banner17

Nuh Arslantaş: Depremi yaşayan her asırdan insanın kendine özgü bir hatırası var!

Bugün 17 Ağustos 1999 İzmit depreminin 19. yıl dönümü. Bu vesileyle biz de Prof. Dr. Nuh Arslantaş ile İslam Dünyasında Depremler ve Algılanma Biçimleri adlı kitabından hareketle İslam tarihindeki depremleri konuştuk. Munise Şimşek’in röportajı.

Nuh Arslantaş: Depremi yaşayan her asırdan insanın kendine özgü bir hatırası var!

Şu an Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde görev yapan Prof. Dr. Nuh Arslantaş hocaya, pek çoğumuz İslam-Yahudi ilişkilerinin tarihi üzerine yazdığı kitaplarından aşinayız. Ancak hocanın İslam tarihindeki depremleri incelediği bir kitabı da mevcut. 17 Ağustos 1999 İzmit depreminin 19. yıl dönümü münasebetiyle hocamızın kapısını çaldık. Kendisiyle Yahudi tarihinden İslam-Yahudi münasebetlerine, yeni çalışmalarından depremlerin tarihteki algılanış biçimlerine varan keyifli ve bir o kadar da öğretici bir sohbet gerçekleştirdik.

Akademik çalışmalarınıza “Emeviler Döneminde Yahudiler” konusuyla başladınız ve ardından da İslam-Yahudi ilişkileri bağlamında Yahudilik tarihi üzerine araştırmalarınızı sürdürdünüz. Bu alanda çalışmaya nasıl karar verdiniz?

Aslında her gün okuduğumuz Kur’an-ı Kerîm sebebiyle İsrailoğulları tarihine bir aşinalığımız var hepimizin. Bir de Filistin’in işgali sebebiyle İsrail’in artık dünya tarafından kanıksanan tutumu, Yahudileri sadece ülkemizde değil, dünya kamuoyunda da sürekli gündemde tutmakta. İmam hatipli yıllarda çevrenizde Yahudilere dair anlatılan kimi efsane, pek çok husus da var tabii.

Bütün bunlar bir insanda elbette Yahudilere karşı bir merak uyandırmakta. Fakülteden mezuniyetten sonra araştırma görevlisi olduğumda danışman hocam -Allah kendisine hayırlı, bereketli ve sağlıklı ömürler versin- Prof. Dr. Mustafa Fayda hocamızla karar verdiğimiz bir konu oldu bu. Bendeki merak, hocamızın da hem çalışma hem de ilgi alanı sayesinde. Fayda hocamız Hz. Ömer döneminde gayrimüslimleri çalıştı. Bir başka doktora öğrencisi Sakarya İlahiyat’ta Prof. Dr. Levent Öztürk Bey’e de İslam dünyasında Hıristiyanları çalıştırmıştı. Sayın Öztürk’ün çalışmasının da fevkalade başarılı olduğunu belirtelim.

Fayda Bey İslam dünyasında İslam tarihi araştırmalarında çığır açan bir ilim adamı. “Dinlerarası Diyalog” konuları henüz gündemde yokken hocamız bir plan dahilinde İslam dünyasındaki gayrimüslim tebaa ile ilgili çalışmaların yapılmasının önemini kavramış biri. Ancak şu farkla; Müslüman onuruna ve şuuruna yakışır bir şekilde. Hıristiyan misyonerlerin amacına hizmet gayesiyle değil! Bunu neden söylüyorum. Bir ara “Dinlerarası Diyalog” denilen bir furya vardı biliyorsunuz. Vatikan’ın bir projesi, ince bir siyaset mühendisliği idi. Aslında Hz. Peygamber’i (sas) dinin dışına atma planı idi.

Ancak hocamızın rehberliğinde Yahudilik ve Yahudi tarihi araştırmalarına, doğru bilginin ortaya çıkarılması adına, İslam dünyasının bir meselesi olarak başladığımızı belirtelim. Mustafa Fayda hocam gibi yetkin birinin danışmanlığı benim için bir şanstı gerçekten. Başlangıçta bizdeki ilgi, rehberimdeki bilgi ve donanım bizi böyle bir konuyu araştırmaya sevk etti.

