Ödüllü Genç Yönetmen

Anlatılacak bir hikâye, söylenecek bir dert yoksa o film değil, çöptür! Ödüllü yönetmen Büyükçoşkun'la konuştuk...

Ödüllü Genç Yönetmen

"Anlatılacak bir hikâye, söylenecek bir dert yoksa o film değil, çöptür!"

 

Türkiye'de son yıllarda kısa filme kayda değer bir rağbet var. Bunda teknolojik gelişmelerin olduğu kadar sinema-tv bölümlerindeki artışın da etkisi fazla kuşkusuz.

 

Fakat eline her kamera alanın film çekme çabası olumlu bir gelişme gibi görülse de nitelik açısından geleceğe bırakabileceğimiz kısa filmlerin üretildiğini söylemek için henüz çok erken. Gençler, özellikle öğrenciler ya bir merakla başlıyorlar film çekmeye, ya da sevdikleri yönetmenin, oyuncunun vs. etkisiyle, esinlenmeyle, bir çeşit öykünmeyle…

 

Yine de gelecek için umut vaad eden genç yönetmenler yok değil. Mustafa Emin BÜYÜKCOŞKUN da bu yönetmenlerden biri… Yazıp yönettiği ve yapımcılığını üstlendiği kısa metrajlı kurmaca film "Sardunya" ile Bulgaristan'da düzenlenen 2. Uluslararası Filmini Kısa Film Festivali'nde jüri tarafından En İyi Balkan Kısa Filmi ödülüne layık görüldü.

 

Enes Özel ve Elif Kapıcı'nın başrolde yer aldığı “Sardunya”, korsan film CD'leri satan bir seyyar satıcının öyküsünü anlatıyor.

 

Kaldığı bekâr odası ile CD sattığı iskele arasında yaşamını sürdüren genç işportacının hayatı bir gün tezgâhına gelen bir genç kızın ondan daha önce hiç duymadığı bir filmi istemesiyle değişiyor. Film sıradan bir karakterin gündelik yaşamını konu alırken, tesadüfî bir karşılaşmanın ruhsal dünyasında yarattığı etkileri yansıtmaya çalışıyor.

 

Büyükcoşkun'la Sardunya'yı, kısa filmi ve festivalleri konuştuk…

 

 

 

 

Büyükcoşkun sinema denilince ne anlıyor?

Mustafa Emin Büyükcoşkun sinema denilince bir çok yönlü, çok boyutlu ve çok “hayali” bir hikaye anlatma, dert söyleme sanatını anlıyor.

 

Neden kısa film? Uzun metraja geçiş için bir başlangıç mı?

Kısa filmin uzun metraja bir geçiş olduğu aşikar ama tabii bütün kısacılar uzun metrajcı olmuyor, bu biraz da mesai ve ciddiyet istiyor.

 

Benim için kısa film, gerek yapım şartları, gerek finansal imkânlar ve gerekse de teknik-linguistik yetkinlik anlamında uzun metrajın minyatürü, “küçüğü” demek. Bu küçüklük daha az zaman, ekip, para, imkân demek, daha “kısa” bir film demek. Ama nihayetinde ortada kesinlikle bir “film” olmalı, o tadı, o hissi seyircisine aktarabilmeli, diye düşünüyorum.

 

Bu vaziyette  şahsen oturup 8 hafta film çekemem ama bir haftamı sette geçirip gece-gündüz senaryoma, oyuncularıma, setime, ekibime, hikâyeme odaklanabilir, kafa patlatabilirim.

 

“Sardunya” nasıl çıktı ortaya?

“Sardunya”nın ilk fikri Cağaloğlu Anadolu Lisesi'nde son sınıftayken oluştu. Kıştı sanırım, Eminönü'nde yürürken korsancıları toplayan zabıtaları gördüm, iyice ortadan kalkmadan şu CD'cilerin filmini yapsak hoş olur, diye düşündüm.

