık hali hepimizin hali olmalı değil midir? 

Güne başlamamız zuhurata göre değişmektedir

Bu kadar laftan sonra “Mehmet Aycı güne nasıl başlıyor?” sorusuna gelirsek, cevabımız Allah bilir olmalıdır. Artistlik yapmıyoruz, zira güne nasıl başlayacağımız önceden kestirilecek bir başlama olmamıştır. Yarın sabah kalktığımda şunu yapmalıyım dediğimizde başımıza Nasreddin Hoca merhumun inşallah fıkrasını aratmayacak tuhaflıklar gelmiştir, gelmektedir. Kendimi bildiğim yıllardan lise yıllarına kadar, henüz güneş doğmadan, tan ışımadan uyandırılmış, gözlerinden uyku akan bir çocuk olarak, dile getirilmeyen ancak yapmamız zorunlu olan görevimizin mesuliyetiyle güne başlamışızdır. Ondandır ki çocukluğumda uyuyamadığım sabah uykusu, ömrümde arzularımın da temel belirleyicisi olacaktır.  

Günlerce, haftalarca, aylarca uyuma isteği 

Sessiz, loş, hiçbir iletişim aygıtının olmadığı doğal bir ortamda, mümkünse rüzgarın sesi eşliğinde, mümkünse ormanın ve yağmurun sesi eşliğinde günlerce, haftalarca, aylarca uyuma isteği, erişilmez bir hayal olarak ömrümüzün bu deminde bile gözlerimizde tütmektedir. İstek gözde tüter mi demeyin lütfen, 39 yaşına gelmiş ve hâlâ uykusuzluk çeken birisi olarak nelere duçar olduğumuzu bir biz biliriz; bir de kurban olduğum Allah bilir. Arzu bahsini geçelim, Kamber kısmı şudur ki, güne başlamamız yarın toplantı mı var, yolculuk mu var, erken mi gideceğiz yoksa öğleye doğru mu işte olmamız lazım durumuna göre, sabahın köründe hangi işgüzarın telefonumuzu çaldırmasına ya da bir uçağın düşmesine, dünyanın bilmem neresinde bir trenin o saatlerde kaza yapmasına göre, bütün bu göreler her an değişerek oluşabilir; cümleyi toparlayalım güne başlamamız zuhurata göre değişmektedir. Hamdolsun değişmektedir, çünkü monotonluk adı üzerinde tonsuzluktur; rengi de sesi de insanı bıktırır… 

10990

Öğle aralığında Mehmet Aycı hangi kapıları aralıyor?

Öğlesini öylesine yaşamaktadır bu fakir 

Verilecek cevap odur ki, fakir, öğlesini öylesine yaşamaktadır ve vakit olarak “öğle” arada kaynayıp gitmektedir. Bir aralayacak kapı bulsa aralayacaktır da, “Aylaklığa Övgü” kitabının müellifini Tanrı bildiğince yargılasın, toprağı bol olsun, öğle aralığını değerlendirmek aylak insanların işidir. Ondadır ki, mesleği öğretmen olan, ne bileyim vezneci olan, posta dağıtıcısı olan kişilerin zaman bolluğuna oldum olası gıpta etmişimdir. Onların değerlendirecekleri bir öğle araları ve bu arada açacakları kapılar vardır. Şaka bir yana, şiir de, edebi anlamda yazı da, sanatın diğer şubeleri gibi aylak adam işidir. Bizim yaptığımız ise onca meşgaleye rağmen geceleri dinlencemizden/dinlenmemizden ve uykumuzdan çalarak o yarışta geri kalmamak içindir. Soru geçmişe yönelik olsaydı, Orhan Kemal romanlarını aratmayan Çukurova çalışma şartlarında çapa yaparken, pamuk toplarken, karpuz tarlasında yahut tarım işlerinin başkaca alanlarında güneşin beynimizi kaynatırcasına nasıl cehennemi hatırlattığını öğlenin gölgeye hasret demek olduğunu buracıkta zikrederdik; böyle sorulmadığı için etmiyoruz. 

10991Mehmet Aycı ikindi vakti dünyanın neresindedir?

Vallahi ben de bilmiyorum 

Beş vaktin ikisini hamdolsun üstün körü geçiştirdik; “Mehmet Aycı  ikindi vakti dünyanın neresindedir?” sorusu, yazar tarafından “Vallahi ben de bilmiyorum” cümlesiyle yanıtlanmış olmaktadır. Mustafa Kutlu Ağabeyimizin “ikindiyi kılmak” hikâyesindeki ince derviş ruhu içimizden pılısını pırtısını toplayarak uzaklaşıp gitmiş, yerine kaçırılan ikindilerin günden güne vicdanı olmasa bile bu tür hassasiyetleri nasır bağlayan bir zamane âdemi çöreklenmiştir. Bazen o ademi çimdiklediğimiz, kendine gel birader vakit ikindi, vakit ne demek ömür de ikindi dediğimiz olmuştur lakin, bu tür uyarılar sevgili İbrahim Tenekeci’nin o güzel mısraında ifade ettiği gibi meşgul çalmadığımız istisnai durumlar için geçerlidir.  

Akşamları hangi minval üzeredir?

Çocukluğumun masal akşamları 

“Akşamları hangi minval üzeredir” sualine gelirsek, bu akşam bahsi hayli su götürür. Çocukluğumun akşamları masal akşamlarıdır, gençliğimin akşamları yarı şiir yarı romana tekabül eder, orta yaşlı diye tavsif edildiğimiz bu günlerde ise, akşamlarımız makaleden fıkraya, eleştiriden denemeye yazının diğer türleridir. 

Mehmet Aycı geceyi/geceleri nasıl yaşıyor? 

Geceler kendimizi dinlediğimiz vakitlerdir 

“Mehmet Aycı geceyi/geceleri nasıl yaşıyor” mu? İşte en baba soru bu olsa gerektir. Kendimize geldiğimiz, kendi olduğumuz, kendimizi dinlediğimiz, yazıp çizdiğimiz, zihnimizin en berrak en dingin haliyle hayatı anlamlandırdığımız, günün, ne demek günün hayatın muhasebesini yapıp sürekli eziklik içinde yetişemiyorum Allah’ım, galiba boşa yaşıyorum dediğimiz, teşbihte hata olmasın kütük gibi kitapları dipnotlarına kadar okuduğumuz, onca şiiri denemeyi müsveddesinden olgun haline kadar her aşamasında telif ettiğimiz, yaptığımız her yaramazlığı, düştüğümüz her aymazlığı tevil ettiğimiz vakit gece vaktidir ve hamdolsun bu yazı da gece yarısı yazılmaktadır. Hemen dikleştiğimize bakmayın lütfen, bu da nihayet bir avuntudur ve nihayetinde “geldi geçti ömrüm benim/bir yel esip geçmiş” gibi dizeleri beş vaktin, bütün beş vakitlerin tamamını kapsayacaktır. 

Şimdi, sorgu sual faslı bitti madem, Alaturka vakitlere ayarlı hayattan kopmamız hazin bir hikâyedir ve şairin dediği gibi karpuz sergilerinde neden lüküs yandığını da sormamız icap eder. Yine de zamanı namazla anlamlandıran Müslüman aklı ne kadar iğdiş edilirse edilsin dünya için değişimin yegâne dinamiği olmak durumundadır.  

                                                                                                     

Adem Turan sordu ve bizlere derinlikli cevaplar iletti

 

Güncelleme Tarihi: 27 Ocak 2010, 18:17
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20