banner17

Ömer Erinç: Düştüğümüz yerden kalkacağız

Ömer Erinç ile dil üzerine, Gül Yetiştiren Adam üzerine bir konuşma gerçektirdik

Ömer Erinç: Düştüğümüz yerden kalkacağız


Ömer Erinç’i Hece dergisinde yayımlanan şiir ve yazılarından tanıyordum. Maraş’taki bütün entelektüel çabalarda da onun katkısından bahsediliyordu. Sanat edebiyat çevrelerinde, gerçekleştirdiği sempozyumlarla kıraathane etkinlikleri ve kitap çalışmalarıyla adından sıkça söz ediliyordu. Ne ki yüz yüze görüşme imkânım olmamıştı hiç. Birkaç günlüğüne gezmek için Maraş’a gitmiştim. Bu gezi sırasında karşılaştım Ömer Erinç’le. İlk görüşmemizdi bu. Çalışma ofisinde, kendimizi akışa bırakarak başladık söyleşiye. Sonuç olarak benim için ufuk açıcı bir sohbet oldu.

Hocam evvela bize yazma serüveninizi anlatır mısınız?

Ortaokul süresince şiirler, denemeler yazdığımı söyleyebilirim. Bunlar ilk yazı temrinlerimdir bir bakıma. Türkçe derslerinde Şevket Yücel yazı ödevleri verirdi sınıfa. Ancak o yıllarda bir heves olarak başlayıp devam etti. Lise yıllarında ise Ali Karaçalı, Kamil Aydoğan, Ökkeş Aydoğan gibi arkadaşların önermesiyle Edebiyat Dergisi’ni izlemeye başladım. Bu süreçte de yazmak bilinçli bir tercihe dönüştü. Nuri Pakdil’i tanımamla birlikte yazma algım ve okuma haritam yeniden şekillendi. Yazmanın bir sorumluluk işi olduğunu bu süreçte kavramaya başladım.

Şunu çok açıkça söylemek gerekir, Cahit Zarifoğlu’nun Sezai Karakoç’a yazdığı “Arz-ı Hal” şiirini, Nuri Pakdil için de düşünebiliriz. O şiir, “şu küçücük kalpte/yaman halimiz helal ettiremezsek/nice hakkın yüklü” şeklinde bitiyor. Bunu Nuri Pakdil, Sezai Karakoç, Necip Fazıl için de düşünebiliriz.

Ne zaman, hangi koşullarda yazı yazarsınız?

Benim için yazmanın zamanı, mekânı yoktur doğrusu. Dingin bulduğum her yerde, her mekânda yazarım. Ancak gecelerin derin sessizliği yazmak için bir başka oluyor. O sessizlikte ilerliyor yazı.

Yazmak nedir sizin için?

Benim için yazmak bir sorumluluktur. Yani, benim insan olarak dünyaya karşı, hayata karşı yapmam gerekenleri algılamamı sağlar yazmak. Yazmak bir arayıştır benim için. İnsan olarak ödevim, eğer kulluksa, eğer derinleşmekse, eğer vahyin işaret ettiği dünyayı kavramak anlamında bir duruşu işaret ediyorsa, o zaman benim için yazmak, asıl işlevini yerine getiriyor demektir.

Hocam, anladığım kadarıyla Nuri Pakdil ustanın sizin hayatınızda belirleyici bir etkisi var. Nuri Pakdil ustayı sizin hayatınızda bu kadar farklı ve önemli kılan nedir?

Nuri Pakdil, çizgisi net, yüzde yüz yerli, yüzde yüz dini düşünüşün yolunu işaret eden kesinkes sanatçılık oyunu oynamayan bir düşünce ustası, bir yol göstericidir. Onun eserlerine dikkatli bir gözle bakılırsa, bu eserlerde öğretisel bir yaklaşımın hâkim olduğu gözlenir. Aslında dışarıdan bir bakışın bunu hissetmesi, bunu algılaması çok da kolay değildir. İçeriden bir yaklaşımla, içerden bir bakışla söz konusu derinlikli durum algılanabilir. Nuri Pakdil bu öğretisel bakışını, muhalif tavrını aileden elde etmiştir. Anne-babanın ulema geleneğine mensup bir aileden oluşu ve ulema geleneği içerisinde yer alan bir çizgide bulunuşu ondaki muhalif tavrın kışkırtıcısı olmuştur.

