O köy şimdi yok ve 68 Ankara’sı

Eski yayıncılardan, Yaba Edebiyat Dergisi’nin kurucusu Aydın Doğan Bey ile Harput’u, 68 kuşağını ve o dönemde Ankara’daki ortamı konuştuk. Özge Senâ Bigeç’in röportajı.

O köy şimdi yok ve 68 Ankara’sı

Eski yayıncılardan, Yaba Edebiyat Dergisi’nin kurucusu Aydın Doğan Bey ile Harput'un yüksek dağlarından Ankara'ya indik. Ankara'nın 70'li yıllardaki rüzgârlarından İstanbul'un kadîm ve kavî medeniyetine çıktık. Kelimelerimizi tahrîb edenlerin, ırkçılık zehirine uzandık. Almanya'nın yapmış olduğu kıyımlara vardık. Ankaralı poşulu nenemizin hâtırâtına dokunduk. Karlı bir gün değil belki ama yârlı ve kârlı bir gündü. Ve ben annem gibi, ilimli büyüklerimin dizi dibine oturup onlardan tarihi dinlemeyi çok seviyorum.

Bir katliam yapılıyor ise; önce “isimlerle” ve “yok edişlerle” ve elbette ki “nesil kıyımlarıyla”  başlıyor. Harput da maatteessüf bu kara bahttan payını almıştır. Böylesine kadîm bir şehrin 1937’de ismi Elazığ olarak değiştirilir. Ardından tertemiz köylerin yaşam hakları ellerinden alınır. (Neden? Keşke burada yıllarca dursak ve sorgulasak! Neden? Neden şehrimize gelip ismimizi değiştiriyorsunuz? Yalnızca isim mi? Hayır! Bir yok edişin, sû-i kastın başlangıcıdır tüm bunlar) Aydın Doğan Bey’in doğduğu, büyüdüğü, nice hatıralar biriktirdiği Lorkân köyünün yok edilmesi de bu acı hâdisâttan biridir. Şimdilerde ismi Bademli olarak geçiyor.

Gerçek ismi unutulan Lorkân köyünün yüksek dağlarında dünyaya gelir Aydın Doğan Bey. Öyle ki; köyden merkeze varmak için sabah 6’da yola çıkıp, ikindi saatlerine kadar yürümeniz gerekmektedir. Bunu keyifli bir anlatışla dile getirir. Zîrâ; tertemiz bir köyde yaşamak, yürümek, tabiatın dostluğuyla vakit geçirmek, betin bereketin içinde yol almak; kaldırımlarda ve taş binaların ve nice zehirli gazların arasında yürümeye benzemeyecek ve onun gibi usanç vermeyecektir:

Köye niçin Lorkân denilmiş?

Lor aşiretinden geldiği için Lorkân deniliyor. “Kân” eki; Lorlu gibi bir anlama geliyor

Köyde hayat nasıldı?

Her şey doğaldı. Hiçbir şeye ihtiyacı olmazdı insanların. İhtiyacınız olan şeyleri kendiniz eker, kendiniz biçerdiniz. Daha sağlıklı olurdunuz. Amcam hayatı boyunca hastaneye gitmemiştir. Sadece besinler değil, insan ilişkileri de çok güzeldi. O dönem kadınlar Sümerbank’tan aldıkları kumaşla şalvar yaparlardı. Ancak bunu bütün köylü yaptıramazdı. Şehre inmesi gerektiği zaman, komşudan şalvarını ödünç alırlar. O dönemdeki komşuluğu görüyor musunuz? Bu bir paylaşım meselesiydi. Bir sofra kurulurdu, kazanla yemekler yapılır, aman Allah’ım, hep birlikte yenirdi. İmece usulü çalışılırdı, herkes birlik olup sırayla birbirinin işini bitirir, sonra diğer kişiye geçilirdi.

Köyünüz şimdi ne durumda?

Yıkıldı gitti. Köy bırakmadılar.

(Harput’un bu yüksek yamaçlarından köyün merkezine, oradan da Ankara’ya geçeriz. Tiyatro yıllarını anlatır Aydın Bey. Tiyatronun her çeşidine vakıftır. Oyunlar yazmış, bizzat oynamıştır da. Dârü’l Bedâyi’yi sorarım kendisine.)

