Ölümünün şiirini henüz yazamamış..

Halen Van’da yaşayan şair-yazar Müştehir Karakaya ile şiir üzerine konuştuk.

Ölümünün şiirini henüz yazamamış..

Müştehir Karakaya - Beyaz Gemi

Müştehir Karakaya’yı, kendi çıkardığı “Beyaz Gemi” adlı kültür-sanat dergisinden tanıyorum. De ki Aytmatov’un Beyaz Gemi’sindeki çocuk gibi, düşler ülkesinde, Van Gölü’nün kıyısında. Şu an Van’da yaşayan şair-yazar Müştehir Karakaya, neredeyse edebiyatın her türünde eser vermiş birisi. Onlarca kitabı olan yazarın, yayımlanmayı bekleyen çok sayıda roman, deneme ve şiir dosyası da var.

Uzun zamandır Müştehir Karakaya ile bir söyleşi yapmak istiyordum. Nasip bugüneymiş. Müştehir Karakaya’nın kapısını çaldık. Gönlümüzden geçenleri sorduk.

Sizinle yapılan bir röportajda sizden özgeçmişinizi 3 cümle ile aktarmanız isteniyor ve siz şu cevabı veriyorsunuz: “En zor cevapladığım sorulardan biridir bu. Gençliğini hiç yaşamamış, hastalıklarla boğuşmuş, akademik bir kariyer yapmamış, kendine has bir delilikle İstanbul’da at koşturmuş, ihanete uğramış, üç günlük dünyasında üç gün üst üste hiç karnı doymamış, aristokrat bir aileden gelen ama ne şehirli olabilmiş ne köylü kalabilmiş, ölümle yaşam arasında gel-gitleri olan, nirvanayı arayan, kaf dağına doğru kanatsız yola çıkan bir meczup...” sözleriyle karşılık verdiniz. Size tekrar aynı zorluğu yaşatmamak adına, bu cevabınıza eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Ne ekleyebilirim ki. Bir ömrü üç beş kelimeyle ancak bu kadar özetleyebilmişim, ya tam bir senaryo yazmam lazım uzun uzadıya ya da böyle kısa bırakmalıyım. Nice kilitli kapıları açtım, niceleri de üzerimde kilitli kaldı. Herkesin yakınında kendimin uzağındayım.

Uzun yıllar İstanbul’da yaşadınız? Sonra Van’a döndünüz? Bize Batının incisi İstanbul’dan yine Doğu’nun incisi Van’a geliş serüveninizi anlatır mısınız? Yakın zamanda İstanbul’da olduğunuzu biliyoruz. İstanbul’u özlüyor musunuz Van Gölü düşleri kurar gibi? Aklımda, “Van Gölü Sahilinde Bir Akşam Hüznü” şiiriniz.

Evet, uzun yıllar İstanbul’da yaşadım. Bu megakentle bütünleştim. Bizim zamanımızda metropoldü, iki binli yıllardan sonra oldu megakent. İnci yönüyle dediğiniz gibi ikisi de inci. Nicelik olarak ikisi de şehir, nitelik olarak ama biri dev biri cüce, biri on beş milyonluk bir devlet, biri sekiz yüz binlik bir site. Gelişlerim ve gidişlerim tesadüflere bağlı, İstanbul’un kolaylığını ve zorluğunu bilen biliyor. İçinde küskünlük var, sahipsizlik var, terk edilmişlik var, yanlış anlaşılmışlık var, ihanet var, yoksulluk var, kimsesiz kalmışlık var. Her birinin öyküsü ayrı ayrıdır. Sanırım İstanbul beni hazmedemedi, kustu, kustuğunu yutmamak adına beni dışarı attı. Herkesin adam olmak için neden İstanbul’a kapak atmak istediğini anlayabilmiş biriyim. Evet, İstanbul’u özlüyorum, hasretini çekiyorum ama Van’a da alıştım, bağrıma bastım, sanırım o da beni bağrına bastı, kabullendi beni. Düş dedin de, “İstanbul’da iken oralarda bir yerde bırakıp gelmiştim” dediğim yerlere gelince, şimdi düşlerde kalan yerlerin çetelesini tuttum. İstanbul sokakları yerini Van Gölü kıyısı ve kır çiçekleri aldı sanırım. Ancak şehirlerin de ruhları var, onları incitmemek lazım.