Bu konuda bir şansım daha vardı benim; o da Türk Musevî cemaatinden Yusuf Altıntaş Bey’le yolumun kesişmesi. Onu da burada özellikle zikretmem gerekir. Sayın Altıntaş, doktora aşamasından beri her hafta sürekli buluştuğumuz ve bir şeyler okuduğumuz özel bir insan. Maalesef Müslüman yapamadık (gülüşmeler; Nuh Bey bu konuda espri yapmaktadır). Çok iyi bir insan. Lehû dînühû (dini kendine) (yine espri, yine gülüşmeler) iyi de bir Yahudi; düşüncelerinde sağlam. Bilgili ve donanımlı. Yahudilikle ilgili her konuyu konuşup tartışabilen biri. Çok şey öğrendim kendisinden. Türk Musevî cemaatinin, geniş bir topluma ve Müslüman kesime dönük yüzü. İslamiyet’e de vukûfiyeti çok iyi.              

Yahudi tarihini ve dinini öğrenmek bir Müslümana neler katar?

Çok şey katar. İslamiyet, ilahî dinlerin sonuncusu. Kur’an da insanlığa verilen son şans. Kur’an gerek indiği dönemdeki olaylar, gerekse nübüvvet geleneğini aktarma adına İsrailoğulları ve Yahudiler hakkında çok fazla bilgi verir bizlere. Bu bilgiler, aslında çoğu yönüyle Tevrat’ta ve Yahudilikte de var olan bilgiler. “Malumu i’lam”, yani “bilineni bildirmek”ten ibaret. Kur’an’ın nerdeyse dokuzda biri Yahudi tarihinden, inancından, ibadetlerinden ya da inanç veya ibadetlerindeki sapmalarından bahseder. Bunu Yahudileri kötüleme adına da yapmaz; aksine “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” dercesine daha önce kitaplı bir toplumun düştüğü hataları bildirme adına yapar. Müslümanların dikkatini çekme maksatlı nakleder. Dediğim gibi malumu ilamdan öte değildir bu bilgiler. Bunlar elbette Kur’an’ı anlamak isteyen bir Müslümanı, Yahudi tarihine yönlendirir. Bu ilgi bende Tevrat’ı tercüme ve şerhe kadar götürmüştür.

Öte yandan Tevrat’tan bahseden ayetler var Kur’an’da. Tevrat’ın tahrifine ya da tebdiline işaret eden ve örnek veren bilgiler bunlar. Zamanla büyük ölçüde millileşse de tek Tanrı inancı Yahudilikte de var. Geleneğimizde Yahudi-Müslüman bir arada yaşama tecrübesinden kaynaklı “İsrailiyat” denilen bir kültür de vardır.

Benzer şekilde Hz. Peygamber döneminden beri Müslümanların beraberce yaşadığı bir dinî gruptur Yahudiler. Bu ilişkilerin seyrini takip için de Yahudi tarihini araştırmak ve bilmek lüzum değil, elzemdir.

Yahudiler Medine’deki üstünlüklerini kaybetmek istemediler  

Bu noktada Yahudi-Müslüman ilişkilerinin seyrine dair bir merakımı da sorayım hocam. Hz. Peygamber döneminde başlayan süreç tarihte nasıl gelişmiş?

Müslüman-Yahudi ilişkileri İslamiyet’in doğuşu ile başlamıştır. Başlangıçta gerilimli bir seyir takip etmiştir. Gerilim politikasını benimseyen Yahudilerdir, Müslümanlar değil. Bunu da belirtelim. Yahudilerin Medine’de sosyo-kültürel ve ekonomik üstünlükleri vardı. Haklı olarak bunları kaybetmek istemediler.

Hz. Peygamber karizmatik kişiliği ve gelen vahiylerin rehberliğiyle Yahudilerin Medine’deki üstünlüklerini sonlandırmıştır. Ancak bu Medine ile ilgili bir durum. O dönemde Yahudiliğin merkezi Bâbil, yani Irak. Onun kadar olmasa da Yahudilerin yaşadığı bir diğer bölge de Filistin. Bu bölgelerdeki Yahudiler gelişen süreçte Müslümanları kurtarıcı Mesih olarak karşılamışlardır. Râşid halifeler zamanında başlayan bu süreçte Müslümanlar Yahudileri hep korumuş ve kollamışlardır. Özde köylü toplumu olan Yahudiler İslam dünyasındaki sosyo-ekonomik fırsatları değerlendirerek şehirli toplumlara evrilmişlerdir. Yükselişi de düşüşü de beraber yaşamışlardır.