Dârü’l Bedâyi’nin ismi neden değiştirilerek Konservatuar yapıldı? Böyle güzel ve nezih bir isme neden kastedildi?

“Irkçılık” dedi Aydın Bey. Bunun tek ve en önemli sebebi “Irkçılık”

Irkçılık Almanya’dan gelmiştir. Osmanlı’da ırkçılık yoktur. Paşa Kürtler vardır. Bir Ermeni, hazinedarlıkta dahi vazifeli olabiliyordu. Osmanlı hepsini birleştirmişti. Neredeyse 1000 yıl böyle yaşadılar.

Ne zaman bozuldu bu düzen?

Cumhuriyet’le birlikte. Cumhuriyet benim açımdan lekelidir. 6 yıl geçmeden Kürt Sorunu çıktı. M. Kemal, Kürtlere dirsek çevirdi. Önüne geleni astı. Dersim’i yerle bir etti.

(Medeniyetimizi, giysilerimizi, kelimelerimizi konuşuruz. Harput’un târihî önemine dikkat çekerek şöyle devam etti Aydın Bey.)

Harput’u çözmeden hiçbir şeyi çözemezsin! Harput; Elazığ’ın eski ismidir. Harput’ta Sarı Hatun Camii vardır. Bir hanımın hayratıdır. Muhtelif iki üç kilise vardır. Bunlar birbirine hiç karışmaz. Harput’taki insanlar; Türküyle, Ermenisiyle, Kürdüyle, Süryanisiyle iç içe yaşamışlardır.

(Kardeşâne geçinen bu insanlara şahid olmuştur Aydın Bey. Unutamadığı hatıralarından biri de Ermeni Terzi Vahan’dır.) 

Harput’ta esnafın çoğu gayr-i müslim idi. Köylüler esnaflardan alışveriş yapar, çok iyi anlaşır, hatta şakalaşırlardı. Ben, bunları gördüm. Terzi Vahan vardı mesela. Ermeniydi. Onun dillere destan terziliği vardı. Bu meşhur terziliğini bizzat yaşamak için Keban’dan Harput’a (Elazığ’a) geldim. Ona pantolon yaptırdım. Aman Allah’ım! Bu nasıl bir pantolon! Hayran oldum. Tam 7 sene giydim o pantolonu. Ne renk attı, ne başka bir şey oldu.

O vakitlerde bir pantolon ne kadar zamanda eskirdi?

6 ay geçmeden pantolonlar ya renk atar ya da bir yerleri sökülürdü. Bir daha giyemezdim.

Terzi Vahan’ın farkı ne idi?

Her şeyi el emeği ve en iyisi ile yapmasıydı.

(Ustalardan konu açılmışken çıraklık mevzuuna da değinir Aydın Bey. Çırak olmak öyle görüldüğü kadar kolay değildir esasında.)

Bizim dönemimizde çıraklık okul gibiydi. Aileler çocuklarını terbiye etmek için ustalara çırak olarak verir; “Eti senin kemiği benim” diyerek, her türlü terbiyenin verilmesini isterlerdi. Çırak olmak bazı şartları gerektirirdi. Eline, diline, beline sahip olmak gibi… Bunlardan birinde bir yanlışlık olduğu zaman çırak olamazdınız. Ben böyle ustaların yanında yetiştiğim için, hiç aç kalmadım. Hep ekmeğimi kazandım. Bir gün ustama ayrılmak istediğimi söylediğimde Ustam; “Aydın” dedi, “Ben bir yerde hata mı yaptım?”  Ustalarımız böyleydi. İyi bir çırağı bırakmak istemezlerdi…

(Tarihimiz, şehirlerimiz, zengin medeniyetimiz derken; “Türkülerimiz” konuk olur sohbetimize. “Halk Türkülerimiz, hakiki nimettir” der Aydın Bey.)