İşte Batı’yı, Paris’i bırakıp soluğu Afrika’da alan Rimbaud hakkında ne düşünüyor Müştehir Karakaya? Ben şahsen Rimbaud’un Paris’ten Afrika’ya gitmesiyle, Müştehir Karakaya’nın İstanbul’dan Van’a geçmesi arasında yaşamsal anlamı bakımından benzerlikler, paralellikler görüyorum. Yanılıyor muyum?

Bir benzerlik kuruluyorsa şairlik babındandır derim. Öyle ki, Rimbaud’nun iktidarda olduğu dönem 18 ila 26 yaş arasıdır. En büyük şiirlerini bu çağlarda yazmıştır. Daha sonra yazmış mıdır bilmiyorum. Rimbaud’nun yaşam öyküsüyle Müştehir’in yaşam öyküsü arasında hiçbir benzerlik yoktur sanırım. Yaşamsal anlam yerine buna yaşamsal alan dersek daha doğrudur, ilk etapta ben de belki şiiri bırakırım ya da o beni bırakır da huzurla ölürüm diye bir mağaraya ihtiyaç duydum, ancak ticaretten ve metadan anlamadığım için, boynuma bir ilmek olarak atılan sorumluluk bağı beni insanlar arasında tuttu. İstanbul’dan beni sürgün eden saik neyse, Van’da da belimdeki zünnarı sıkan şey o oldu. “Bırakıp giden artık senin değildir” önsezisiyle gerideki benim olmadı, içimdeki bana çelme takıp duruyor. Afrika Rimbaud’ya şiir yazdırdı mı bilmiyorum, belki hayır ama Van benim hikmete bir adım Müştehir Karakayadaha atmama sebep oldu. Belki İstanbul’dan ayrıldıktan sonra nirvanayı ve kaf dağını aramaya çıktım diyebilirim; bu hasretle, özlemle, sabırla, içimdeki kor harla, kırılan kanadıma bir çeşit pervane takılarak uç dediler. Uçtum, uçtum, uçtum, hâlâ uçuyorum, belki ancak ölüm paklar beni...

Her şehir bir şiirdir itikadımızca. Bize göre de Van Müştehir Karakaya demek. Van ile olan ilişkinizi bir cümle ile ifade edersek?

Aynen öyledir. Şehirleri şuur, şuuru şair, şairi şiir paklar. Her yiğidin yoğurt yiyişi gibi her şehrin şiiriyeti ayrıdır. Şehrin şairle anılması sizin teveccühlerinizdir. Ne ala, ben bu liyakatteysem bu sizlerin büyüklüğü iledir. Nice ulvi kültürleri ve önemli adamları içinde barındıran kadim şehir beni de bağrına basmışsa bu şehrin asaletindendir. Benim katkım onun bana katkısının yüzde biridir ancak derim. Belki şehir benim adımla anılmaz ama benim adım şehirle anılabilir. Van bana şu gerçeği öğretti ki; yaşamak dediğimiz şey bir sevgilinin nefesinden başka bir şey değil… Ben ölürsem ve eğer şehir yetim kalacaksa ve o ölürse ben öksüz kalacaksam, bizim belada ruhlarımız dört çivi ve bir duvar üzerine inşa edilmiştir demektir. Yoksa, insan dediğimiz şey, kıyısında bir çakıl taştan başka bir şey değildir okyanusun gözünde.

İlk şiiriniz ne zaman nerede yayımlandı? Biz o ilk heyecanı anlatır mısınız?

