Nurhayat Kızılkan: Kadınlar, erkeklerden daha mutlu

Deniz Demirdağ, sosyolog Nurhayat Kızılkan ile TÜİK’in “Yaşam Memnuniyeti Araştırması”, sosyal adaletsizlik, salgın hastalıklar, kıtlık, ülkeler arasında mutluluk farklılıkları, İstanbul Sözleşmesi ve medyanın şiddet konusundaki hassasiyeti üzerine konuştu.

Nurhayat Kızılkan: Kadınlar, erkeklerden daha mutlu

Mutluluk nedir? Özel günlerde, bayramlarda dilekler hep “Sağlık, mutluluk, başarı diliyorum” şeklinde. Mutluluk, sağlığımız kadar önemli mi gerçekten?

Mutluluk üzerinden bir hayat okuması yapmak için hayat şartlarınızın buna uygun olması gerekiyor. Eğer hayattan zevk almamızı engelleyecek derecede sağlığımız bozulmuşsa zaten mutlu değilizdir ve “Her işin başı sağlık” atasözünü düşünür hâlde buluruz kendimizi. Yani sağlığın değerini takdir etmek çoğunlukla hasta olduktan sonra gerçekleşir. Sağlık, aklı baliğ olmuş bireyler için bir mana ifade eder, refah toplumlarında, hayat şartları kolaylaştı, birçok hastalık yok oldu ve yetişkin yaşa kadar sağlık sorunu yaşamıyorlar. Sağlık sorunu yaşamamış kişiler sağlık konusunda değer geliştiremeyebiliyorlar ve mutluluk kavramı üzerinden bir hayat okuması yapabiliyorlar. Öte yandan sağlık mı mutluluk mu gibi bir soruya cevap vermeye sevk edilmek yanlış belki de, “Ya o ya da bu” diye düşünmek yerine, Beylü Dikeçligil hocamızın, “Hem hem de” mantığını uygulamamız gerekli, “Hem o hem de bu” dememiz ve bunu hayatın tüm alanlarına yaymamız gerekiyor.

Mutlu eden şeyler üzerinde çalışan psikolojiye “Pozitif psikoloji” deniyor ve mutluluk psikolojide, “Öznel iyi oluş” kavramı ile çalışılıyor. Öznel, yani sübjektif, yalnız özne tarafından algılanan, kişisel bakış açınız soruluyor ve ölçülüyor. Buna öznel iyi olmak deniyor. Yani siz sübjektif bir şekilde iyisinizdir ve bu iyi olma hâli sizin tercihinizdir. Nasılsınız diye sorulduğunda, otomatiğe bağlamadan, gerçek bir tercihle “İyiyim” demek, diyebilmek, sizin kendi sübjektif (öznel) iyi olma hâlinizdir. Bunu bilimsel olarak “Öznel iyi oluş ölçeği” adı verilen bir ölçekle ölçüyorlar. Öznel iyi oluşu birçok açılardan ölçmek siyaset yapıcıları da ilgilendiren bir şeydir. Çünkü GSYİH veya GSMH gibi geleneksel siyasi başarı ölçülerine, karşı bu yaşam endeksli memnuniyet araştırmaları artık bir alternatif olarak görülüyor. Ülkemizde de TUİK mutluluk ile ilgili araştırmalar yapıyor. TUİK’in “Yaşam Memnuniyeti Araştırması” sonuçlarına bakıldığında, 2019’da, en çok sağlıklı olmanın kendisini mutlu ettiğini ifade eden bireylerin oranı yüzde 69,9 olarak belirlenmiş. Bunu, yüzde 14,3 ile sevgi, yüzde 9,2 ile başarı, yüzde 4,2 ile para ve yüzde 2,1 ile iş izlemiş. Yani, sebep-sonuç ilişkisinde, mutluluğa bir sonuç olarak bakıldığında, bunun etkenlerinin-amillerinin önemli bir bölümünü sağlık oluşturuyor. Sağlık ile ilgili günlük hayatımızda da sağlıklı yiyecekler, sağlıklı hayat, bu terimleri medyada fazlasıyla işitiyoruz. Günlük konuşmalarımızda söz dönüp dolaşıp sağlıklı gıdalara geliyor. Demek ki mutluluğun etkenleri üzerine toplumda belli bir bilinç var ve “İşin başı” sağlık.

Günümüzde pozitif düşünmek oldukça popüler bir kavram ancak psikoloji araştırmaları pozitif düşünmenin kendisinin bazen mutsuzluğu davet ettiğini gösteriyor. Bu konuda sizin fikriniz nedir? Pozitif düşününce mutlu olabiliyor muyuz?