Halk türküleri, ruhtan geliyor. Yüzde doksanı ümmi insandır. Harput’ta Teybe isimli Kürt bir kadın vardı. Eyvanda yatan vefat etmiş kocasının başı ucunda ağıtlar yakıyordu. Eyvan, damın gökyüzüne bakan açık duvarıdır. Burada oturulur, yemek yenir, açık bir alandır. Teybe orada ağıtlar yakıyor. Fakat öyle bir destan ki akşama kadar o ses durmadı. Bir insanın üst üst bunları düşünüp yazması mümkün değil. O ise ruhundan söylüyordu tüm bunları. Halk türkülerini düşünelim. Onları bastıran bir eser var mı şu an? Yok! Yine bir türküde; “İnsan kısım kısım / Yer damar damar” denilir. Bunlar ne güzel sözler. Çanakkale mesela.. “Çanakkale içinde vurdular beni. Ölmeden mezara koydular beni.” Gerçekten de mezarsız bir şekilde gömüldüler. “Ana ben gidiyom düşmana karşı” diyor. Bu türküler beni mahvediyor.

(Türkülerimizi alıp Ankara’ya gidiyoruz… Aydın Doğan Bey 68 kuşağından.  Tarihimizin en zor ve karışık dönemlerinden biri. Nice kişiler haksız yere idam edilmiş, hapse atılmıştır.)

30 yılım Ankara’da geçti. Ankara’nın kültür zenginliği ve bu olaylar; hepsi merkeze yığılmış gibiydi. Ben hepsini hatırlıyorum. Ciddi okumalar yapardık, partiye de üye olmuştum. Cezaevlerine girmişimdir, polis almış götürmüştür, sol hesabıyla. Pırıl pırıl gençleri astılar, türküleri yasakladılar. Türkü yasaklanır mı hiç? Biz bunları yaşadık.

İdam edilen gençlerden yakından tanıdığınız var mıydı?

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan idam edildiler. Deniz’le Hüseyin’i yakından tanıyamadım ama Yusuf Aslan’ı tanıyordum.

Bize biraz onlardan bahseder misiniz? Nasıl gençlerdi?

Deniz Gezmiş öncüydü. Yusuf Aslan düşüncede gelişmişti. Hiçbir eylemi yoktu. O zaman üniversitelerin hepsi gürlüyordu. İstanbul’da Ankara’da nümâyişler (gösteriler) oluyordu. Bu; 68 kuşağı gençliği idi. Bu hareketlilik sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada vardı. Önce Avrupa’da yapıldı bu patlama. Sonra Türkiye’ye de sıçradı. “68 Kuşağı: Özgürlük” adı altında yapıldı. Paris’te patlama yaptı. Üniversitelerdeki gençlik bu rüzgârın tesirine girdiler. Devrim hesabına oldu bunlar. Adı gençlik devrimiydi.

(Bu dönemle birlikte garip garip şeylerin yaşandığını, sokakların hippi ya da bitli denilen; banyo dahi yapmayan, kızları bir eşya gibi görüp ahlak-dışı haller içinde olan kişilerden de bahseder Aydın Bey.)

O dönemde kültür erozyonu da oldu. Hippi kültürü oluştu. Hippiler hiçbir şeyi takmazlardı. Sokakta yatarlardı. Biz “Bitliler” derdik onlara.

Denizler öyle değildi. Denizler aklı başında adamlardı. Hippiler uygun olmayan şeyler yaparlardı. Böyle bir grup vardı hakikatten. Ben Ankara’da bu kadar görüyorsam, İstanbul’da kim bilir neler vardı? Bu hippiler kokuyorlardı, yıkanmak falan yoktu. Denizler çok ahlaklıydı. Hiçbir ahlaksızlığına rastlamadık. Sevdiği vardı elbet fakat usulünceydi. Sonra dağa çıktı Denizler, yanlarında bir sten tabancası vardı. Biz devrim yapacağız diyorlardı. Aslında çocukça bir şey. Ancak bu; devrim rüzgârını alevledi. Kimseyi öldürmediler, Amerikalı Elrum vardı. Onun arabasını yaktılar sadece, fakat öldürmediler. Bir bekçi yakaladı onları. Ellerinde sten tabancası olmasına rağmen, bekçiyi vurmadılar. Vicdanları buna izin vermedi. İsteseler yaparlardı. Bu; herkeste olmayan ahlaki bir durum. Güzelim 3 tane pırıl pırıl çocuk yok oldu. Deniz, Hüseyin, Yusuf asılınca bütün kuşak ağladı. 7 sayfalık şiir yazdım. Arkadaşlarım arasında elden ele o şiir kayboldu. Nihat Erim idam kararını verdi. Nihat Erim de Dragos’ta öldürüldü. Su-i kast ile.