Peki, Türklerle ilişkileri hakkında neler söylenebilir?

Yahudilerin Türklerle ilişkileri ise farklı bir boyuta sahiptir. Anadolu başta olmak üzere Osmanlı hâkimiyetinde Yahudiler tarihlerinin en rahat ve müreffeh dönemlerini yaşamışlardır. Gelişme ve çöküş kaderini de müşterek göğüslemişlerdir. Tarihte bu yüce milletin şefkat ve merhamet kanatları Sefarad’ıyla, Aşkenaz’ıyla, Karaî’siyle Romanyot’uyla, diğer milletler gibi zulme uğrayan Yahudilere de gerilmiştir. Dünya milletleri içerisinde belki de bunu en iyi bilenler Yahudilerdir. Cumhuriyet döneminde Nazi zulmünden kaçan Yahudilere de kucak açan yine bu millettir. Allah bu milleti böyle yüce bir misyonla görevlendirmiş. Kaderinizden, yükümlülüğünüzden, fıtratınızdan ve tarihinizden kaçamazsınız. Kapısı ve gönlü, zulme uğrayan herkese her zaman açık olmuştur bu milletin. Açık olmaya da devam edecektir. Bunu her ülke ve millet de yapamaz, belirtelim.

Batı’nın mültecilere utanç verici tavrı ortada… Batı’nın bu tür durumlardaki tavrı tarih boyunca kötücüldü; şimdi de farksız değil, aynı şekilde kötücül. İki büyük dünya savaşı onların eseri! Yahudi soykırımı da öyle… Aynı niyeti şimdi Müslümanlar için taşımaktadırlar. Sözde medenîler çaresiz insanlara kapılarını kapatmışlardır. Gönülleri ise mühürlü… Empatiden uzak.

Türkler sadece Yahudilere değil, mazlum bütün milletlere de kol kanat geren özel bir millet. Tarih boyunca da böyle olmuş. Bugün de pek çok mülteciye Ensarlık yapan, bu millettir. Eksiğimize, yanlışımıza ve kusurumuza rağmen ayaktaysak, mazlumlara kol kanat germemizden, ekmeğimizi onlarla bölüşmemizdendir. Aç gezeriz, açıkta gezeriz ama misafire ikramı asla ihmal etmeyen bir milletiz biz.

Orta Çağ’da Yahudi nüfusunun çoğu İslam dünyasında yaşamaktaydı. Ancak Yahudiler hareket kabiliyeti yüksek insanlar. İstikballeri nerede ise oraya akarlar. Uyum kabiliyetleri de çok iyi olup tarihsel tecrübeleri de vardır. İslam dünyasında şartların değişmesi üzerine Yahudi nüfus zamanla Batı ülkelerine kaymıştır. Siyonizm’in doğuşuna kadar ilişkiler problemsiz. Siyonizm’den sonra ise bu ilişkiler tersi yönde ilerlemiştir. İsrail’in kurulmasıyla da artık bir devletleri var Yahudilerin. Modern dönemdeki ilişkiler ise bahs-i diğer.

Yahudi tarihi ve diniyle ilgili sağlıklı bilgiye ulaşabileceğimiz ve herkese hitap edecek mahiyette birkaç kitap tavsiye etmenizi istesem?