Bu öğretiyi, bence, yanlış anlıyorlar. “Sadece düşün” gibi aksiyondan ziyade düşünmeyi önceleyen bir öğretiye dönüştü. Yani pratikte bu öğreti, harekete geçip, fail olmaktan, özne olmaktan ziyade sadece dua etmek, dilemek, evrene mesaj göndermek ama bir şey yapmamak şeklinde algılanıyor. Pozitif düşünürsek pozitif şeyler olacağına dair inanç o kadar yükseliyor ki negatif şeyler olduğunda, kabullenilmesini güçleştiren bir noktaya geldi. Yani, “Ben o kadar pozitif düşündüm ama sen benim dediğimi yapmadın!” deme noktasına geliniyor ve bu yıkım oluyor. İlahiyatçıların dediği gibi, “Yaratıcıyı bir emir eri yapmak” durumudur bu. Pozitif düşünüyorum, bunu yapmalısın(!). Hâlbuki İslâm inancında, bizlerin amil-etken-yapıp-eden-sebep-etken olarak “Amellerimizle yargılanacağımıza” dair uyarılar-ikazlar var. Bizlerden amil olmamız iyi amellerde bulunup sebep-etken olmamız bekleniyor. Yani din aslında bizi özne olmaya itiyor. Bir yandan, aynı İslâm (adı altında) amellerini başka birine danışarak iş yapma geleneğini abartanlar da var ve bu ikisi günlük tartışmalarda “Gerçek İslâm’ın” kendisi olduğunu iddia ediyor. Sokaktaki adama birileri “Sen hocadan daha iyi mi bileceksin” diyor. Sorgulamaya imkân tanımıyor, “Teslim ol” diyor. Yani sarkaç tasavvufun aşırı yorumları ile diğer kutup arasında sallanıp duruyor.

Burada sebep-sonuç ile kastettiğim amil-sonuçtur. (Amaç-sonuç değildir) Sonuç kelimesi, var olmak, hâsıl olmak, meydana getirmek, ortaya çıkarmak, elde kalan (hasılat) anlamındadır. Dilimizde, belli bir amacı hedefleyip, çalışmakla ve onun getirileri- sonucu ile belli bir sebebin oluşması ve onun bir takım sonuçlara yol açması arasında fark vardır. Bazı sonuçlar, biz ne kadar pozitif düşünürsek düşünelim ve çalışalım, amaçlarımızla uygunluk içinde gerçekleşmeyebilir. Ama tüm sonuçlar amilleri takip eder.

Peki, olumlu olaylara uyum sağlamak daha mutlu olmak için bir engel değil mi? Her güzel şeyden sonra mutlu olup sonra eski seviyemize geri döneceksek o zaman mutluluğun kalıcı olmadığını söylemek doğru olur mu?

Güzel şeylere-konfora çabucak alışıyoruz. Bir müddet sonra o da bizi mutlu etmez oluyor. Şu durumda yapılacak en iyi şey, onlara emanet muamelesi yapmak. Yani her an bizden alınacakmış gibi davranmak, onların bizden bağımsız varlığını tanımak, bizimle var olduğu süre içinde her anına şükür içinde olmak. Buna çocuklarımız, eşimiz, dâhil. Çünkü bedenimiz de dâhil olmak üzere her şey aslında bizi terk ediyor.

Kalıcı mutluluk var mıdır? Varsa eğer bu mutluluğun adı, herhalde mutluluk değil huzur olur. Mutluluk huzurdan farklı bir şey. Mutlu olmadan da huzurlu olunabilir. Ama huzurlu olmadan mutlu olunamaz. Huzur bireysel bir huzur, yani “İç huzuru” ve toplumsal huzur olarak incelenebilir. Toplumsal huzur sağlamak çok kolay değildir. Çünkü ilişkisel bir şeydir. Şu an evli olduğunuz kişiyle değil de bir başkasıyla olsaydınız, bir başka siz ortaya çıkacaktı. İlişkisel bir şekilde siz de değişirsiniz. Aynı şekilde aynı aile değil başka aile olsaydı, başka apartman başka semt olsaydı veya başka bir toplum olsaydı bir başka siz ortaya çıkacaktı. Huzur aynı zamanda toplumsal ve siyasaldır. Toplumsal makro huzursuzluklar mikro ölçekte psikolojik huzursuzluklara yol açabilir.

