Okullarımız değersizleştirildi!

Prof. Dr. Hayati Hökelekli ile “Değerler Psikolojisi ve Eğitimi” kitabı çerçevesinde muhabbet ettik.

Okullarımız değersizleştirildi!

İlahiyat öğrenimi görmüş, kısa bir süre MEB’e bağlı olarak öğretmenlik yapmış ve şu an Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Din Psikolojisi Anabilim Dalı Başkanı olarak görevini sürdüren Prof. Dr. Hayati Hökelekli ile Timaş Yayınları’ndan çıkan Değerler Psikolojisi ve Eğitimi kitabı üzerine  tadı damağımızda kalan bir şöyleşi gerçekleştirdik..

Kitabınızın insanın kendisini tanımasının zorluğunu vurguladığınız bölümünde tefekkür (derin düşünme) kısmını okurken  "Bir saat tefekkür, bir sene (nafile) ibadetten hayırlıdır." hadisini düşündüm. Yüzlerce yıl önce Efendimiz (S.A.V) tarafından tefekkürün ne kadar önemli olduğu vurgulandığı halde yine de bu konunun hala anlaşılamadığını ya da gereken önemi görmediğini söyleyebilir miyiz? Eğer öyleyse tefekkür konusuna insanların ilgisi nasıl çekilebilir?Hayati Hökelekli

Gerçekten de tefekkür, olgun insan olmanın, egomuzun dar sınırlarından kurtulup sonsuzlukla bağ kurmanın en önemli aracıdır. Kendi benliğimizden başlayarak tüm varlığa ve Allah’a bizi ulaştıran yoldur. Varoluşun anlamını, hikmetini, imkânlarını, sınırlarını, nihai akıbetini ve bütün bunlar çerçevesinde kişinin kendi değerini, görev ve sorumluluklarını düşünmeden, araştırmadan  yaşayan bir kimsenin gerçekten yaşadığı söylenebilir mi? Çünkü insanın en önemli farkı bir akla ve “benlik bilinci”ne sahip olmasıdır. Bu yüzden de hepimiz sırtımızda büyük bir emanet taşıyoruz.

Kendimizin farkında olmak, dünyayı ve Yüce Yaratıcı’yı en iyi şekilde anlamanın yolunu açan bir ruhsal zemin oluşturuyor. Dışımızdaki dünya, içimizdekinin bir dışavurumudur. İnsanı ruhsal yönden geliştiren, anlayış ve kavrayışını genişleten, benliğini ve kişiliğini geliştirip güçlendiren her etkinlik hayata yeni değerler katar. Elbette ki dindarlığımız da bundan nasibini alır. Belirttiğiniz hadis-i şerifi bu çerçevede anlamak ve yorumlamak mümkündür.

Merak etme, tecessüs, anlam ve kimlik  arayışı ruhsal hayatımızın en güçlü güdüleri arasında yer alır. Küçük çocuklar her şeyi merak ederler ve öğrenmek için can atarlar. Ergenler ve gençler, hayatın anlamını, toplumdaki yer ve rollerini kendilerine öğretecek bir hayat felsefesine, bir anlam sistemine şiddetle ihtiyaç duyarlar. Yüzeysellik, rahatına düşkünlük, kolaycılık, körü körüne itaatçilik... gibi anlayış ve tutumlarla yolları kesilmemişse, sağlıklı bir gelişim içerisindeki çocuk ve gencin “hakikati” düşünme ve araştırma denemeleri hiç eksik olmaz. Bir arkadaşımın (Metin Önal Mengüşoğlu) yazdığı kitaplarından birisinin başlığı “Düşünmek Farzdır” şeklindedir. Belki bir Müslüman’ın farz listesinin başına “düşünmek” görevini koymak gerekir. Yüce Allah’ın kendisine dost edindiği Hz. İbrahim: “Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini, bana gösteriver” dediğinde Allah: “İnanmıyor musun?” dediğinde: “Hayır, inanıyorum da, kalbim tatmin olsun istiyorum” diye cevap verir(Bakara 2/260). Aklı başında her insanın, her konuda tatmin olacağı bir noktaya kadar araştırma, düşünme, eleştirme hak ve görevi olduğunu hatırlatarak işe başlamak gerekir, herhalde.