Bana bu yıllardır sorulmaktadır, henüz doğru dürüst bir cevap vermişliğim yok, doğrudur, gerçekten, hangi şaire sorarsanız ilk şiiri, ilk yazısı, ilk yayınlanan dergi veya gazeteyi hemen sıralar. Ben bundan mahrumum.  O ilk heyecanın bambaşka bir tadı ve ruhu vardır, ben bundan mahrumum. Onu hatırlamak ve bilmek marifet işidir, ben bundan mahrumum. Onu yâd etmek ve hatırlamak heyecanın şanıdır, bundan da mahrumum. Sanırım felek bunu bana unutturmakla her yayınlanan şiir ve yazım için sil baştan bir ağ örüyor bu yaşımda, “sen ey kayıp ülkenin kayıp şımarık çocuğu, şahbazların at koşturduğu cenk arenasında zırh kuşanmak neyine” diye sınıyor beni, şimdi bile, bugün bir şiirim yayınlansa sanki ilk defa yayınlanıyormuşçasına mahcup ve tedirginim. Şimdi bile, “şair mi oldun sanki, ilk şiirini bile hatırlamaktan aciz ve gafilsin, al sana... Geçmişi unut, geleceğe de zar atma, hepten matsın” diyen içimdeki pirin sesi, beni hep ilklerin esiri haline getiriyor. İlkleri yavaş yavaş silmeliyim hayat çetelemden. Ben ilk bunu unutmakla başladım demek.

Şiir serüveninizde ilk şiirlerinizle son şiirlerinizin neresinde duruyorsunuz? Ya da istediğiniz yerde misiniz? Olmanız gereken şair misiniz? İstediğiniz şiirleri yazabildiniz mi?

Buna hayır mı demeliyim, evet mi, ne demeliyim bilmem ki. İlk yerde değilim, son yerde de... İstediğim yerde değilim, bunu biliyorum ancak olması gereken şairim diyebilirim sanki. Ölümümün şiirini henüz yazamadım, yaşamımın şiirini yazamadığım gibi. Sanki bir yerlerde gizli kalmış bir kılıç bedenimi ve ruhumu ortadan ikiye bölecek diye sırat köprüsünün üzerindeyim zinhar. Ya da bir yarım köprünün bir yanında, diğer yarım öbür yanında. Düşersem tüm düşmeyeceğim de, ikiye bölünmüş düşeceğim. YaniMüştehir Karakaya her şeyin tam ortasında… Şiirin ortasında, hayatın ortasında, kıyımın ortasında, gece ve gündüzün ortasında, dünya ile ahiret ortasında. Arafta...

Edebiyeti edebiyat ile soluklayan Müştehir Karakaya’nın şiirleri sonsuzluğun neresinde durur? Yani, yeterince acı çekildi mi, gereken bedel ödendi mi?

Sonsuzluğun tam ortasında, kıyısında değil, ortasında... Zaman gösterecektir, Müştehir Karakaya’nın şiiri edebiyle korku ve yakarışın neresinde kalacak? Zaman elekten geçirecek, felek ağlarını örecek, tufan alıp süpürecek bir devrana rast geldi mi, acının ve cürmün katili olan şair, her dem uykuyla uyanıklık arasında mekik dokuyarak ölüp ölüp dirilmenin adını şiir koymuş. Bedeli ödenmemiş hiç bir şiirin hükmü yoktur.

Gençlerle iletişiminiz nasıl?

İyi galiba. Ben onları seviyorum ve anlamaya çalışıyorum, her ne kadar ben gençliğimde öncülerim tarafından anlaşılmamış olsam da. Bu hataya düşmeyeceğim. Onların da beni sevdiğini görüyorum, her ne kadar iyi anlamasalar da. Koca Yûnus’un dediği gibi, birbirimize baktığımız sürece sorun yok demektir: “Gönül gönüle bahtı/ Gönül Çalabın tahtı/ İki cihan bedbahtı/ Kim gönül yıkar ise...”