Peki, biz hangi bağlamlarda huzur kelimesini kullanıyoruz. Dile bakıldığında toplumun yapısını da görmek mümkün. Türkçe’de huzur “Aranan” bir şeydir, aynı zamanda “Kalmayan” bir şeydir. Bir ruh hâlidir: Huzursuz ve huzurluyuzdur. Yanlış giden bir şeyleri, sezeriz ve huzursuz oluruz. Huzuru birilerinde, bir yerlerde ararız. Huzur, bilinçli bir çaba ve tercih ile elde edilen bir şeydir. “Barışa yönelik işler” yapmaktır. Etrafta “Huzurun kalmaması”, “Huzur bırakmamak” da bir tercih neticesi gerçekleşir. Çünkü huzur aynı zamanda “Batan” bir şeydir. Huzuru “Korumak” lazımdır, çünkü huzur bozulur. Bozan kişiye “Huzur battı” denir. Huzur arayanlar için huzur “Veren” kişiler ve mekânlar vardır. “Huzurlu ortam” ancak huzursuzluğu bilenler tarafından, huzursuz bir yerden gelenlerce takdir edilir. Çünkü zaten huzur içinde büyüyen birileri, heyecansızlık ve tekdüze olarak düşündüğü huzuru, can sıkıntısı olarak tarif edebilir. Görecelilik sadece bir bilimsel teori değildir, yaşamın içindedir.

Sosyal adaletsizlik, salgın hastalıklar veya kıtlık gibi insan mutsuzluk ve sefaletinin yaygın nedenleri ortadan kaldırılsa bile, mutsuzluk pek çoğumuzu avlamaya devam ediyor. O halde bu dünyada neyi yapıyor veya neyi yapmaktan geri duruyoruz ki hâlâ mutsuzuz?

Son 20 yıl içinde biz de artık “Refah toplumu” olarak adlandırılan ülkeler arasında sayılır olduk. Kitlesel üretimden nasibimizi aldık ve temel ihtiyaçlar daha kolay karşılanır oldu. Bundan duyulan bir mutluluk var elbette ama mutluluktan ziyade mutsuzluk emareleri göstermek, arayış içinde olmak “Popüler” oldu. Cem Yılmaz repliği ile “Mutluluk içimizde” ama Cem Yılmaz neden mutsuz? İnsanların gereğinden fazla ayakkabı, araba, sevgili ile dolduramadığı boşluk nedir? Yeni bir arabanın verdiği mutluluk yeni araba kokusu gidene kadar mıdır? Türkiye güzeli ile evlenince, bir sonraki sene daha yenisi seçilince boşanılır mı? İlişkiden çok, o kişinin kamu kimliği ile mi ilgiliyiz? İnsanların “Son kullanma tarihine” bakıyor muyuz? Belki de sevmekten ziyade vermediğimiz değer, insanları metalaştırmamız ile insan başkasına saygısızlaştıkça, kendi kendine saygısını kaybediyor. Egosu ile mücadele edeceğine her yeni insanla başka bir şey denerken, o sırada kendinin de aynı kalmadığına dikkat etmiyor.

Ruh-beden ikiliği sebebiyle birinden birini seçmek gibi bir zorlamanın aslında bizim kültürümüzde olmaması gerekirdi. Bu ikisine ilaveten “Nefs” adlı üçüncü bir şeyle, bedenimize düşman olmadan da bedeni hakir görmeden de yaşamanın mümkün olduğunu biliyoruz. Düşman olunan şey beden değil nefs’dir. Hâlbuki günümüzde vardığımız noktada, “Haz peşinde” sürekli koşmamızı söyleyen mesajlar etrafımızı sarmış durumda. Hem hazzı hatırlatıyor ve hazza sevk ediyor, hem de sınırları bulanıklaştırıyor ve sınır fikrini anlamadan özgürlük kavramını anladığını sanan özgürlük savunucuları yaratıyor. Öte yandan, haz tümden kötü bir şey değil, haz veren şeyleri tüketmezsek sistem durabilir, bunu kimse istemez ama fazlasıyla tüketmenin de hazzın sınırsızlığının da kalıcı mutluluk getirmediğini, artık görüyoruz.

Öte yandan mutsuzluk aynı zamanda siyasal bir şey. Yani, başörtüsü yasakları uygulanırken, okumaktan men edilmiş veya meclise girmesi engellenmiş kadınlar hüzünlüydüler, mutsuzdular. Bu örnek üzerinden makro düzeyde siyasal bir çatışma yaşanıyor, bunun mikro düzeydeki yansıması başörtülü kadının travması, üstünden atamadığı o “O geç kaldım- yıllarım gitti” duygusu şeklinde gerçekleşiyor. Üstelik hem mağdur ediliyor, hem de üstüne “Mağduriyet edebiyatı yapmakla” suçlanabiliyorlar. Her halükarda suçlular(!).