Özellikle büyük amcası Ziya Pakdil’in bir dönemin siyasal gelişmelerine karşı, bir protesto biçimi olarak geliştirdiği sokağa çıkmama tavrı, onun zihninin net bir biçimde belirginleşmesine, kurulmasına yol açmıştır, dememiz mümkündür.

Parantez açarsak, Rasim Özdenören’in Gül Yetiştiren Adam’ını buna örnek verebilir miyiz?

Yani, Gül Yetiştiren Adam için kimileri yazılarında çeşitli şeyler söylediler. Birisi Nuri Pakdil’in babası derken bir başkası Bahçeci Hoca namlı bir insanla ilişkilendirdi; ama bunu bir mazmun olarak, bir tipleme olarak algılamak, öyle görmek gerektiği kanısındayım doğrusu. Somut bir şahsa, somut bir kimliğe indirgediğimiz zaman, kitabın adının çağrışımlarını da daraltmış sınırlamış oluruz. Rasim Özdenören, Gül Yetiştiren Adam’da yabancılaşmaya ve bu yabancılaşmanın doğurduğu insansızlaşmaya karşı bir tavır üretmeyi, tavır geliştirmeyi öne çıkaran insanı Gül Yetiştiren Adam mazmunuyla ifade eder. Kitaba konu olan Maraş’ta dönemsel koşullara paralel olarak sokaklar ıssız, sokaklarda korku vardır. Bu korku insanın bütün hücrelerine kadar sirayet eden bir korkudur. Bu korkuya karşı uyanık olma, bu korku karşısında tavır koyma dilini ifade etmek için Rasim Özdenören Gül Yetiştiren Adam mazmununu kullanmıştır.

Hocam, bir de Nuri Pakdil deyince, aklıma yalnız bir insanın Kudüs aşkı geliyor. Pakdil ustanın bu Kudüs aşkı nerden geliyor?

Biliyorsunuz ki, Kudüs Müslümanların ilk kıblesidir. Allah Resul’ü, Mirac’a oradan yükselmiştir. Miraç, bir sözleşmedir, bir yüceliştir, bir yolda olma ve yolda durma halidir. Müslümanların ilk kıblesinin Kudüs olmuş olması, Müslümanların ilk hatıralarının oraya dönük olması, yön anlamında, kıble anlamında söylüyorum, Nuri Pakdil için de Kudüs’ü önemli kılmıştır. Elbette Kudüs hepimiz için önemlidir. Eğer Kudüs sevgisi taşımıyorsak, günün herhangi bir saatinde ya da herhangi bir anında Kudüs aklımıza gelmiyorsa, Kudüs’ün işgalinin acısını yüreğimizde hissetmiyorsak, bizim insanlığımızla problemimiz var demektir.  Nuri Pakdil de onun için bu sorumluluğu her an tetikte olma haliyle hissederek Kudüs sevgisini, Kudüs bilincini taşımanın insani bir zorunluluk olduğunu bütün eserlerine yedirerek vurgulamıştır. Aslında şunu da belirtmek gerekir, Nuri Pakdil için İslam coğrafyasını her tarafı önemlidir. Balkanlar da önemlidir, Afrika da önemlidir, Mekke, Medine, İstanbul da önemlidir. Ama bunlar içerisinde en öne çıkanları, Kudüs, Mekke, Medine, İstanbul olarak sıralamamız mümkündür.

Buradan hareketle Nuri Pakdil ile Sezai Karakoç’un Doğu’su ile Necip Fazıl’ın Doğu’su arasında bir fark, bir ayrım olduğu söylenebilir mi?