Genç şairlere neler önerirsiniz?

Neyi önereyim? Onlar neyi nasıl anlayacaklarını iyi bilirler sanırım. Edebiyatın çetrefil bir arkaik olduğunu zaten bilirler. Şiirin öğretilemeyeceğini de. Var olan cevherin üzerindeki kışrı, tozu toprağı atmaları gerekir. Pişmiş aşa çok su katmak ağız tadını bozar, bunu bilirler. Pişmemiş yemeğin karın ağrıtacağını da... İyi bir aşçıya iyi malzemelerin olması gerektiğini de... Sabırlarını üç su ile yıkamaları gerektiğini büyüklerinden görmüşlerdir. Dem gelir Leyla’yı kaybederler subaşlarında. Dem gelir hicran paralar yüreklerini. Patika yoldan koşmak gibidir, derin yarlardan ve inişli çıkışlı derin kovuklardan. Kimi Müştehir Karakayakör kuyularda Yusuf olmak da var, saray damlarında eşek aramak da... Kim ki bilsin ki bu genç şair, yitiğini aramaya çıkmış bir bezirgândır çöl yollarında ve aramakla bulunmayan, bulmakla olmayan bir kuştur düş yollarında... Kavuşurlarsa kaybederler, kaybedenler zaten bulamayanlardır.

Genç Müştehir Karakaya ile -artık yaşlı diyelim kusuruma bakmazsanız- yaşlılığa yelken açmış Müştehir Karakaya örtüşüyor mu? Ya da iki Müştehir Karakaya nerede duruyor?

Hayır, garipsemedim sorunu, tabii ki bir zamanlar gençti Müştehir, şimdi ihtiyar. Yaşlı demeyelim de ihtiyar diyelim henüz. Örtüştüğünü ben biliyorum, bilmem dışarıdan bakan da böyle görüyor mu? Her kimse serüvenini herkesten daha iyi bilir inancındayım. Yirmisinde iken kırkındayım diyen Müştehir, kabul buyurun ki, kırkında iken altmışında, ellisine gelince de sekseninde olduğunu idrak etmiş durumdadır. Eğer “eskiden deli idi, şimdi akıllandı mı” diye sual edecek olursan, yok, örtüşüyor. “Eskiden asi idi, şimdi ehilleşti mi” diye bakarsan, yine yok, bunda da örtüşüyor. “Eskiden yaktığı narın aşkına içmeden de körkütük sarhoştu, şimdi ayıldı mı” diye sorguluyorsan, bak bu da yok, demek bu da örtüşüyor. Peki, ne değişti o zaman, bunca zaman bunca kavil? Şu değişti: Ateşin hiç bir zaman toprağı yenemeyeceğini öğrendi. Bedenin öleceğini ama ruhun asla ölmeyeceğini idrak etti. Aslında her şeyin bir paylaşmadan ibaret olduğunu, bu paylaşım adaletli olmadığı zaman cism u canda da, his u hayalde de kaos olacağını öğrendi. Ve ey idrak dedi: Kendini yenileyemeyen tövbe etmesini bilmeyendir, günahını ve sevabını boynunda taşıyamayanla yola çıkma. Suyla toprağı çamurlaştırmadan cebinde taşıyan adamdır, gel istersen sen de orda dur, gelip bakanlar, gençliğinin dakikaları sevabına ihtiyarlığın acuz kamburunu belki silerler de sapıtmış olduğun elli birinci gününde seni elinden tutup da belki araftan çıkaracak bir kadirşinas bulursun, işte bu iki yol başında dur. Müştehir şimdi burada duruyor.

Yeni çıkan kitapları takip ediyor musunuz? Yeni çıkan ürünlerden özellikle dikkatinizi çeken var mı?

