O kendi geleneğini eleştirmişti

KOCAV'da Erol Güngör çalışmalarının koordinatörü Adem Bölükbaşı ile merhum Erol Güngör'ü konuştuk.

O kendi geleneğini eleştirmişti

Adem Bölükbaşı Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunu. Şu an Marmara Üniversitesi’nde Din Sosyolojisi alanında yüksek lisans yapmakta ve bir kamu kurumunda sosyolog olarak çalışmakta. KOCAV bünyesinde Erol Güngör çalışmalarını yürütmekte.

 

Adem Bölükbaş
Adem Bölükbaşı

Bize genel hatlarıyla Erol Güngör'den bahsedebilir misiniz?

Erol Güngör akademik kariyeri itibariyle bir sosyal psikologdur. Akademik ve entelektüel alandaki çalışmalarını 1960’lardan vefat yılı olan 1983’e dek sürdürmüştür. Türkiye’de gerek akademik bilgi üretimi ve gerekse entelektüel üretimin son derece ideolojik kalıplara sıkıştığı ve seviye kaybının yaşandığı yıllarda ciddi bir entelektüel mücadele vermiştir. Sadece akademik bir çerçevede kalmamış gazete yazıları ve dergi yazılarıyla da güncel meseleler hakkında ilmî bir yaklaşım ortaya koymuştur. Erol Güngör bir yanıyla belli bir kesim için bir nevi organik entelektüel rolünü oynamış ancak sadece bu yönüyle değerlendirme eksik kalacaktır. Zira Erol Güngör belli bir kesimin ideolojik kabullerinin seslendiricisi olmamış bizzat kendi soyağacını dayandırdığı geleneği kıyasıya eleştirmiştir. Türk Kültürü ve Milliyetçilik adlı eserinde ortaya koyduğu Ziya Gökalp eleştirisi bunun en bariz örneğidir. O bir taraftan milliyetçi-muhafazakâr camia olarak adlandırılan kesimin ideolojik kabullerini sorgulamış bir yandan da toplumumuzun tecrübe ettiği sarsıcı kültür değişmelerini analiz etmiştir.

Bu kapsamda metodolojik olarak farklı bilimsel disiplinlerin yaklaşımlarını terkib etmeye çalışan disiplinler arası bir dikkatin Erol Güngör’ün eserlerinde mevcut olduğunu gözlemleyebiliriz. Türk toplumunun modernleşme döneminde yaşadığı tecrübeyi antropoloji, sosyal psikoloji, tarih ve sosyoloji gibi çeşitli disiplinlerin penceresinden görmeye çalışmıştır.

 

KocavTürkiye’de Çevre-Merkez ilişkisinde gözle görülü bir değişme gerçekleşti. Erol Güngör yaşasaydı bu durumu nasıl tahlil ederdi?

Çevre-merkez yaklaşımı olarak bilinen teori küresel ölçekte bir analiz biçimi olarak uygulandığı gibi Türkiye için de bu yaklaşıma dayanan analizler sık sık dile getirilmektedir. Buna göre ülkede çok partili hayata geçişten 1980lere ve oradan da bugünlere uzanan süreçte çevre ve merkez önce dönüşmeye ve sonra da yer değiştirmeye başlamıştır. Bugün hem ekonomik, hem siyasal, hem de kültürel anlamda çevrenin talepleri artık geri döndürülemez bir hal almıştır. Erol Güngör’ün sahip olduğu tarzda bir yaklaşımın siyasî ve ekonomik düzlemdeki bakış açısını bir normalleşme süreci olarak göreceğini düşünüyorum. Ancak meselenin bir kültür boyutu var ki Erol Güngör 1980 öncesi dönemde Türkiye’de o güne kadar yaşanan batılılaşma sürecini modern anlamda milletleşmeye hizmet etmediği yönünde eleştirmiş ve böylece batılılaşma biçimimizi bir “yanlış batılılaşma” olarak görmüştür. Dolayısıyla modern milli kültürün ve sonuçta modern ulusun yaratılmasını mesele olarak gören Güngör’ün bu süreç için mevcut olduğunu söylediği kültürel zafiyeti 1980 sonrası için daha farklı biçimde tahlil edeceğini düşünüyorum.