Günümüzde nesiller arasında büyük mesafeler oluştuğu, genç kuşak ile yetişkin kuşak arasında yeterli ve doyurucu iletişim imkanlarının ortadan kalktığı, yetişkin ve yaşlı kuşağın gençler üzerindeki manevi otoritesinin zayıflaması ve silinmesi sonucu yaşlıların “değersiz” olarak görüldüğü tespitinize katılmamak elde değil. Yaşlılara tutumumuzun düzelmesi için neler yapılabilir?

Benim bu konudaki önerim, öncelikle ana-babaların eğitilmesine yönelik uygulamaların yaygınlaştırılması şeklindedir. “Ana-baba okulu” tarzı çalışmalar  yeni bir sosyalleşmeye imkân hazırlayabilir. Yetişkinlerin, gençlerin dünyasını anlama ve onların anladığı dilde onlarla iletişim kurmanın bir yolunu bulmaları, bu işin başlangıcıdır.

Çok hızlı kültürel değişmelerin yaşandığı bir ortamda nesiller arasındaki mesafenin açılması çok doğaldır. Bu durumda yerleşik değerlerin sarsılmasının önüne geçmek de tamamen mümkün gözükmemektedir. Ancak  yeni değerler üretecek mekanizmaların devreye girmesiyle  bu  aradaki  mesafe en aza indirilebilir. Bu arada bazı temel değerler var ki, hangi şartlar altında  olursa olursun bunların korunup devam ettirilmesine özen göstermek gerekiyor. Akrabalık ve komşuluk ilişkileri bunların en önemlisidir. Sosyalleşme, yani yetişmekte olan nesillerin yetişkin nesillerin hayat tarzına ve kültürüne uyum sağlamaları ve toplumun değerlerini kendi benlik ve kimliklerinin bir parçası haline getirmeleri öncelikle akrabalık ve komşuluk ilişkileri çerçevesinde olur. Onun için ana babalar, çocuklarını yetiştirirken bu konuda onları kendi haline bırakmamalı, ilkeli, ısrarlı ve tutarlı şekilde akraba ve komşuluk ilişkilerine değer vermeli, onlara model olmalıdır. Çocuğun ve gencin hayatında onu tanıyan, onu destekleyen, onunla ilgilenen ne kadar çok yetişkin olursa, onlar da o ölçüde kendilerini güven içinde, yetişkinlere yakın ve onların bir parçası olarak hissetmeye başlarlar.

Hayati HökelekliAdalet, şefkat, merhamet, sevgi, doğruluk, itidal, tevazu, iffet gibi bir çok  temel erdemi derinlemesine açıkladığınız ikinci bölümde özellikle “İffet ve Özgürlük“ kavramlarını birlikte açıklamanız bu iki kavramın aynı yerde barınamayacağını savunan kişileri aydınlatma imkanı yönünden çok doyurucu. İffetin özgürlüğü kısıtladığı sapık yargı nasıl kırılabilir?

Çoğu gençlerin özgürlükten anladıkları şey, herhangi bir amaç ve hedef, görev ve sorumluluk duygusu olmaksızın, keyfi bir tarzda hayat sürmektir. Hayatın, gelişmenin, ilerlemenin, mutlu ve huzurlu olmanın  mantığında böyle bir başıboşluk yoktur. İçimizde taşıdığımız hiçbir arzu ya da duygu, o yönde bir davranış için kural oluşturmaz. Davranış ilkeleri ve kurallarını belirleyen,  din, ahlak ve  toplumsal değerleridir. Herhangi bir değeri dikkate almaksızın cinsel ya da başka bir arzunun peşinden sürüklenmek özgürlük değil, bağımlılıktır. Çünkü orada karar veren aklımız ve vicdanımız değildir.