 

Tabii zor diye de geçirdim içimden. Sonra yaza doğru bir sabah Vefa'da ÖSS'ye hazırlanmak üzere kaldığım öğrenci yurdundan çıkıp Cağaloğlu'na doğru yürürken Beyazıt'la Nuruosmaniye arasında oluştu hikâyenin belkemiği, bir anda geliverdi öyle. Yürürken kargacık burgacık karaladığım o hikâye öylece kaldı. Bir paragraf yoktu bile. O yaz Hayal Perdesi Sinema Topluluğu olarak Mecid Mecidi'yle bir atölye yaptık. Sonrasında Mecidi bize senaryo ödevleri verdi. Bu hikâyeyi de o süreçte geliştirmeye çalıştım. Ama yaklaşık bir 6 ay boyunca bir kelime bile yazamadım.

 

Sonra ufak ufak bir şeyler gelmeye başladı. Bu arada Ayşe Şasa, Orçun Köksal ve Semih Kaplanoğlu'yla da senaryo üzerine oturup konuştuk bayağı, bizim gruptan arkadaşların da katkıları oldu. Böylece yaklaşık 1,5 senelik bir zaman diliminde bir tretman çıktı ortaya. 2007 yazında atölyenin devamı olarak Mecidi ustanın son filmi Serçelerin Şarkısı'nın setine misafir olduk. İran'a gelen 5 senaryoyu Mecid Mecidi ve senaristi Mihnan Kaşani gözden geçirdiler ve usta bana bu filmi çekmemi tavsiye etti.

 

Açıkçası pek istekli değildim çekmeye. Senaryo pek içime sinmiyordu. Ayrıca mevsim olarak da kışı düşünüyordum. Ama Mecidi ödevi verince, Bilim ve Sanat da destek verince artık beklemek yersiz diye düşündüm ve kolları sıvayıp hazırlığa başladık. Bir ay kadar hazırlık sürdü, bu süreçte görüntü yönetmenim Orkan Bayram'ın katkılarını burda özellikle anmak isterim. Filmde kullandığımız lambaları bile onunla beraber yaptık. İstanbul Erkek Lisesi'nden şimdi mezun oldu ve bizim filmi sunduğu portfolyosuyla Berlin Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin sahne tasarımı bölümüne seçildi, halen eğitimine orada devam ediyor.

 

Ayşe Gülsüm Özel atmosferi oluşturmada çok ciddi bir katkıda bulundu ve nihayet 2007 ağustosunda 40 derece sıcağın altında, 7 kişilik bir ekiple çektik filmi. Post'u biraz uzun sürdü araya başka işlerin girmesiyle ve 2008 Ocak ayında film tamamlandı. Filmin macerası bu şekilde.

 

Kurmacayı seviyorsunuz galiba…

Aslında ben lisedeyken sıkı bir belgeselciydim. Festivalleri takip ederdim, hatta Belgesel Sinemacılar Birliği'nde çalışmışlığım da var. Belgeseli politik imkanları nedeniyle çok etkin ve değerli buluyorum. Annem de bu yönüyle bana çok destek verir ve teşvik ederdi. Bununla beraber zaman içerisinde anlatım dili ve biçimine dair arayışlar bizi kurmacaya götürdü. Film demek kurmaca demek bana kalırsa. Diğer türler de hep bunun alt dalları gibi geliyor bana.

 

Kurmaca ile deneyselciliği nasıl ilişkilendireceğiz bu bağlamda?

Deneyselligi de yine “kurulmuş” bir dünya içerisinde biçim ve içeriğe dair sınırları zorlama çabası olarak algılıyorum ben. Varolan anlatım kalıplarının ve temaların tatmin etmediği durumlarda ortaya çıkan arayışların sonucu bana kalırsa ve kesinlikle de sinema için gerekli bir arayış bu.

 

Türkiye'de son yıllardaki, özellikle gençler arasındaki kısa film merakını nasıl yorumluyorsunuz?

Bana pek merak varmış gibi gelmiyor ama yapım sayısında bir artış var. Tabii bu niceliksel artışın niteliğe yansımasını görmek biraz güç. Yine de dijital teknolojinin ve ucuz ekipmanların yaygınlaşması kısa film yapımını da basitleştiriyor. Ama bana kalırsa film yapabilmek “film yapmak” anlamına gelmiyor. Anlatılacak bir hikâye, söylenecek bir dert yoksa o film değildir, çöptür bana kalırsa.

 

Öyleyse neden roman ya da öyküyü denemiyorsunuz? Hikâye anlatmanın daha kadim yolları varken neden sinema?