Aslında bir ayrıştırma yapmak çok da doğruymuş gibi gelmiyor bana. Necip Fazıl’ın vurguladığı Büyük Doğu, bir medeniyet anlamındaki durumu işaret eder. Nuri Pakdil ve Sezai Karakoç’ta Doğu’nun karşılığı, İslam dünyasıdır doğrudan doğruya. Hint ve Çin değildir veya Japonya değildir. Necip Fazıl da bunları işaret etmez ama onun ütopyasında Doğu, Batı uygarlığının karşıtı olarak ortaya çıkar. Nuri Pakdil’de eylemsel anlamda bir Müslüman’ın bakacağı, duracağı yer anlamında bir durumu belirlerken; Sezai Karakoç’ta İslam coğrafyasındaki oluşları ve burada meydana gelen eserleri kapsar diye düşünüyorum. Söz konusu yazarların algılarını ayrıştırmak anlamsızmış gibi geliyor bana.

Fakat şu anki İslam coğrafyasına baktığımız zaman, fevkalade bir ayrışma var. Hâlihazırda Irak’ta Şiiler ve Sünniler savaş halinde. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Nuri Pakdil ve Sezai Karakoç’ta sizin sözünü ettiğiniz ayrıştırmalardan iz, işaret bulmak mümkün değildir. Bütüncül anlamda bakarlar: insana, tarihe ve coğrafyaya. Bu bütüncül bakışladır ki, özellikle de Nuri Pakdil’in eylemsel duruşu, eylemci bakışı, Ortadoğu’da, Abdülhamit sezgisiyle ortaya atılmış bir bütünlüğü, ümmetin tarihindeki dağılmamış coğrafya bütünlüğünü gündeme alan bir tutumdur. Bunu Sezai Karakoç için de söylememiz gerekir. Aslında Sezai Karakoç sükûnet halinde, yirminci yüzyılın önemli bir bilgesi, önemli bir filozofu tavrıyla, derinlemesine yolunda ilerlerken, Nuri Pakdil bir eylemci tavrıyla bu karanlığa ışık tutmak ödevini kendine görev bilmiştir. İkisi arasında keskin belirleyici bir fark vardır denilemez.

Postmodernizm gibi etiketlerin revaçta olduğu yirmi birinci yüzyılda bizim İslam’ımız nedir, nasıl olmalıdır ve bütün bu gelişmeler karşısında nasıl bir tavır almalıdır?

İslam, teslim olmaktır, kime, neye. Elbette Allah’a teslim olmaktır. Önümüzde reel, net bir kaynak var, Kur’an-ı Kerim. Kur’an bize, teslim olmamız gereken odağı, teslim olmamız gerekeni gösterir. Elbette Kur’an derken, hadisleri, sünneti görmezden gelmek anlamında bir durumu kastetmiyorum. Çünkü hadisler ve sünnet-i nebeviye Kur’an’ın hayattaki karşılığının nasıl olabileceğini gösteren bir çizgidir, bir yaşama örneğidir.

Ben şahsen Nuri Pakdil’de şunu gördüm, bizim düşünce dünyamızı, zihin haritamızı belirleyen Batı menşeli kavramlardır, tasarımlardır. Bu kavramlar profandır, laik bir zeminde hayat bulmuştur. Buna göre İslami kaynaklara sağlıklı biçimde ya da olması gerektiği biçimde ulaştığımızı düşünüyor musunuz?Ömer Erinç