“İnsan olana her ağaç bir sevinç üssüdür.” diyor Nuri Pakdil. Hep mutsuzluğumuzdan dem vuruyoruz ama şairin dediği gibi bir ağaç bile bizi mutlu etmeye yetecekse bizi bu kadar varlık içinde neden mutlu olamıyoruz?

Mutluluk sadece psikolojik, siyasal ve sosyal ile değil ekonomik durum ile de son derece yakından ilgili. Varlıklarla ilişkimiz artık sahip olmak üzerine oturdu, çünkü artık kitlesel üretim yapılabiliyor ve bu gerçekten de refahı-mutluluğu arttıran bir şey. Kitlesel üretimlerle hayatı kolaylaştıran alet-edevatlar arttı. Çamaşır makinesiz, bulaşık makinesiz bir hayat düşünemiyoruz. Bunlar gerçekten de rutin işleri kısaltarak kitlesel olarak insan refahını arttırıyor, mutlu ediyor. Toplumlarda belli bir düzen olduğu sürece sorun yok, ama düzen, örneğin bir savaş veya deprem ile bozulunca bu gibi şeylerin; akan suyun, elektriğin değeri anlaşılıyor. Düzen devam ettiği sürece bu aletlerin varlığı da unutuluyor ve hayatımıza kattığı değer de bir şey ifade etmiyor.

Öte yandan, kültürümüzde teşekkür hâlinde olmak, şükür etmek desteklenir ve bu durum farkındalık anlamında işe yarar. Kendinden iyi durumda olanlara bakmak yerine tersini yapmak, eldekilere şükür etmek, miskinliğe yol açacak denli desteklenmediği sürece, şükür hâli mutluluk için temel etmenlerden.

Gözlemlediğim, Müslüman olmaktan duyulan huzur ve sevinç hâli, “Mutluluk Araştırmaları”nın belki de daha çok araştırması gereken konulardan biri olmalı. Öte yandan, siyaset denince, bir hareket anlamında baktığımızda, ülkemizde orta yaşlarda birçok kişinin gözlemi odur ki dindar kimlikli kesimlerin gençliklerindeki huzur ve sevinç hâli, kıskançlık yaratacak kadar güçlüydü, neden bu kadar mutluydular? Öte yandan, artık günümüzde eskisi kadar huzurlu-mutlu değiller. O güçlü duygudan sanki bir nostalji gibi bahsedilmeye başlandı. Çünkü, mutluluk gibi mutsuzluk da siyasaldır, makrodaki siyasal olaylar, yapıyı etkiliyor ve mikro düzeyde, sorunlara yol açıyor, örneğin 28 Şubat süreci, makro düzeyde, siyasal bir süreçtir, ama mikro düzeyde bakıldığında, yukarıda da değindiğim gibi belki de psikologlara gitmesi gereken travma yaşamış binlerce başörtülü kadın yaratmıştır. Ülke yetişkin kadın nüfusunun %64’nün başörtülü kadınlardan oluştuğu düşünülürse bu kadar psikolog olmadığına göre bu kişilerin travmasına ne oldu? Bu kadınlar ne yaparak kendini sağalttı? Dertleşerek mi? İnsan insanın ağusunu aldı mı? İbadet mi ettiler? Kendilerini aile kurmaya mı adadılar ve unuttular?