Sinemayı salt hikâye anlatmaktan ibaret görmüyorum. “ ...ve/ veya dert söylemek” diyorum. Bu noktanın altını çizmek istiyorum.

 

Çok indirgemeci bir yaklaşım değil mi bu? Sinema hikâye anlatmanın bir yolu olarak ortaya çıkmıştı belki. Hollywood, Bollywood, 80'lere kadar Yeşilçam, sinemanın bu iddasını sürdürdü; hatta sinemayı böyle algıladı. Fakat sinemanın  "hikâye anlatmak olmadığını" daha 1920'lerin sonlarında Bnuel "Endülüs Köpeği" ile göstermiştir…

Bunuel'in de kesinlikle bir hikâyesi vardı ama dertleri ağır basmaktaydı.  Bunun indirgemecilikle ilgisi olduğunu düşünmüyorum.

 

Aksine “hikâye anlatma”yı salt edebi bir üretim biçimi olarak görmek bir tür indirgemecilik bana kalırsa. Sanatın her disiplini bir hikâye anlatan, bir derdini söyleyen ifade biçimleridir. Hikâye arapça “ha-ka-ve” yani “anlatmak” kökünden gelir. Dolayısıyla bizim gündelik dilde kullandığımız şekliyle edebi bir tür olmanın dışında çok daha geniş bir alanı kapsar. Benim de ifade etmeye çalıştığım sinemanın bir “anlatı” aracı, yöntemi, biçimi olduğuydu. Anlatım biçimi olarak neden sinemayı tercih ettiğime gelince...

 

Açıkçası edebiyatla çok sıkı ilişkisi olan birisi değilim. En fazla okuyabildiklerim daha ziyade biyografi türünde metinler, bir de Mustafa Kutlu ile Sait Faik hikâyeleridir. Onun dışında biraz zorlayarak okurum kendimi. Ama bunu bir beslenme eksikliği olarak görüyor ve gidermeye çalışıyorum. Bir de bunun üzerine adeta yazma özürlü olmam eklenince doğal olarak edebiyat benim için bir ifade ve anlatım aracı olmaktan çıkıyor.

 

Senaryo yazmak bile benim için bir kabus zaten. 18 dakikalık filmi bile 2 senede zor yazabildim. Bir de edebiyat bana biraz ucuz bir yöntem olarak geliyor. Bu yanlış anlaşılmasın, edebiyatçıları hakir falan görmüyorum. Sonuçta yazmak için kafa, kalem ve kağıt gerekiyor. Bu anlamıyla biraz yüzeysel gelecek ama edebiyatın ucuz bir tarafı var. Özellikle Türkiye'deki müslüman çevrelerin sosyo-ekonomik durumu gözönüne alınırsa neden en fazla ürün verilen sahanın burası olduğu daha rahat anlaşılacaktır.

 

Resim, heykel, müzik, sinema gibi sanatlar biraz aristokrat işi şeyler, belirli bir sınıfsal iktidar ve güç gerektiren uğraşlar. Hoş ben de paşa çocuğu yahut babamın tabiriyle “mamelekinin varıyla geçinen beyzade” değilim ya, neyse. Bu noktadan hareketle görsel, işitsel ve performel sanatlara daha fazla eğilmek gerek diye düşünüyorum. Sinemayla uğraşmama neden olan temel motivasyonlardan biri değil bu tabii ama, sinemayla uğraşmaya başladıktan sonra beni bu sahada daha fazla çalışmaya teşvik eden gözlemlerimden biri.

 

Kısa filmin ödül, para ve şöhret aracına dönüştürüldüğünü ileri sürenler var. Kısa film üzerinden rant sağlanabilir mi?

Kısadan para kazanmak mümkün denilebilir ama şöhret pek değil. Çünkü kısıtlı bir mecrası var. Ama sinema çevrelerinde kazandırdığı tanınırlık, gezdiği festivallar, bir sonraki filmin yapımına dair ciddi imkanlar sağlayabiliyor. Rant işine gelince, o pek mümkün değil sanırım. Fakat şu noktayı belirtmek lazım, kısa film piyasasında uzun metraja nazaran daha dejenere bir hava, daha ana akım bir yönelim ve kesinlikle son derece subjektif bir değerlendirme sistemi var.