Aslında bir kavram dili kurmamız gerekiyor, başlangıçtan itibaren. Ama yazık ki bu kavram dilini kurmakta geç kaldık. Batılı zihin kendi kavram dünyasını dayattığı gibi, diğer yandan da kendi düşünsel ve eylemsel tarafını da dayatıyor. Muhalif tavır da ya da muhalif olmak da neredeyse Batılı bir tutummuş gibi algılanıyor. Oysa biz kendi kavramlarımızla düşünebilsek, kendi kavramlarımızı ortaya koyabilsek, bu kavramların içerdiği eylemsel durumu gerçekleştirebilsek, çağa meydan okuma, çağ karşısında dinç, dinamik ve dirençli olma durumunu elde edebiliriz, diye düşünüyorum. Elbette sizin dediğiniz anlamda kavramlar yerinden edilmiş, elbette bizim, vahiyle aramıza birtakım şeyler girmiş. Dünyevileşme, sekülerleşme bizim vahyi algılamamızda problemli alanlar olarak önümüze konulmuş. Bunu aşmanın yolu yine Kur’an’a dönmek ve sünnete sarılmaktan geçiyor. Onun için de yeni bir dil ve dünya inşa edilecek, özellikle öğrenerek, kavrayarak, yaşayarak bir tutumu ve tavrı içselleştirirsek, eylemi dışlaştırırsak, bizim bu çağrımız karşılık bulacaktır, diye düşünüyorum.

Bize ait bir dilimiz var mı gerçekten?

Problemli bir alan, doğrusu bize ait bir dilimiz de yok. Bu dili inşa etmek bize düşüyor.

Pekiyi, nasıl yapacağız bu işi? Sizin içinde bulunduğunuz oluşumun bu inşada rolü nedir?

Ben içinde bulunduğum oluşumu bir başlangıç olarak görüyorum doğrusu, bir sonuç olarak görmüyorum.

Biraz açar mısınız bunu?

Bir başlangıç olarak derken, aslında Müslümanların başlangıçtan itibaren sanata ve edebiyata ihtiyaçları oldukça fazladır, barizdir; ancak sanat ve edebiyat zorlu bir uğraştır, çetin bir alandır. Sürekli okumayı, sürekli düşünmeyi, sürekli yaşamayı gerektiren bir uğraştır. Oysa günümüz dünyasında, sanat ve edebiyat sanki kurgusal alanın bir tezahürüymüş gibi ortaya çıkıyor. Bu kurgusal alanda da eylemsel olanın yerini kurgusal olan alıyor. Kurgusal olan da daha çok Batılı anlamda profan, kavramsal ve söylemsel anlamda kendi dünyasını dayatan bir durumu içeriyor. Onun için de, bir yarma harekâtıyla, bunu derinleştirmek suretiyle kendi kavram dilini bulma yolunda çabalar ortaya koyarak bir sonuca ulaşılabileceğini düşünüyorum, bu bir başlangıç noktasıdır. Edebiyatı ve sanatı çok yerli yerinde yapmak gerekir.

Ben tabloyu pek iç açıcı görmüyorum? Özellikle de ‘aydınlarımızın’ tavırları, beni karamsarlığa sevk ediyor.

Karamsar olmamak gerekir. Büyük seslere kulak verilmediği zaman, dikkat edilmediği zaman, sizin söylediğiniz durum gerçekleşir. Sezai Karakoç’un sesi duyulmuyorsa, Nuri Pakdil’in çığlığı hissedilmiyorsa, elbette bahsettiğiniz karamsar tablo ortaya çıkacaktır. Yine özellikle belirtiyorum, Sezai Karakoç gibi, Nuri Pakdil gibi büyük seslere dikkat kesilmediği zaman ortalık baykuşların sesine emanet edilmiş olur. Yani şunu söylemek istiyorum, ortalıkta çeşitli sesler dolaşıma girer. Bu sesler de insana bir yön göstermekten, insana bir kıble işaret etmekten uzak düşer. Bu durum da insanın bunalmasını beraberinde getirir.

Sanki birileri özellikle büyük sesleri bastırmak için ortalığı velveleye veriyor, suyu bulandırıyor, havayı kirletiyor?

Evet, yazık ki bizim teknolojiye açlığımız ve teknolojinin getirdiği kolaylıklara, dünyaya açlığımız o büyük sesleri duymada bir engel teşkil ediyor gibime geliyor. Elbette bunun içerisine başka etkenleri de girdirebiliriz. Dünyevi birtakım menfaatler, emeller, arzular peşinde olmak, bizim büyük sesleri duymamızı problemli hale getiriyor.