Her zaman değil. Zamanla bir sorunum var. Demin içine hapsolduğumdan mıdır nedir, görebildiklerimi, bunların içinde beğenebildiklerimi, beğendiklerimin içinde ırmağımda akıp gidebilecekleri takip ediyorum. Bana hoş gelen bana tokat atandır öngörüsüyle, verebilecek olan satıcı mücevherini kolaya ve ucuza satmaz. Şalgam pazarında cevher aramaya kalktığımız için çoğu kere elimiz boş dönüyoruz. Mesela, bir iki ay önce kitapçıda baktım Mungan’ın Şairin Romanı ve Maaluof’un Işık Bahçeleri beni dikkatle süzüyorlar, bilirim ki, dikkatlerini çektiğim kitaplara ben de dikkat çekiyorum, ben onlarınMüştehir Karakaya dikkatini çekiyorum onlar da benimkini. Eh işte, beni okuyanı bulursam aynı zamanda onları zaten okumuş oluyorum.

Şiir yazmaya nasıl başladınız?

On iki yaşımda gördüğüm bir rüya üzerine... Uzun bir süre içimde saklı tuttuğum ve birkaç yıldır dillendirdiğim bir rüya bu... Tekrar etmenin bir yararı olmayacağını düşünerek kısa kesiyorum. Bir daha burada bir kere daha söylersem sanki sırrım faş olacak, bir iki yerde yazılı duruyor, okuyuculardan affımı diliyorum. Merak edenler araştırıp bulabilirler sanırım. Ne de olsa artık internet çağındayız. Aslında meraka değer bir şey de değil...

Romanlar, denemeler,  öyküler de yazdınız. Ama ben size en çok şiiri, şairliği yakıştırıyorum.  Şiiriniz yarınların neresinde duruyor?

Ben bilmem inanın, aslını soracak olsanız ben de en çok kendime şairliği yakıştırıyorum ki, zaten başka bir şey demeye, hatta şairim demeye hicap duyuyorum. Şairlerin bunları söylemesinden çok, yetkililerin, okuyucuların, ediplerin, edepli olanların bunu söylemesi gerek. Desem ki, şurada duruyor kendimi yemiş olacağım, demesem yalanlamış olacağım. Ben ne diyeceğim? Hani diyor ya türkü: Gelirsen şimdi gel, ölürsem kabrime gelme, istemem...

Şiiri neye benzetirsiniz?

Şiir, kıskanç mı kıskanç bir sevgilidir. Nazlıdır. Yüzüne gülmezseniz sizi terk eder gider. Peşinden kovalamanız gerekir. Ya da uçurum kenarında açan bir çiçektir. Koparmak isteyen mutlaka o uçurumdan düşme tehlikesi geçirecektir. Ya da yeraltında bilinmeyen bir madendir, değerli bir maden. Elinde dedektörü olmayanın onu bulup çıkarma ihtimali yoktur. Şiir aslında bir süstür, hiç bir gerdana takı olmayan.

Hangi ruh haliyle şiir yazıyorsunuz?

Hangi ruh haliyle mi? İlk defa böylesi bir soruyla karşılaşıyorum. Demek ki şairlerin de kendilerine göre yazma hallerinin yanında ruh halleri vardır. Ama ben bunu çıldırma anı, yakaza hali, şüpheyle kesinlik hali diyordum. Hani çoğu şairlerin dediği gibi şiir doğurma işidir. Hal ile kal arasındaki ince çizgiyi aşanlar, hal diliyle konuşurlar. Ben öyleyim. Benim çoğu söylediklerim aslında halimdir. Bulutun ardına gizlenen güneş örneği... Gülüyorsam mutsuzum, ağlıyorsam mutluyum.

Şiiri diğer metinlerden ayıran özellik/özellikler nelerdir?