 

Festivalleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Yeterince ilgi görüyor mu kısa filmler?

Türkiye'de kısa film festivallerinin ağırlıklı seyircisi öğrenciler, özellikle de sinema-tv öğrencileri. Ciddi bir ilginin olduğunu söyleyemeyiz. Ama yine de bu etkinlikler kısanın izlenebilmesi, dağıtılabilmesi için yegane mecrayı oluşturmaktalar. Son yıllarda belediyeler de bu konuya ilgi göstermeye başladılar ve bu da genç kısa filmcilere oldukça iyi destekler sağlanması anlamına geliyor.

 

Kısa filmleri sinema salonlarında da izleyebilecek miyiz?

Aslında bu imkansız bir şey değil. Türkiye'de her sene 5-10 tane 35 mm. formatında kısa film çekiliyor. Sırf bunlar bile uzun metrajlı filmlerle beraber dağıtıma girebilirler. Özellikle sanat filmlerinin dağtımını yapan firmalar ve bu filmleri gösteren salonlar bu konuda çok hoş yeniliklere imza atabilirler.

 

Mesela Seyfi Teoman'ın “Tatil Kitabı”nı görmeden önce, benzer bir sinema dilinden beslenen başka bir genç yönetmen Mehmet Can Mertoğlu'nun kısa filmi “Yokuş”u seyredebiliriz, ki bence bu reklam veya fragman seyretmekten çok daha güzel bir şey, bu tarz sinemanın seyircisi için. Seanslara eklenecek 15-20 dakikalık sürelerle Türkiye'de kısa film dağıtımı sinema salonlarına da açılabilir rahatlıkla.

 

Takip ettiğiniz kısa filmciler var mı?

Pek denemez, çünkü o kadar nitelikli işler pek yok malesef. Ama Mehmet Can Mertoğlu, Cem Öztüfekçi gibi isimleri sayabilirim.

 

Sizi en çok etkileyen yönetmenler?

Andrei Tarkovsky, Yasujiro Ozu, Abbas Kiarostami, Mecid Mecidi, Semih Kaplanoğlu, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Tsai Ming Liang...

 

Kısa film çekmeye devam edecek misiniz?

Üniversiteyi bitirene kadar iki tane daha kısa çekmek, sonra da ilk uzun metrajlı projeme başlamak istiyorum inşallah. Kısa, film yapmayı öğrenmek, sinema dilini kavramak için iyi bir süreç.

 

Mehmet Ejder, söyleşti...

Filmin Ödül Haberi için tıklayın

 

Mustafa Emin Büyükcoşkun'un kısa özgeçmişi:

1988'de Fatih Karagümrük'te doğdu. İlkokulu Hırkaişerif'te okudu. Cağaloğlu Anadolu Lisesi'ni bitirdi. Halen Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü'nde okuyor. İlk kısa filmini Lise 2'de çekti.

 

Semih Kaplanoğlu'nun filmi “Süt”te  kamera asistanı olarak çalıştı. Belgesel ve kısa film yapımlarında görev aldı. Çeşitli dergi ve gazetelerde film eleştirileri yazıyor.

 

İHH İnsani Yardım Vakfı'nın kampanyalarında gönüllü kameramanlık yapıyor. Teorik ve pratik çalışmalarına Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi'nde ve Hayal Perdesi Sinema Topluluğu'nda devam ediyor.

 

Güncelleme Tarihi: 08 Eylül 2010, 10:56
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
hulusi kargılı
hulusi kargılı - 11 yıl Önce

cin olmadan adam çarpmak tabiri oturabilir ancak bu söylenenlere..

"Pek denemez, çünkü o kadar nitelikli işler pek yok malesef. ayıptır yahu, eş dost kayırmacasına dönüyor bu iş..

Film demek kurmaca demek bana kalırsa. Diğer türler de hep bunun alt dalları gibi geliyor bana.

Bir de edebiyat bana biraz ucuz bir yöntem olarak geliyor. Bu yanlış anlaşılmasın, edebiyatçıları hakir falan görmüyorum. "

bravo.. her lafıyla ayrı bir bomba.. aynen devam..

banner19

banner26