Değerler, bizi gerçek insan olma potansiyelimizle karşı karşıya getiren ruhsal süreçlerdir. Kendisini hayatın doğal akışı ve  içerisine bırakan bir kimse, insan olma potansiyelini en alt seviyede kullanıyor demektir. Bununla da kalmaz, bir süre sonra kendi doğallığı içerisinde  amaç ve hedef edindiğimiz bir insani arzu (mal-mülk,sahip olma, iktidar, cinsellik, yeme-içme vb.) bize hükmetmeye ve bizi kontrol etmeye başlar. İşte bu tam bir bağımlılık, gerileme ve kölelik durumudur. Onun için özgürlük, öncelikle kendi tabiatımızın zaaflarına  boyun eğmemek, içsel dürtülerin sürüklenmesine karşı direnebilmektir. Aynı şekilde toplumda yerleşik akıl ve ahlak dışı adet ve uygulamalara körü körüne boyun eğmemektir. Özgürlük en iyiyi, en doğruyu, en güzeli, en adaletli olanı seçebilme ve gerçekleştirebilme yeteneği ve yeterliliğidir. Bunu yapabilen de gerçek “kahraman” ve gerçek “mücahit”tir. Bu anlamda iffet erdemi, bir ahlaki cesaret ve kahramanlık örneğidir. Her yerde ve her dönemde insanların önemsediği ve takdir ettiği bir ahlaki niteliktir.

Kitapta “Allah ve İnsan arasındaki Dinamik İlişki” bölümünü altını çizerek okudum. Allah-insan ilişkisinin boyutları ile ilgili zaman zaman farklı yorumlar okuyoruz.  Bu konunun özümsendiğini ve doğru anlaşıldığını söyleyebilir miyiz?

İnsan-Allah ilişkisi genel olarak kader, tevekkül, irade ve ihtiyar, insanın özgürlüğü ve sorumluluğu, iyilik-kötülük, ilahi adalet vb. konular çerçevesinde Kelamcılar ve felsefecilerin en çok tartıştıkları konuların başında gelir.Bu konuda çeşitli mezhepler ve ekollerin varlığı malumdur. Ben şahsen Maturidî geleneğinin bu konuda Kur’ân’ın bakış açısını daha iyi yansıttığını düşünüyorum. Buna göre, Allah ve insan kaderi ortaklaşa inşâ eder; insan diler, seçer ve  Yüce Allah da yaratır. “İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur.”(Necm 53/39) Fakat tarihi ve sosyal psikolojik birtakım şartlar ve nedenlere bağlı olarak  insanlarımızın inanç ve zihniyet dünyalarında ciddi  kırılmalar meydana geldiği de bir  gerçektir. Günümüzde yaygın olan sosyal psikoloji içinde kendi bilgisizliğini, gayretsizliğini, sorumsuzluğunu, ihmalini, tembelliğini Allah’a fatura ederek vicdanını rahatlatan ve bunu da kader-kısmet gibi bir niteleme ile işin içinden sıyrılan pek çok Müslüman’la karşılaşıyoruz. Dünya Müslümanlarının bugünkü hali, Allah-insan ilişkilerinin doğasını yeterince anlayamadığımızın açık bir kanıtı değil midir? Müslümanlar olarak biz, üzerimize düşeni gereği gibi yerine getirebilseydik, dünyanın manzarası daha farklı olurdu.”Allah insanlara haksızlık(=zulm) yapmaz, insanlar kendi kendilerine haksızlık yaparlar.”(Zuhruf 43/76;Fussilet 41/46).

Kitabınız özellikle öğrencilerin bilişsel olduğu kadar duygu ve davranış yönünden de olgun ve doygun kişilikler haline gelmelerine yardımcı olması  gereken, bilgi kadar doğru davranış ve hissedişin yollarını da öğrencilere vermesi gereken Eğitimciler için kaynak bir kitap... Okullarımız ve eğitimcilerimiz bu konuda nerede?