Bana kalırsa, ülkemizde ve tüm dünyada, aslında sahada gördüğümüz pek çok gerçeğin arka planında büyük tarih sahnesinde yaşanan siyasi mücadele var. Bu mücadelenin, her bir insan yaşamına (75-80 yıl) yansımasından başka bir şey değil. Son 20 yılda ekonomik anlamda gelişen ülkede şehirleşme ve endüstrileşme, orta sınıf toplumun önemli bir yüzdesini oluşturmaya başlaması ile birlikte inanç alanında da büyük bir yapısal dönüşüm gerçekleşiyor. “Müslüman dediğin ‘bir lokma bir hırka’ değildir, İslâm böyle bir şey vaz etmez”, söylemlerini işitmiş kitleler buna uygun şekilde zenginleşme yoluna girince, bu durumdan hoşlanmayan seküler kimlik siyaseti yapıcıları bu yeni durumu özellikle başörtülü kadınlar üzerinden eleştirdi ve modern hayat yaşayan, “Cipe binmiş türbanlı” kadını ayıpladı. Utanması gerektiğini söyledi. Aynı eleştiriyi, cipe binmiş seküler kadına veya diğer din mensubu cipli kadınlara yapmadı. Eğer, bu kişiler zenginleşmeselerdi belki de gene eleştirecek bir şeyler bulacaklardı. Belki de, din böyle vaz ettiği için, onların tembel olduklarını, rasyonel olmadıklarını, modern olmadıklarını ve bu sebeple fakir olduklarını söyleyeceklerdi. “Cipli türbanlı kadın” söylemlerine cevaben belki de pilot sertifikası alan, uçak kullanmayı öğrenmiş, özel uçağı olan türbanlı kadınların sayısının artması lazım (!). Çünkü hem kadın hem de başörtülü kadın olmak üzerinden bir kolay lokma olarak saldırıya maruz kaldılar. Eskinin suçlaması olan köylülük bitti, zenginsin suçlaması geldi. Bazı durumlarda ise zenginleşsen de makbul değilsin. Başörtülü annesinden utanan ve okul aile birliği toplantısına annesinin gelmesini istemeyen çocukların travması hâlâ konuşulan bir şey değil ve bu travmayı kendisinin yarattığının farkında olmayan bir elit hâlâ var. “Ayrımcılık” dendiğinde hiç üzerine alınmıyor, çünkü ne yaptığının farkında değil, ayrımcılık üzerine gerçekten düşünmemiş. Halen, “Sümerolog” Muazzez İlmiye Çığ, başörtülü kadınlara hakaret ettiği için bir özür dilemiş değil. Bir direniş içinde olduğunu düşünüyor ve bir özeleştiri yapmıyor. Bıraktım, bu özeleştiri sonucunda toplum tartışarak bir noktaya gelsin ve hakları koruyan yeni bir hukuk oluşturulsun.

Ülkeler arasında mutluluk farklılıkları var. Bu farklar neden ortaya çıkıyor? Başka ülkelerle karşılaştırıldığında Türkiye ne kadar mutlu bir ülke?

“Mutluluk Araştırmaları” adında bir bilim dalı bu konuda özellikle son 20 yıldır devasa araştırmalar yapıyor. Ben ise dini veya seküler inanışların toplum yapısına nasıl etkilediğine dikkat çekmek istiyorum. Ölmesi hâlinde, bir daha dünyaya gelişinde daha üst bir kasttan doğacağını düşünen bir Hindu’yu hastaneye göndermek kolay olmayabilir. Hatta hastalığından mutlu bile olabilir. Alt kastlara mensup kişiler için, “Bir önceki yaşamında kim bilir neler yaptı ki alt kastlarda veya kast dışı kabul edilen dokunulmayanlar grubunda doğdu” diye düşünen üst kastlara ait bir Hintli, ulus devletin ondan kestiği vergiyi alt kastlara hizmet olarak götürmesine karşı çıkabilir. Merhamet edilmemelidir, çünkü bir önceki yaşamında yapıp-ettiklerinin cezasını işte bu şekilde çok kötü şartlarda yaşayarak çekmelidir. İnançlar yaşamı etkiliyor. Hristiyan inancında bilinçli bir şekilde kötülük yapabilecek bir yorum doğdu, “Tanrıyı kıyamete zorlamak!” fikrini yorumlarına katan Evangelik Hristiyanların, yaptıkları kötülükleri bu inanç ekseninde, Tanrıyı kıyamete zorladıklarını düşünerek, vicdanlarına kabul ettirebiliyorlar. Yoksullara yardım etmek, hayır faaliyetlerinde bulunmayı bir Marksist pek de iyi karşılamayabilir, çünkü bunun gibi faaliyetler, devrim için gerekli tansiyonun-çatışmanın azalmasına yol açacak ve devrimi geciktirecektir. Çatışma artmalı ve devrim olmalıdır.

TÜİK’in “Yaşam Memnuniyeti Araştırması” verilerine göre, mutlu olduğunu belirtenlerin oranı 2018 yılında %53.4 iken 2019 yılında 1.0 puan düşüşle %52.4’e geriledi. Toplum olarak mutluluk oranlarımızdaki bu gerilemenin temel sebebi veya sebepleri nelerdir?