Bu çok zor bir soru. Çünkü şiirin bir tanımı olmadığına inananlardanım. Bu şöyledir diyemem, özelliği şöyle olmalı, böyle olmalı, şu metinler şiirdir, bunlar değildir denilemez. Sanki yine de insan neyin şiir olduğunu neyin olmadığını biliyor kanımca. Tek kesin yargı herkeste, az sözcükle çok şey ifade edebilme yeteneğidir. Romanı kırpar öykü, öyküyü kırpar şiir yaparsınız diyenler var. Ben şiirin böyle çıkmadığını biliyorum. Neden? Çünkü eğer böyle olsaydı tersi bir önermeyle şiiri çoğaltırsanız öykü, öyküyü genişletirseniz roman çıkardı. Şiirden hiçbir şey çıkmaz. Hatta romandan da bir şiir çıkmaz. Şiirle öykünün teyze çocukları olduğunu söylemişimdir. Müzikle üvey kardeştir. Biri hiç büyümeyen bir çocuk; bu şiirdir; biri süslenip püslenen bir genç kız, bu öykü, biri de masal anlatan bir dede hükmündedir. İşte benim ağzımdan hiç duyulmamış bir özellik...

Size göre kime şair denir? Hayatın neresinde durur şair/şiir?

Bana göre şair hayatın her yerinde durur ama onlara ortak olmaz. Şiir her alanda meze gibidir ama karın doyurmaz. Şairin ruhu her yerdedir ama görünmez bir tılsımla. Onu gören az kişi olur. Yaşamın kıyısında durur, her an kendini atmak için, kalabalıktan belli olmaz. Çoğala çoğala yalnızlaşan bir jön gibi. Yolu bilen ama yoldan gitmeyen bir yolcu, Ya bildiği halde bilmediğini sanan bir derviş ya da bilmediği halde bildiğini iddia eden bir soytarıdır. Çok şiir söyleyen değil şair, çok kitabı çıkan değil şair, ne yazsa şiir diye okunacağını sanan değil bir şarlatan, hiç yazmasa, söylemese de şair olan/şiir olan kimseler vardır. Bence en büyük şairler farkında olmadan delileşen kişilerdir. Akıldan noksanlık demekten uzağım. Sözümün iyi hazmedilmesi lazım… Gerçek şiir söyleyene denir şair.

Birçok şiirinizde ölüm geçer. “İşte Ölüm Baladı”, “Ölümün Sevda Sesidir”, “Ölmek Dâhil Yakışır Bize”… Müştehir Karakaya ölüm hakkında ne düşünüyor?

Benim ölümle ertelenmiş bir hayatım var, sanırım sıkça ölümden bahsetmemin nedeni budur. Azrail’le kavlu kararım var. İki kere ölümü atlamışım. Böyle söylediğiniz şiir başlıkları çok eskilerde kaldı, yeni şiirlerime baksanız, onda sekizinde geçer. Ölümü hatırlamak an’ın durak başlarıdır. O anı hapsedersiniz havsalanızda ve durup düşünürsünüz, siz insanlığa bu hesabı nasıl ödersiniz? Ne zaman büyüklük taslasam acı bir tokat yerim, ne zaman bir kalp kırsam durup ölüme bakarım. Ölümü, sıramın yanmaması için veya girdiğim kuyrukta sırayı bozmamak için başımda sallandırdığım bir kamçı gibi taşırım. Her şeyi yalanlayabilirim ama bir türlü onu yalanlayamadım. İnsan her şeyi başarabilir ama bir türlü nedenli nedensiz onu durduramaz. Yani buna karamsarlık demeyelim, realiteyle yaşamak ayrı, ondan korkmak veya ret etmek ayrıdır. Bir şeyi de çok severseniz o hiç aklınızdan çıkmaz. İyi ile kötüyü birbirinden ayırt edemediğimiz bir dönemde bu mihenk taşına ihtiyaç duyuyorum. Onun ölüm hakkındaki düşüncelerine bakarak kıstas yapabiliyorum. Son zamanlarda iyi olanların da ölüm düşüncesinden korktuklarına şahit oluyorum. Ne garip değil mi? Bu dünya ve içindekiler, araf ve ahiret, öte dünyada cennet veya cehennem ya vardır ya yoktur, diyelim ki ben diyorsam yoktur, sen de diyorsun ki bana, yoksa fazla bir kaybın yok, çünkü o zaman hiç kimse de yok. Ya varsa, diyebilmen için ölüme bakman lazım. Sana ya varsa dedirten işte bu ölüm gerçeğidir. Ben de hayatın içinden yazan biriyim, bu hayatın kendisi olan ölümü nasıl kulak ardı edebilirim ki!