Başta kendi çalışmalarımı. Hazır bulmuşken, reklamımızı yapalım. Reklam, reklamdır (gülüşmeler). Cumhurbaşkanlığı’nın himayesindeki TÜBA araştırma ödülü alan Hz. Muhammed Döneminde Yahudiler (Kuramer yayınları: İstanbul 2016) kitabımı tavsiye ederim öncelikle. Orta Çağ İslam dünyasında Yahudileri anlamak için yine kendi çalışmalarım olan İslam Toplumunda Yahudiler (İz Yayıncılık: İstanbul 2008) ile İslam Dünyasında İktisadi ve İlmi Hayatta Yahudiler (MÜ İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: İstanbul 2009) kitaplarım da tavsiye edilebilir. Okuyucu Müslüman Yahudi ilişkilerine dair bu çalışmalardan hareketle genel bir perspektif kazanacaktır. Salime Leyla Gürkan ile Fuat Aydın’ın giriş mahiyetindeki Yahudilik kitapları da önemli. Yaşar Kutluay’ın İslam ve Yahudi Mezhepleri mukayeseli bakış açısından kıymetli.

Moşe Sevilla Sharon’un İsrail Ulusunun Tarihi; Bernard Lewis’in İslam Dünyasında Yahudiler; Mark Cohen’in Haç ve Hilal Altında isimli kitapları İslam toplumunda Yahudileri farklı perspektiflerden değerlendiren derli-toplu çalışmalar. Ahmet Hikmet Eroğlu, Naim Güleryüz ve Yusuf Besalel’in Osmanlı Yahudilerine dair çalışmaları da tavsiye edilebilir. Son ikisi, amatör tarihçiler. Genç meslektaşlarımdan, her ikisi de dinler tarihi doçenti olan, Ankara İlahiyat’tan Yasin Meral, İzmir Kâtip Çelebi İslamî İlimler Fakültesi’nden Eldar Hasanoğlu’nun çalışmaları da takip edilebilir. Alan dili İbranîceye oldukça hâkim bu arkadaşlarımız. Hasanoğlu’nun İbranice gramer kitabı da var. İlahiyat fakültelerinde dinler tarihi bölümlerinde Yahudilik çalışan başka donanımlı hocalarımız da var elbette. İsimlerini tek tek saymak bu röportajın sınırlarını aşar. Okuyucularımıza bu hocalarımızın hazırladıkları akademik çalışmaları özellikle tavsiye ederim.

“Yahudiliğin her şeyi ile ilgilenmeye çalışıyorum”

Alanınız dışında okuma yaptığınız konular nedir?

Alan dışı okumalarım çok fazla olmuyor maalesef. Daha çok alanım İslam tarihi ve Yahudi tarihi ile ilgili okumalar yapıyorum. İslam tarihi, özellikle de Hz. Muhammed’in hayatı (Siyer) benim fakültemde verdiğim dersler arasında. Bunlarla ilgili literatürün takibi ve yeni çıkanların okunması zorunluluğu ve sorumluluğu var. Bu zaten çok zamanımı alıyor.

Öte yandan çalışma ve uzmanlık alanımla irtibatlı okumalar da bir hayli geniş. Yahudilik başta geliyor. Zaten başlı başına bir umman bu alan. Yahudi tarihi çalışınca ilahiyatını da bilmek zorundasınız. Yahudiliğin her şeyi ile ilgilenmeye çalışıyorum.

Söz konusu ilgi ve gündem İsrail’le ilgili takibi de gerektiriyor. İsrail basınını takip ediyorum. Her gün birkaç İsrail gazetesini düzenli olarak okuyorum.

İsrail okumaları ve ülkeyle bağlantılı olarak Ortadoğu ile ilgili takip ve okumaları da gerektiriyor. İslam dünyasındaki gruplar, fikir akımları vs… Bunlar da alan gereği takip etmek ve okumak zorunda olduğunuz şeyler. Zaten çok yorucu bir tempo gerektiriyor bu takipler.

İlgilendiğiniz bir sanat dalı var mı?

Sanat, özellikle de sinema ilgi alanımda. Komedi, romantik komedi, macera ve tarih filmlerini dinlenme amaçlı seyrediyorum. Belgeseller de öyle. Bu konulara ilgili öğrencilerim de var. Onlarla film ve belgesel tavsiyeleşmelerimiz oluyor. Kulakları çınlasın! Zaman zaman öğrencilerimle İsrail, İran veya Arap sinemasından filmler izleyip üzerine söyleşiler gerçekleştiriyor, değerlendirmeler yapıyoruz. Çok faydalı oluyor. Öğrencilerimi çok seviyorum ve onlardan çok şey öğreniyorum. Öğrencilerimle alanla ilgili kitap okumaları ve kritiği de yapıyoruz.