Arap Baharı’nın İslam’a getirileri ya da İslam’dan götürüleri nelerdir ya da yakın bir gelecekte neler olabilir?

Bize ait bir şey yok gibi; ama ümitvarım yine de. Hiç değilse tiranların, zalimlerin sonlarının yaklaştığını ortaya koyarak bir an da olsa mazlumların ahlarının karşılıksız kalmayacağını hissetmelerini sağlıyor.

Buna göre sekülerleşmeyi nasıl yorumluyorsunuz?Ömer Erinç, Seferi Yazılar

Şimdi, bizde tevhit esastır. Başka kavramlara, başka dünyalara çağrı bütünlüğü sağlamaz. Ortak insan bilincini ortaya çıkarmaz. Sadece bilinç çatlamasını, bilinç yarılmasını meydana getirir.

Tevhitten ne murat ediyorsunuz?

Yani Müslüman tek bir Allah’a inanır. Tek bir Allah’ın istediklerini yerine getirir. Allah’ın istediklerine teslim olur. Allah’ın istediklerine teslim olmak yerine, başkalarının istediklerine teslim olmak tevhidi parçalar.

Hocam, aslında Hazreti Peygamberin vefatından itibaren İslam coğrafyasında bir ayrışma var. Dört halife ile gün yüzüne çıkmıştır bu ayrışma.

Bir ayrışma, evet, aslında Hazreti Peygamberin irtihali ile defnedilmesi sorunuyla başlıyor. Benî Sâide Sakife’de toplananlar Peygamberin defnedileceği yer problemiyle yüz yüze geliyorlar. Hilafetin Hazreti Ali’nin hakkı olduğu sorunuyla yüz yüze geliyorlar. Böyle başlıyor ilk ayrışma. Bu süreç giderek derinleşiyor. Ehli Sünnet orta yolcu, mutedil bir çizgi olarak, uçları terbiye ederek, uçları budayarak kendi doğrultusunda ümmetin menfaatlerini düşünen orta yolcu bir çizgidir. Bugün de bu böyle devam ediyor.  İslam coğrafyasındaki büyük çoğunluğun çizgisi Ehli Sünnet çizgisidir. Elbette Ehli Sünnetin de farklı yorumları vardır. Bu yorumlar içerisinde Selefin yorumu ile Maturidi ve Eş’ari yorumu arasında temel meselelerde bariz farklılıklar yoktur. Ancak bugünkü modern algı sanki bunları çok farklı, ayrı çizgilermiş, yollarmış gibi gösteriyor. Bu bir tarafı… İkinci bir taraf, aslında İslam coğrafyasındaki ilk yabancılaşma, ilk çeviri hareketinin başlamasıyla başlıyor. İlk yabancılaşma derken şunu söylemek istiyorum, Yunan, Latin, Hint, İslam dünyasına olduğu gibi aynen çevrilerek getiriliyor. Bunlar üzerinde herhangi bir denetim, herhangi bir süzgeç ya da dil titizliği gösterilmiyor.

Hangi dönemde?

Bu Abbasiler döneminde zirve yapıyor. Abbasiler döneminde, aslında İslam dünyasındaki fetihlerin genişlemesiyle birlikte tercüme hareketleri de başlıyor, karşılaşma başlıyor. Bu karşılaşma, bir alışverişe dönüşüyor. Bu alışverişin neticesinde, elbette milletler, toplumlar birbirlerini anlama, birbirlerini kavrama durumu hissediyorlar ki,  bunun sonucu olarak tercüme hareketleri başlıyor. Abbasiler döneminde, özel dil odaları demek olan Beyt-ül Hikme’de yapılan tercümeler, tamamen Yunan’dan, Latin’den, Hint’ten gelen metinler olup bunlar olduğu gibi aktarılmıştır. Bunlarla düşünülmüştür.

Neden Yunan’dan, Latin’den, Hint’ten tercümeler yapılıyor?

Bir ihtiyacın neticesidir belki.