Bence “Mutluluk Araştırmaları” adlı bilim dalının eksik kaldığı boyutlardan biri de kendi aralarında yarışan büyük siyasi öznelerin, aşağıdaki daha küçük öznelerin yaşamlarını mutsuz kılabilme gücünü yeterince incelememesi. Gücün medyası olduğu gibi gücün STK’ları var. Hatta gücün akademisyenleri var. Gücün jüri üyeleri, gücün bilimsel dergi hakemleri var. Bu yarışta güçlerin kendi medyalarını kendi STK’larını kurup, aşağıdaki küçük özneleri, yani bizleri, mutsuz etmek üzere ve böylece rakibine karşı bir alternatif olma boyutu çalışılmaya değer önemli bir konudur.“Fake news”ün en tepedekiler tarafından bile şikâyet edildiği, hakikatle kimsenin ilgilenmediği, post-truth diye duruma isim bulunduğu bir çağdayız. Örgütlü bir şekilde hakikatin çarpıtılması girişimlerine tüm dünyada görüyoruz. “Cambridge Analytica” adlı veri analiz firması ile sosyal medya kullanıcılarının verileri usulsüz bir şekilde kullanıldı. Londra merkezli Cambridge Analytica adlı veri analiz şirketi Facebook’ta 50 milyon kullanıcı profiline ait verileri, ABD, İngiltere seçimlerinde kullandı ve ülkelerin gidişatına etki etti. Şirketin görevden alınan CEO’su, “Trump’ın seçilmesinde önemli bir rol oynadık.” dedi.

Kadına şiddet konusunda çalışmaları ile tanınan sosyolog olarak size sormak isteriz. Kadına yönelik şiddetin temel nedenleri sizce neler ve Türkiye’de dünyanın diğer ülkelerine göre bu konuda nasıl bir durum söz konusu?

Geleneksel toplumdan modern topluma geçerken toplumsal yapıda değişiklikler oldu. Kadınlıklar ve erkeklikler değişti. Şehirleşmenin ve endüstrileşmenin gerektirdiği yaşam biçimi, iş-ev arasındaki mesafenin artması, mekânsal zorunluluklar aile içi rolleri değiştirdi. Bütün bu değişimler mesela İngiltere gibi 200 yıl içinde olsaydı elbette geçiş çok daha sarsıntısız olurdu. Ama bizim ülkemizde şehirleşme, köyden kente göç ve beraberinde gelen belirsizlikler, çok hızlı gerçekleşti ve geleneksel sistemin koruyucu mekanizmaları yok oldu ama modern devletin koruma kurumları da geç gelişti. Aile veya community bağlarından kopmuş, atomize olmuş, bir ailenin bir parçası olmaktan ziyade bir birey şeklinde bir yaşam övülmeye başlandı. Bu şekilde, şehirde, tek başına yaşayan insanlar, kapitalist sistemin verdiği mesajlara daha açık hâle geldi. Kapitalist sistemin istediği tarzda bireyler olmuş oldu. Bu yeni durum roller karmaşasına yol açıyor ve eşler arasında gerginlikleri arttırıyor. Belki de geleneğin tamamına düşman olmamak gerekliydi. Yerine modern bir şey koymadan, modern kurumlar hazır olmadan, yok ederek o alanı boş bıraktık.

Şiddet olayları ile Medaim Yanık Hoca’nın kategorizasyonuna göre; şiddeti hepsini aynı torbaya koyarak değil, sınıflandırarak, mücadele edebiliriz. Birincisi her toplumda, %1 ila %3 arasında psikopat-anti sosyal kişilik bozukluğu yaşayan bir tipoloji vardır ki bu kişilerin anneleri yardım almalıdır, henüz çocuk çok küçükken anne bu konuda nereyi arayacağını bilmelidir. Büyüdükten sonra da güçlü bir hukuk ve kolluk kuvvetleri gereklidir. İkincisi geleneksel yapının şiddete sevk eden teşvik edici uygulamaları ile mücadele. Bu ancak kültürel bir mücadele olabilir, birçok yönden, kamu spotlarıyla, okulda, televizyonda mücadele mesajları tekrar tekrar verilmelidir. Bu geleneği arkalayan-sırtını sıvazlayanlara müsaade edilmemelidir. Toplu bir şekilde kınanmalıdır. Üçüncüsü, freni patlamış gibi öfke patlaması yaşayan kişiler için öfke kontrol dersleri nev’inden eğitimler verilebilir, bu gibi kurslar, örneğin Sağlık Ocağı gibi yerelde ulaşılabilir olmalıdır. Dördüncüsü aşama aşama sözlü şiddet derken saygının iyice kaybolması ve itiş-kakış şeklinde fiziki şiddete varmış çiftler için, “Çift terapisi” gibi hizmetlerin ulaşılabilir olması gereklidir.