Siz neler yaşadınız o dönemin Ankara’sında?

İşkence yaşadık, korku çektik, evimize baskın da yapıldı. Bir gün dükkânı kapattım eve gidiyorum. Akşam 8 gibiydi. Anahtarı açıp eve girdim. Aman Allah’ım, ev külhan gibi… Adanalı ev arkadaşımız banyo sobasını yakmış, kitapları yakıyor.

Ev arkadaşlarınız nereliydi?

Elazığlı, Adanalı, Kayserili, diğeri de Diyarbakırlıydı sanırım.

Neden yakıyordu kitapları?

Askerler, tomsonlu ve cemse makineleriyle mahallelerde dolaşarak öğrenci evlerini basıyorlardı. Bu arkadaşımız korkmuş, eve gelmiş, kitapları yakmaya girişmiş. Kitaplar da Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Orhan Kemal… Başka kitaplar da vardı ancak bunları dahi okutmuyorlardı. Ben gözü karaydım. Onlar kadar korkmuyordum. Çünkü ben kitapçıydım, onlar ise ODTÜ’de ya da Yükseliş’te öğrenciydi. Ben o yangına engel oldum. Birçok kitabı yanmaktan kurtardım. O zaman kitaplar çok okunuyordu. Öğrenci evlerinde çok kitap olurdu. Asker aylar geçti, gelmedi. Bu arkadaşımız mezun oldu. “Kitaplarımı alayım.” Yok dedim, onları ben kurtardım. Sonra, şaka yaptım dedim. Yok dedi, sadece ders kitaplarımı alacağım, diğerleri sende kalsın, onları sen kurtardın dedi. O kitaplar hala evimdedir. Fakat acıdır ki; bu arkadaşımızın yaşadığı yanlış şeyler, daha sonra onun hayatına mâl olmuş. Kitapları yaktığı gibi, bir gün evini de yaktığı haberini aldık, çok üzüldük.

(Sohbetimiz, topraklarımızın fikir insanlarına da uzanır. Cemil Meriç de birçok hadisat yaşamış, zor bir döneme tanıklık etmiştir.)

Cemil Meriç okudunuz mu?

Cemil Meriç’in bütün eserlerini okumadım. Harput’ta yaşadığını biliyorum. Orada görevliydi. Müthiş bir okuma sevdalısıydı. Harput’ta o dönemde 8 kütüphane vardı. O kütüphanenin kim bilir kaç kitaplarını okudu. Mum ışığında okurmuş. Elektrik gelince, gözleri yukarıdan gelen ampulden etkilenmiş.  Marangoza sehpa yaptırıp, ışığa yükselerek okuma yaparmış. Günde kaç saat okuduğunu tahmin bile edemeyiz, o müthiş bir okuyucu… Cemil Meriç, toplumun bozuk yapılarına çivi sokuyor, bu güzel, fakat eskilere dair bir şey söylemiyor.

Tenkid eksikliği mi var diyorsunuz?

Evet, sadece Cumhuriyet’i tenkid ediyor. Çok da suçlayamıyorum onu. O dönemde onu görmüş, o dönem onu gerektirmiş demek ki.. Fakat Cemil Meriç bir “değer”dir. “Değer”dir ki; bugün konuşuyoruz.

Kitaba ve yayın hayatına uzun yıllarını vermiş bir büyüğümüz ile sohbet etmek keyif vericiydi, çok teşekkür ediyorum.

Rica ederim.

Röportaj: Özge Senâ Bigeç

Güncelleme Tarihi: 19 Nisan 2019, 12:59
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13