Bu noktada araya gireyim hemen, Nuh Arslantaş nasıl bir hocadır?

Öğrencilerine vakit ayıran bir hocayım ben. Onlarla arama asla mesafe koymadım, koymuyorum. 7/24 rahat bir şekilde ulaşılan bir hoca olarak her konuyu rahatlıkla açıp konuşma imkân ve ortamı yaratıyorum kendilerine. Onları bu tür konulara da teşvik ediyorum. İlgilenen ve güzel şeyler yapan öğrencilerim de var. Ayşenur Güneyli ve Hünkar Cengiz’in kulakları çınlasın bu münasebetle.

Peki, müzikle aranız?

Çok belirgin bir müzik tercihim yok. Ama halk müziğini severim. TRT sanatçılarından Gülşen Kutlu, Emel Taşçıoğlu, Makbule Kaya; Balkan havasının iyi yorumcularından Havva Karakaş ve Arif Şentürk; Ege yöresinden Ozay Gönlüm; Kerkük yöresinden Abdurrahman Kızılay; Doğu yöresinden Mükerrem Kemertaş’la oğlu Tuncay Kemertaş halk müziğinden favorilerim. Anadolu irfanını telli kitaplarıyla zihnimize ilmek ilmek nakşeden Neşet Ertaş ve Mehmet Barış Manço da severek dinlediklerim arasında.

Sanat müziğinden Münir Nureddin, Zeki Müren, Nesrin Sipahi ve Zekai Tunca… Bunların beğendiğim özel şarkıları var. Arabeskten Orhan Gencebay. Ben de yeri bir başka… Deprem tarihine dair kitabım çıktığında arayıp tebrik etmişti. Ben de imzalı bir kitabımı kendisine takdim etmiştim. Değişik konularla ilgili entelektüel bir sanatçı Gencebay. Çoğu şarkısını dinlerim. Öte yandan hoşuma giden, kulağıma hoş gelen pop ve popüler müzik de dinlerim. Sezen Aksu, Tarkan, Soner Sarıkabadayı, Merve Özbey, İrem Derici, Simge, Can Bonomo, Linet… Bunlar da bazı şarkılarını beğendiğim ve dinlediğim sanatçılar. Atarlı ergenlerin, müziği kulağıma hoş gelen şarkılarını bile dinlediğim bile olur bazen o andaki ruh durumuma göre.

Nasıl okursunuz, nasıl çalışırsınız? Belirli bir rutininiz var mı?

Çalışmayı çok seviyorum.

Orası muhakkak hocam, yetişemiyoruz çalışmalarınıza.

Hafta sonları da dahil her gün muhakkak çalışırım. Her sabah kalkıp namazımı kıldıktan sonra, düzenli olarak Kur’an okurum. Her gün okuduğum dua metinleri, yani evrad da var. Özellikle şerden ve kötülerden korunma duaları. Kızlarıma da öğrettim bunları. Her sabah okumadan evden çıkmadıkları dualar. Dua mü’minin zırhı. Zırhı kuşanmak lazım… Gerisi elbette ki Rabbimizin takdiri ama, bize düşen kulluk…

İbadet huzur vermesi yanında, bir çalışma düzen ve alışkanlığı da kazandırıyor insana. İbadet ve duadan sonra bir fincan Türk kahvesi muhakkak içerim. Zinde hale getiriyor. O gün fakültede dersim yoksa çalışmaya başlarım. Saat 11’e kadar çalıştıktan sonra kahvaltımı yapar, bir saat kadar dinlerim. Sonra tekrar masamın başına geçer, namazlar dışında akşama kadar aralıksız çalışırım.

Vaktim olursa sahile iner tempolu yürürüm. Haftada birkaç kere de olsa yapmaya çalışırım bunu. Yemekten sonra haberleri izlerim. Yorgunsam tartışma programları veya daha önce izlemek için not aldığım filmleri izlerim. Filmin başında zaman zaman uyuya kalabiliyorsunuz; olsun, zararı yok. Günlük ortalama 8-9 saat çalışabiliyorum. Bu süre, hazırladığım kitap ya da makaleye göre bazen 10-12 saate kadar çıkabiliyor. Ramazan aylarında ise tavan yapıyor. Ara ara dinlemelerle ya da sahurdan sonraki duruma göre, bereketin sağanak sağanak yağdığı bu ayda, çok daha fazla çalışma fırsatım oluyor. Bundan dolayı Ramazanlarda gelen TV ve radyo programlarına, bu sene hariç, hiç “evet” demedim.