Günümüzle ilişkilendirirsek, Batı dışarıdan bir şeyi aldığı zaman, dönüştürmeden, kendi olmaktan çıkarmadan kullanıma sunmaz. Biz neden böyle yapmadık ya da yapamıyoruz?

Biz geç kalmışız.

Niye, aklımız başımızda değil miydi?

Her halde. Bu dönem, İslam dünyasının çatlama, yarılma dönemidir. Geriye doğru uzanır bu dönem. Emeviler dönemi, Ehli Beyt’e karşı olumsuz tavırların geliştirildiği bir dönemken, Abbasiler devri de Emevilere karşı bir tavrın geliştirildiği bir dönemdir. İktidarın, gücün kutsandığı dönemlerdir söz konusu devirler. Hakkaniyetli bir çizgiye ulaşmak yerine, gücün çizgisine doğru yönelmişlerdir. Bu da tabii, çatlamayı derinleştirmiştir. Bilinç, bilgi kirlenmesini beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla zihin kendinde olmayınca, farklı kaynaklardan beslenmeye başlayınca, elbette yabancılaşacaktır. Bir sorun olarak da yabancılaşma genişleyecektir.

Müslüman coğrafyaya baktığımız zaman bize ait olan bir şeyler var mı gerçekten?

Aslında şunu söylemek gerekir, bir günde okumaz, yazmaz edilen bir milletin, bize ait bir şey yok demesini, çok da yadırgamamak gerekir. Bir günde bu millet okumaz, yazmaz edilmiş. Bir günde kendi kök bağlarıyla ilişkisini kesmiş, kök ağacı kurutulmuş. Kendi kök bağlarıyla ilişkisini kesen, kendi kök bağlarına yabancılaşan bir millet gününü algılayabilir mi, tarihine bakabilir mi? Onun için bugünün insanına çok ağır yükler yüklüyor bu çağ. Çünkü hem dünü anlayacak, hem bugünü kavrayacak hem de yarına dönüp bakacağız. Bu da problemli bir durumu işaret ediyor.

İslam’ın asıl kaynaklarına ulaşmak, bir problem olarak hala karşımızda duruyor. Çünkü bugün İslam dünyasında milyonlarca Şia Mehdi’yi bekliyor.

Bu bizde de var.

Hal böyleyken İslam’daki ilk ayrışma hala devam ediyor. Batı modernizminin bu ayrışmadaki rolü ve etkisi nedir?

Şimdi, düşünsel anlamda biz yazıya yabancı bir toplumuz. Şiirle oturup kalkmışız, şiirle söylemişiz, şiirle ifade etmişiz meramımızı. Bu şiirle ifade ediş, analitik bir bakışa sahip olmamayı getiriyor beraberinde. Dil de ancak düzyazı ile kurulur. Dilin kurulmamasını getiriyor beraberinde. Çünkü şiir sözün özetidir, hülasasıdır. Düzyazı ise, aslında sözün derinlemesine, genişlemesine yayılışıdır. Bu derinlemesine, genişlemesine yayılış düzyazıyı kavramlar doğurmaya sevk eder. Bizim sorunumuz bu. Modern saldırılar karşısında, sizin söylediğiniz anlamda, İran’ın, diyelim ki, kaynaklarının dünya literatürüne girmiş olması, bizim Ehli Sünnet dünyasından neredeyse hiçbir kaynağın dünya literatürüne girmemiş olması, bütün felsefe tarihlerinin İran kaynaklarıyla başlamış olmasının sebebine gelince, İran’da filozofik bir dil vardır. İran bir gecede cahil bırakılmış, okumaz, yazmaz edilmiş bir halk da değildir. Azınlık psikolojisinin de getirdiği bir durum olarak, İran, yeryüzünde, zalime karşı dik durmayı, sürünmemeyi sağlamış ve müstekbirlere karşı kendi dilini korumayı bilmiş bir halktır.