Kanımca, geceye kalan, gecede yaşayan ve yazan bir şairdir Müştehir Karakaya. Geceyle alıp vermediğiniz ne var? Neden bu kadar çok gece?

Oy oy oy, şimdi yaraya tuz bastınız azizim. Gecenin sesi diye bir gerçeklik keşfettim. Gecenin bütün kirleri ve kabahatleri örttüğünü idrak ettim. Gündüzden şeytana lanet okuyup gece onun kollarında geçiren insanları tanımaya çalışıyorum. Gece bütün maskelerimin düştüğü zaman dilimi, görünen âlemde sahipsizliğimi ve kimsesizliğimi en yoğun yaşadığım devrandır. Bunu yıllarca yaşadım ben. Gecede kendim oldum, gecede kendimi buldum, ben oldum. Bin bir gecelerde, hülya ile düş ile özgürce uçtum, kaleler fethettim, kahramanlıklar yaptım kimsenin bilmediği. Gecenin keskin yasasıyla mahkemelere çıktım. Gecenin sesi emzirdi beni beş parmağımdan. Gündüz herkesin oldum, gece biraz kendime oldum. Yitiklerimi gecelerde buldum, sevgililerim gecenin sesleriyle zuhur verdi. Ben geceyi sevdim ve gece sevdi beni. Gece sağanaklarıyla ıslandım sabaha dek. Gecenin karı ve yağmurudur beni ısıtan ve ışıtan. Gece ayak sesleriyle büyülendim. Geceydi, al bir ata bindim ve diyar diyar dolaştım. Düşleri yorumlamayı ben geceden öğrendim. Gündüzün bütün kör renkleri gecemde her biri bir âlem olan benim perilerim. ’çizmelerimi parlatıyordu geceden gelen peri’... Gecenin uzak yıldızlarıdır çünkü benim en sevgililerim...  Korkarım çok uzatırsam gecenin iplerini çekip kaybolma ihtimalim var. Dilimiz kemikleşmeden burada keselim.

Ölüm dedik, gece dedik, haliyle yalnızlık kaçınılmaz oluyor. Yalnız mıdır Müştehir Karakaya? Tabii, kendini fildişi kulelere hapsettiren bir yalnızlık değil, gönüllü bir sürgünlük üzerine inşa edilmiş bir inziva yurdundaki yalnızlığı soruyorum.

Eyvallah dostum, aynen öyle, dediğin gibi. Yalnızlık kumkuması en çok çoğalan yanıyla Müştehir Karakaya. Ölüm de tek kişilik, yalnızlık da. En kalabalıkta yapayalnızlık bilir misin nedir? Seni her çoğaltan bir kere de öldürüyor nazikçe. Ve sen daha kendini tanıyamadan bir başkası oluveriyorsun durmadan.

Resmen elli yaşına girdiniz. Bir şair için elli yaşını devirmek nasıl bir duygu?