Erol GüngörDemek istediğim 1980 öncesinde mecburi kültür değişmelerinin getirdiği travmatik tesirleri eleştiren Güngör, 1980 sonrasında ise kitle kültürüne karşı milli kültürün tamamen savunmasız kalması meselesinin gündemine alırdı diye düşünüyorum. Zira popülist bir milliyetçi bakış açısıyla “halk ruhu”nu öven Güngör’ün 1980 sonrasında yaşanan büyük kitlesel dönüşümün çarpıcı hızı karşısında hocası Mümtaz Turhan’ın elitizmine daha yakın duracağını düşünüyorum. Ancak bu elitizm, belli bir çevrenin siyasi ve ekonomik gücü elinde tutması anlamında bir elitizm değil aksine kitle kültürüne karşı sorgulayıcı bir elitizmdir. Başka bir ifadeyle söylersek, Güngör’ün sürekli eleştirdiği Cumhuriyetçi-inkılâpçı “halka rağmen halk için” anlayışın yerine 1980lerden sonra “halka rağmen kitle için” anlayışının oturduğunu ve Erol Güngör’ün de bunu problematize edeceğini düşünüyorum. Böylece Erol Güngör’de halk-aydın ilişkisi şeklinde ortaya çıkan net kategorileşmenin de bir ölçüde flulaşacağı ve halk-aydın ilişkilerinin bir nevi tersinden okunacağını söylemek mümkün. Eskiden “halk”ı batılılaşmaya itekleyen “merkez” artık “durun fazla batılılaştık” demeye başlamıştır. Ancak artık karşılarında “halk” değil düpedüz “kitle”nin ta kendisi vardır. Dün “halk plaja hücum etti vatandaş denize giremedi” söylemini dillendirenler bugün halk plajlarını aşağılamakla meşgul olmakta ve haşemayla denize girmeyi sadece estetik bir meseleymiş gibi tartışarak kaybedilen zemini görünmez kılmaya çalışmaktadırlar.

 

Erol Güngör, İslamın Bugünkü Meseleleriİslamın Bugünkü Meseleleri Adlı kitaptan bahsedelim?

Erol Güngör bu eserinde de aslında bugün 1980lerden bu yana dini canlanma ya da dinin yoğun bir şekilde tekrar gündeme oturma sürecine kültürel bir yorum getirmektedir. ülkemizde dinî canlanmanın da öncelikli olarak siyasi değil kültürel bir mesele olduğuna işaret etmiştir. Bugün artık İslamcı hareketlerin yükseliş ve düşüşü ve hatta iflasının bahsinin geçtiği günümüzde İslam’ın öncelikli meselesinin kültürel bir hamle olduğunu öngörmek ciddi bir yaklaşımdır. Aslında Erol Güngör bu yaklaşımıyla Türklerin “milli hayatının gündelik pratiklerinde İslam’ın bir kor gibi yattığını” ifade etmesine paralel olarak İslam’ın ideolojik ya da siyasi boyutundan çok bizzat insan ve kültür üzerindeki derin izlerine dikkat çekmiştir. İslamın Bugünkü Meseleleri kitabını yazarken Erol Güngör kendisinin bir İslam alimi, bir fıkıhçı olmadığını sadece İslamın ve Müslümanların modernleşme sürecindeki serencamına dair kendi ilminin metodlarıyla bir açıklama getirmeye çalışmıştır. 1980 sonrası süreçte ülkemizde İslam ekseninde yaşanan son derece tehlikeli savruluşlar Erol Güngör’ün bu konudaki kaygılarını adeta daha açık biçimde somutlaştırmıştır. Tasavvuf ya da gelenek karşıtlığı üzerine inşa edilen ya da sünneti seniyyeyi fazlalık olarak gören selefi din yorumları gibi örnekler bu konudaki kafa karışıklığını göstermektedir. Hem de bu tarz yorumlar ortalama insanlardan değil bizzat din alimi ya da ilahiyatçı sıfatını taşıyan kişilerden gelmektedir ve meselenin asıl vahim tarafı da budur. Erol Güngör’ün bir din alimi olmamasına rağmen İslam dünyası ve müslümanlar üzerine çalışmalarının da önemi bu noktada ortaya çıkabilmektedir. Bir anlamda Güngör dini mevzulara daha dışardan bakabilen bir göz olarak diğerlerinin göremediği birçok hususu yakalamıştır.