Aslında başlangıçta da belirttim, yeni bir dil kurmak gerekiyor, diye. Yeni bir dil kurmanın yolu, sanat ve edebiyattan geçiyor. Felsefe dili de sanat ve edebiyatla beslenir büyür. Yeni bir dili inşa etmeden, yeni bir dil geliştirmeden, yeni bir estetik tavra bürünmeden, estetik tavır geliştirmeden, yaşadığınız coğrafyanın sesini duyurmanız mümkün değildir. Felsefeyi de sanat ve edebiyattan ayrı düşünmemek gerekir. Belki bir düşünme yöntemidir, farklıdır kullandığı dil ama felsefenin de dilini sanat ve edebiyat besler. Bizim estetik bir dilin, estetize edilmiş tarafına da ihtiyacımız var. Kaba, nobran, doğal bir dille düşünce üretilemediği gibi, bir dünyaya da gidilemez. Bu dil olsa olsa, bizi ancak gündelik yaşamın karanlıklarına götürür.

Şöyle bir paradoks ortaya çıkmıyor mu? Sahip olduğumuz dili Batı dönüştürüyor. Onların dönüştürdüğü dille biz eyleme geçiyoruz. Bu paradoksu nasıl aşabiliriz?

Güvensizliğin getirdiği bir sonuçtur bu. Siz kendinizin geliştirmediği araçları kullanırsanız, bu araçların seslerine dikkat kesilirseniz, elbette dönüp oraya bakacaksınız ve istemediğiniz bir dünyanın diliyle konuşmaya başlayacaksınız. Sonuç budur.

Bu aşamada Müslüman coğrafyanın Anadolu ayağına düşen görev ya da işlev nedir?

Aslında, Anadolu, Mısır, Pakistan, Hindistan, ne ise, İslam coğrafyasındaki bütün ülkeler, bütün insanlar tek bir odağa bakarak yeniden gözlerini Mekke’ye, Medine’ye, Kudüs’e dönerek, yakın tarih anlamında da İstanbul’a dönerek kendi yönlerini bulabilirler. Bunu söylerken şunu demek istiyorum elbette, yön bulmada bir dikkat kesilmenin gerektiğini söylemek istiyorum. Düşüş nerede olmuşsa kalkış da orada olacak.

Nasıl oldu düşüşümüz?

Düşüşümüz İstanbul’dan oldu, düşüşümüz sanat ve edebiyatla oldu. Tekrar eğer bu yabancılaşmayı, bu çürümeyi, bu kokuşmayı yurt dışı etmek istiyorsak, kendi dünyamızın dışına atmak istiyorsak, dünyamızla hemhal olmak istiyorsak, çürümeye, yabancılaşmaya karşı dik durmak istiyorsak, İstanbul’a bakarak, Mekke’yi ve Medeni’yi göz önünde bulundurarak, yakın dönemden uzağa doğru okumalar yaparak, Kur’an ve sünneti-i nebeviye ışığında düşüşümüzden, yıkılışımızdan, sarsılışımızdan kurtulabiliriz, ayağa kalkabiliriz.

İnşallah. Hocam, bize zaman ayırdığınız için teşekkür ediyoruz, Allah razı olsun.

 

Faik Öcal konuştu

 

 

Güncelleme Tarihi: 29 Şubat 2012, 12:17
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Vakkas öcal
Vakkas öcal - 7 yıl Önce

Hoca çok güzel ve verimli bir röportaj olmuş.Allah razı olsun....

Bahar Karaçalı
Bahar Karaçalı - 7 yıl Önce

Ömer Erinç hocamız, herkesin imrenerek baktığı, bukadar kirlenmişliğin içerisinde pırıl pırıl kalmayı başarmış, yüreğini insanlara açarak, hiçbir özveriden kaçınmadan emek veren, edebiyat ortamlarına susamışlara kana kana su içiren biridir. Allah (c.c.) ondan çok razı olsun. Tüm şehirler böyle hocalara hasret. Maraş'lıları kıskanıyoruz. Ropörtaj çok iyi olmuş. Teşekkürler. Selam ile.

banner8

banner19

banner20