Benim gibi olanlara bakıyorum da çoğunlukla ellisine varmadan göçüp gittiler bu diyardan. Çok yaşamak değil önemli olan, nasıl yaşandığıdır. Yukarıda dedik ya, ellisinde iken yüz yıl yaşamışsam yeter de artar bile. Kime sorsan zaman çok kısa der, hâlbuki ne de çok uzun bizim için bu elli yıl. Beden kocalır ruh kocalmaz derler. Çocuk kalmayı çok istemişimdir. Şimdi diyeceksiniz ki, her yaşın güzelliği vardır, bu da doğrudur. Her yaşın çocuk yanı güzeldir, saf ve temiz. Biz kirlendik zemin de kirlendi. Yeter artık, buna hakkımız yok. Değişen zaman değil bana göre, o hep yerinde sayıyor, değişen insan ve insanlık. Dünya küçüldükçe barbarlık da artıyor bana göre. Kendimi çok yaşlı hissediyorum koca dünya gibi...

Size göre şairlerin iktidar ve devlet karşısındaki yeri ve işlevi nedir? Tabii, bunu sorarken, aklımda 2011 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri törenine katılmayan Sezai Karakoç örneği var. Bu tavrı nasıl buluyorsunuz?

Bizim eskilerden devraldığımız kadim kültüre göre sanatçı devlet kapısında bende olamazdı. Bugün bunu başaran ender insanlar var. Bunlardan birisi de Sezai Karakoç’tur. Onun kendine has, kendi düşünce sistemine göre ulvi bir duruşu vardır. Herkes böyle olmalıydı. Tavrı kendisini bağlar, yaptığı doğrudur, hoş gitseydi de ne değişecekti onun için. Belki devlet erkânı için çok şey değişirdi. Devlet, adı üstünde kendi menfaati ve bekası için kurulu düzenden yanadır, sanatçı manatçı vız geliyor ona. Devletler devletliğini yapar yine de. Politika bizce sanatçının ölüm kuyusudur. Kurt kuzuyu kapmadan önce çoban başında olmalı, yoksa kaptıktan sonra çobanın yakarışı da yara alır kuzu gibi. Sanatçısının özgür olmadığı bu sözümona çağdaş dünyanın her yerinde sanatçı kurtlara teslim edilmiş durumdadır. Keşke istisnalar kaideyi bozsaydı derim...

Şimdi size bir anekdot anlatayım izin verirseniz. Yıllar yıllar önce bavul ticaretinin başladığı yıllarda eski Çakıl Gazinosu’nun bulunduğu alan Romanyalıların uğradığı bir pazar yerine dönüştürülmüştü, hâlâ devam ediyor mu bilmiyorum. Ben de orada Romen turistlere inci boncuk, süs eşyası ve hafif çapta tekstil ürünleri satıyordum eniştemin dükkânında. Benim bir tercümanım vardı, ismi Lacramioara olan genç bir kadın idi, kısaca ona Lali diyorduk. Yeğenim ona, “dayım şairdir” demişti, bir iki gün bana tuhaf tuhaf baktığını görüyordum ama anlam veremiyordum. Sonunda dayanamadı ve sordu: “Sen poet?” “Evet, ben poet” dedim. Hayretle yüzüme baktı. “Senin villa var?” “Yok” dedim. “Taksi var?” “Yok” dedim. “Çiftlik?” “O hiç yok” dedim. Uzun sarı saçlarını arkaya attı ve gözlerimin içine baktı: “O zaman Türkiye Romanya’dan daha fakir...” Romanya’da her şairin özel evi, devletten aldığı yüklü bir maaşı, isterse bir çiftliği, özel arabası ve devletin bütün imkânlarından yararlanma ile dokunmazlığı varmış Çavuşesku döneminde. Ve hiç bir iş yapmadan sadece yazarlarmış özgürce. İşte sana liyakat bu... Bir ideoloji ürünü olması gerekmiyor illa.

Bizi kırmayıp kıymetli zamanınızı ayırıp sorularımızı yanıtladığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim gösterdiğiniz sabır ve güzel sorularınız için. Faydalı olabilmişsek kendimi bahtiyar hissederim. Yolunuz açık, yüreğiniz dert görmesin Faik Öcal... Aşkla kalın...

 

Faik Öcal sordu

Güncelleme Tarihi: 13 Mayıs 2016, 10:59
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13