 

Erol GüngörLaiklik konusunda ki Erol Güngör'ün düşünceleri nelerdi?

Ülkemizdeki laiklik modeli bildiğiniz gibi Fransız laicite’sine özenilerek oluşturulmuş bir modeldir. Bu manada modernleşme ilerleme gibi aydınlanmacı fikirleri sekülerleşmeyle paralel gören yani insanlığın daha “ileri” daha “modern” bir medeniyete ulaştıkça dinin öneminin azaldığını ve azalacağını öngören ya da varsayan bir yaklaşım bir ön kabuldür bu. Bu teze klasik sekülerleşme paradigması da diyebiliriz. Bugün bu mantık ya da bu paradigma din sosyolojisi alanındaki yeni çalışmalarla ciddi biçimde sorgulanmaya ve sarsılmaya başlanmıştır. Sekülerleşme tezinin bizzat anavatanı sayılabilecek olan Fransa’da da ciddi biçimde sorgulandığını görüyoruz. Dini bir geleneğin bir hafızanın taşıyıcısı olarak toplumun, insanın ve kültürün temelinde bir şey olarak tanımlayan ve bu yüzden de bu derinlerdeki bu etkinin “modernlik”  “ilerilik” gibi tek tipleştirici bir anlayışla tevil edilemeyeceğini  artık bütün dünya görmektedir. Erol Güngör de aynı şekilde Türkiye’deki laiklik uygulamalarının çarpıklığından bahsetmiştir. Laiklik meselsini din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması gibi komik bir basitliğe indirgenmesinin ne kadar vahim bir laiklik anlayışı doğurduğunu ve bu anlayış yüzünden halkın gündelik hayatında karşı karşıya kaldığı sorunları eleştirmiştir. Bu anlayışın sadece devletin dini kontrol altına almasıyla sonuçlandığını ifade etmiştir. Ayrıca laikliğin kanun ve anayasa maddeleriyle değil toplumsal bir dönüşümle yaşanabilecek bir süreç olduğuna dikkat çekerek ülkemizde laikliğin bireysel olarak vicdanlarda ya da toplumun vicdanında değil sadece yasalarda kaldığını ifade etmiştir. Ancak öte yandan, onun laiklik ya da sekülerleşme meselesinde doğrudan laiklik başlığıyla yazmasa da sürekli bahsettiği asıl husus bir kültür ve medeniyetin kaynağı olarak din ve dinî hayatın önemiydi. Bu kapsamda bir değerler sistemi ve bir mana çerçevesi olarak kültür ve medeniyetimizin aslî omurgası olarak din mefhumunun önemine dikkat çekmiştir. Tıpkı bugün yeni din sosyolojisi yaklaşımlarında hakim olan görüşlerle paralel olarak dinin yerinin asla bir başka kurum ya da sistemle doldurulamayacağını dinin ancak yine dinle ikame edilebileceğini ortaya koymuştur.

 

Erol GüngörErol Güngör’den hareketle ne yapmalıyız?

Erol Güngör ele aldığı her sahada ilminin metodlarını özen ve dikkat içerisinde uygulayarak ve bunu yaparken de diğer komşu ilimlerin yaklaşımlarından da her zaman istifade ederek kendine has bir bilimsel yaklaşım getirmiştir. Bugün Türkiye’de Erol Güngör’ün 20-30 yıl önce üzerinde yazdığı konular hala güncelliğini korumakta ve tartışılmaktadır ve muhtemelen de tartışılmaya devam edecektir. Erol Güngör’ün daha o günlerde ortaya koyduğu bilimsel titizliğini bugün sosyal bilimlerin çok daha geliştiği ülkemizde yeniden gözden geçirerek ve onun bakış açısındaki kendine özgü dikkatleri yeniden anlamaya çalışarak işe başlayabiliriz. Bugün Türkiye’de yaşanan toplumsal dönüşümü anlamlandırabilmek için tam da böyle bir yaklaşıma ihtiyacımız var.

 

Gökhan Gökçek konuştu

Yayın Tarihi: 13 Ağustos 2009 Perşembe 09:06 Güncelleme Tarihi: 27 Mayıs 2011, 15:11
banner25
YORUM EKLE

banner26