Değerler eğitimi konusunun ülkemiz akademisyen ve eğitimcilerinin gündemine girmesi henüz çok yenidir.Hayati Hökelekli Esasen dünyada da başta Batılı ülkeler olmak üzere bu konunun önem kazanması son 25-30 yılda olmuştur. İnsanlığın küresel ölçekte karşı karşıya kaldığı sorunlar, “acaba bir yerlerde hata mı yapıyoruz?” sorusunu sordurmaya mecbur bırakmıştır. “İyi insan”, “iyi vatandaş” yetiştirme düşüncesi yeni farkına varılan bir şey değil, tam tersine en eski devirlerden beri tüm toplumların farkında oldukları ve kendi şartlarında gerçekleştirmeye çalıştıkları bir olgudur. Modern dönem bu anlamda bir farklılaşmayı, geleneksel anlayıştan kopuşu ifade ediyor. Yani değerler toplumun ortak kabul alanı ve eğitimin asıl amacı ve hedefi olmaktan uzaklaştırıldı.

Kâr, fayda, başarı, üretim, maddi gelişme, refah vb. kavramlar merkeze yerleşti. Bu durum bizim toplumsal hafızamız ve eğitim sistemimiz için de geçerli. Okullarımız akademik başarı ve maddi gelişmeyi en önemli ölçüt olarak görüyor. Bir eğitim kurumundaki yönetici ve öğretmenlerin görev performansı, bir üst eğitim kurumuna gönderebildikleri öğrenci sayısı ile ölçülüyor. Ana babalar da aynı beklenti ve anlayış içersinde okul tercihlerini ve değerlendirmelerini yapıyorlar. Böylesi bir zihniyetin hâkim olduğu bir ortamda değerlerden bahsetmek, değer eğitimini öncelikli hale getirmek kısa zamanda ve kolayca gerçekleşecek bir  iş olmadığı açık.

Geçtiğimiz birkaç yıl içerisinde değişik yerlerde, özel ve resmi okullarda konferanslar verdim. Okul yöneticileri ve öğretmenlerle sohbetler, genç akademisyenlerle seminerler yaptım. Gördüğüm o ki; herkes sorunun farkında, eğitim-öğretimde iyi gitmeyen bir şeyler olduğunu ve acil önlemler alınması gerektiğini herkes görüyor ve biliyor. Fakat yerleşik anlayış ve alışkanlıkları terk etmek, yeni bir eğitim anlayışı ve insan yetiştirme düzeni oluşturmak için kimsenin yeterli cesareti ve iştiyakı yok. Bunu da normal görüyorum, çünkü yetiştikleri sistemin dışında kendilerini ifade etme imkânları çok sınırlı. Kaldı ki ülkemizde şu anda değerler eğitimi ile ilgilenen akademisyen sayısı 10 kişiyi geçmez. Eğitim fakültelerinin öğretmen yetiştiren bölümlerinde henüz “Değerler Eğitimi” diye bir alan ya da bir ders bulunmuyor. Bütün bunlara rağmen,  ümitvar olmamıza ve sevinmemize yol açan tek şey Milli Eğitim Bakanlığımızın bu konuyu sahiplenmesi, gündemine almış olmasıdır.

Son birkaç yıldır değerler eğitimine   okul eğitim programları içerisinde yer verilmeye başlanmıştır. Bazı üniversitelerimiz bu konuda geniş katılımlı sempozyumlar yapmayı planlamaktadır. Kurumsal ve toplumsal destek  olmaksızın yeni bir  düşünce ve anlayışın topluma yerleşmesi ve yaygınlaşması çok zordur. MEB’in çalışmaları yanında başta üniversitelerimiz olmak üzere diğer kurumlar da üzerine düşen görevi yaparlarsa bu alanda kısa zamanda büyük mesafeler alınması mümkün olur. Bu arada sivil toplum kuruluşlarında da büyük görev düşmektedir. Bir yandan toplumumuzda yardımlaşma, dayanışma, dostluk, merhamet, şefkat vb. değerlerin yayılmasına yönelik pratik hizmetlerini yürütürken, bir yandan da insanımızın bilgi, ilgi ve  anlayış seviyesini yükseltecek, ahlaki cesaretini artıracak, çocuk ve gençlerimizin sosyal sorumluluklarını geliştirecek projelere de çalışmalarında yer vermeleri uygun olur, diye düşünüyorum.

Ebru Keskin konuştu

Yayın Tarihi: 16 Ekim 2011 Pazar 23:40 Güncelleme Tarihi: 05 Mayıs 2016, 14:50
banner25
YORUM EKLE

banner26