İstanbul Sözleşmesi ile ilgili süregelen tartışmalar ile ilgili neler düşünüyorsunuz?

İstanbul Sözleşmesine karşı özellikle sosyal medyada sanki düğmeye basılmış gibi büyük bir muhalefet yapılıyor. Bu muhalefetin gerçek kişilerce yürütülen bir muhalefet mi yoksa yumurta hesaplarca yürütülen bilinçli bir siyasi muhalefet mi olduğu konusunda araştırma gerekiyor. Daha başka siyasi hesaplaşmaların bir aracı olarak bu Sözleşme araçsallaştırılıyor. Hâlbuki İstanbul Sözleşmesi, bir üst –şemsiye sözleşme olarak adlandırılabilir ve tüm şiddetlere karşı yazılmış bir sözleşmedir. Ülkelere tavsiye niteliğindedir ve bir yaptırımı yoktur. Ancak uygulanması gerçekten devlet bütçesinden önemli bir pay ayırmayı gerektirdiği için bazı ülkelerde uygulanamayan bir sözleşmedir. Biz bu konuda oldukça başarılı olduk ve işleyen-başarılı bir düzen kurduk ve bu durum tepki çekiyor.

Kadına şiddet ve kadın cinayetlerinin önüne geçebilmek için sizce toplumsal olarak neler yapılmalı?

Kadına yönelik şiddeti dörde ayırabiliriz, Medaim Yanık’ın yaptığı bu sınıflamaya göre her bir kategorinin mücadele yönetimi de farklıdır.

Her toplumun %1 ila %3’ü psikopat, anti-sosyal kişilik bozukluğu yaşamaktadır. Bu gibi kişilerle büyüyüp yetişkin olduklarında baş etmek için çok güçlü bir hukuk ve kolluk sistemi gereklidir. En önemlisi ise bu kişiler ki çok küçük yaşlarda kendini belli edebiliyor, erken yaşlarda önlem almak için bu gibi çocukların özellikleri, bebek sahibi annelere öğretilmeli ve çocuğun büyümesi sırasında böyle özellikler görüldüğü takdirde o annenin ne yapması gerektiği konusunda bilgi verilmelidir. Bu gibi şeyleri çocuğuna “Konduramayan” anne-babalar, profesyonel yardım almalıdır ve yardımı hangi devlet kuruluşundan-nereden alacağını bilmelidir.

Toplumun bazı gelenekleri kadını şiddete karşı korumaktadır, bu gelenekler modernleşeceğiz diye tümden yok edilmemeli, muhafaza edilmelidir. Ancak kadına şiddeti olumlayan sözler-deyişler-gelenekler de vardır ve toplumsal dokuya işlemiştir, bunlarla da kültürel mücadele edilmelidir. Kültürel kodların değişmesi uzun erimli bir mücadele ile gerçekleşir.

Öfkesini nasıl durduracağını bilemeyen, öfke patlaması yaşayanlar için “Öfke kontrol” kursları, ülke çapında, örneğin sağlık ocaklarına eklemlenerek sahada çabuk ulaşılabilir şekilde uygulanabilir ve öfke kontrolü toplumda yaygınlaşabilir.

Birbirini itip-kakmaya başlamış bir ilişki yaşayan çiftler için de “Çift terapisi” uygulanabilir.

Dizi ve filmlerde aile içi şiddetin, istismarların bu kadar fazla gösterilmesi çok tartışılıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sizce medya şiddet konusuna yeterince hassasiyet gösteriyor mu?

Aile içi şiddeti, intiharlar ile mukayese ederek anlatmaya çalışacağım: Bu metinde intihar yerine aile içi şiddet yazabilirsiniz çünkü aslında birbirine çok benzer bir şekilde çalışmaktadır. Çok okunsun diye veya dikkatsizce yapılan intihar haberleri, intiharların reklamını yapar, intihara eğilimli kişilerde intihar riskini arttırır. Aynı şekilde, popüler kültür ürünlerinde görülen şeyler, bir model olma rolü görür, insanlar taklit etmeye başlayabilir. Örneğin “Genç Werther’in Acıları” adlı roman 1774’te yayımlanmış. Romanda genç kahraman intihar ediyor. Romanın yayınlanmasıyla beraber Almanya’da, gençler arasında intihar bir salgın gibi yayılmış. Şiddet haberlerinin- ki intihar da bir şiddet türüdür, intihar eden kişi kendine yönelik şiddet göstermektedir- veriliş biçimi son derece önemlidir.

Medya şiddet konusunda hassas değil. Habercilik anlamında doğru olmamasına rağmen, intihar eden kişinin ismi-resmi ve hayatı detaylı bir şekilde okuyucuya aktarılıyor. Prensip olarak, intiharın ayrıntıları, nasıl, ne yolla intihar ettiği anlatılmamalıdır, çünkü intihar öğrenilen bir şeydir. Romantik bir dil kullanılmamalıdır. İntihar eden kişi övülmemelidir, örneğin rock starlarının veya sevilen entelektüellerin intiharında bu yapılmaktadır. Şehirdeki belli mekânlar, köprüler vs. intihar için uygun mekân olarak haberleştirilmemelidir. İntihar tek bir nedene indirgenmemelidir. Ama haberlerde genellikle tek bir nedeni başlığa çekerler: İflas etti intihar etti, atanamadı intihar etti, kara sevda intihar etti. Belli bir meslek grubu ile doğrudan ilişki kurulmamalıdır ama kurulmaktadır. En bariz örneği ülkemizdeki “Atanamayan öğretmen intihar etti!” haberleridir. Ataması yapılmayan öğretmen intiharları adeta belli bir mesleğin intiharlarını teşvik noktasına gelmiş intihar haberleridir. Diğer öğretmen adaylarına yol gösterir gibidir. İntihar aynı zamanda siyasal bir şeydir, “Açlık grevleri”, “Ölüm oruçları” bir çeşit intihardır. İntihar haberleri aynı zamanda siyasal bir silah olarak kullanılmaktadır. Tüm işsiz gençlere adeta intiharın reklamı yapılmaktadır. İntiharlar psikiyatrize edilerek psikiyatri ve psikolojinin kapsamına, bir ruhsal soruna indirgenmektedir. Hâlbuki aynı ruhsal duruma sahip ama farklı sosyal ve siyasal etkilerle bu kişilerin intihar riski düşürülebilirdi. Ama bu riski arttıracak siyasal söylemlerle intiharlar arttırılmaya çalışılmaktadır. Kadına yönelik şiddet de şu yukarıda anlatılan intihar habercilik tutumlarına çok benzer bir şekilde haberleştirilmekte ve şiddetin teşvik ve taklit edilmesine giden bir sonuca yol açmaktadır.

Peki, yine TÜİK’in cinsiyete göre mutluluk verilerine baktığımızda mutlu olduğunu belirten erkeklerin oranı 2018 yılında %49.6 düzeyindeyken 2019 yılında %47.6’ya geriledi. Kadınlarda ise bu oran değişmeyerek %57.0 oldu. Dünyada ve toplumumuzda kadın olmanın zorlukları aşikârken böyle bir sonucu neye bağlıyorsunuz? Tüm bu zorluklara rağmen kadınlar erkeklere göre gelecekten daha umutlu diyebilir miyiz?

Bu sorunun cevabını bilmiyorum. Belki çok daha detaylı araştırma soruları sormak lazım. İstatistiklere bakıldığında, TÜİK’in mutluluk ile ilgili verileri ki bunlar beyan üzerine ölçülüyor, her an değişebilir şeylerdir. Bireylerin, sübjektif olarak kendi yaşamlarını değerlendirmelerinin istendiği bir ankettir. Dileyen TÜİK’in web sayfasına girer ve bu sonuçlara bakar, ancak benim kendi toplumuzu anlamak şeklinde kabaca baktığımda dikkatimi çekenler şunlar oldu: En mutlu kişiler yaşlılar… Kadınlar, erkeklerden daha mutlu. Evli olmayanlara göre evliler daha mutlu. İnsanlar, kendilerini en çok ailelerinin mutlu ettiğini söylemiş: %74,1. Geleceklerinden umutlu olduğunu beyan edenlerin oranı 2019’da %70 olmuş. Detaylar arasında kaybolmak, medyanın sürekli şekilde toplumu hem kışkırtıcı hem de toplumu utandırıcı yayın yapması, toplum hakkında kafa karışıklığı yaşamamıza ve net bir hüküm vermemize engel olabiliyor. Ancak, uzaklaşıp sade gerçekliğe bir kez daha bakıldığında, toplumun ümitsiz olmayı gerektirecek bir toplum olmadığı görülüyor. ​

Güncelleme Tarihi: 19 Mart 2020, 08:50
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26