Allah’a en fazla yaptığım dualardan biri “zamanımı bereketlendirmesi, bana ve çevremdeki insanlara sağlık vermesi ve beni dünyalık şeylerle fazla meşgul etmemesi.” Bu sebeple şimdiye kadar idarî görevlerden bilinçli bir şekilde kaçtım ben. Hayatımda da hep kendi çalışmalarımı merkeze aldım. Hayatımı da buna göre şekillendirdim.

Şimdiye kadar yıllık izinlerimi de 15 günden fazla kullanmadım. Her yıl bir kitap ve birkaç makale çalışmam olduğu için, zihnimin dağılmasına fırsat vermeden tatilden geri döner dönmez masamın başına geçtim hep. Ebû Yusuf’un güzel bir sözü var. Büyük İmam, “İlim öyle bir şeydir ki, sen ona tümünü vermezsen o sana yarısını bile vermez. Sen ilme tamamını vereceksin ki o da sana yarısı versin” der. Hayatımda düstur edindiğim bir sözdür bu. Bu sebeple ilim yoluna girmişseniz, gemileri yakmanız lazım. Tatillerde de yanıma birkaç kitap alıp okurum hep. Dışardan bakan biri için çok sıkıcı ve monoton bir hayat gelebilir bu. Ama ben mutluyum. Önemli olan da benim hayatım ve mutluluğum. Bu çalışma temposuyla pek çok şeyden feragat ediyorsunuz haliyle. Ama ilim bu. Dünyanın en değerli çabası. peygamberlerin yolu ve mirası. Mü’minin yitik malı, cennetin kapısını aralayan anahtarı. Birilerinin de yapması gerekiyor bunu.

İslam tarihindeki ilk deprem   

Hocam 17 Ağustos 1999 İzmit depreminin yıl dönümü münasebetiyle, İslam Dünyasında Depremler ve Algılanma Biçimleri isimli kitabınızla ilgili birkaç soru yöneltmek istiyorum. Öncelikle bu kitabınızın sebeb-i hikmetini sormak isterim. Zira yine tarihle ilgili olsa da konusu diğer çalışmalarınızdan farklı.

Bendeniz ülkemizde Yahudi tarihi çalışmalarıyla tanınırım, ama bir de deprem tarihçiliği yönüm var. Pek bilinmez. Bu konuda bir kitap, bir de makale yayınladım. Bahsettiğiniz kitap, 1999’da, sizin de bahsettiğiniz o büyük depremden, merkez üssü Gölcük olan depremden, sonra kaleme alındı. Allah böyle felaketleri milletimize tekrar yaşatmasın (âmin).

Eşimin teyzesini kaybettik bu depremde biz. Allah gani gani rahmet eylesin. Mü’mine, şen-şakrak, insan canlısı ve hayat dolu bir hanımdı kendisi. Depremin olduğu günlerde, en küçük ablam bizde misafirdi. Eşimle Derince’ye gelmelerini çok istemişti. Ben de ablam misafir olduğu için gitmelerinin uygun olmadığını düşünerek gitmelerini istememiştim. Takdir Allah’ın ama eşim ve ablam gitmiş olsalardı, belki de aynı kaderi paylaşacaklardı. Kerametime (!) dikkat çekerim bu arada (gülüşmeler).  Eşim o sırada ilk kızımıza hamile idi. Depremden bir ay kadar sonra doğdu. Hatta kızıma zaman zaman “deprem kızı” diye de takılırız. Kendisine de, eşimin İzmit Derince’de göçük altında kalan teyzesinin (Güler) ismini verdik.

Depremi yaşayan her asırdan insanın kendine özgü bir hatırası var. Yerküre sallanmaya devam ettikçe insanoğlu da bu tecrübeyi yaşamaya devam edecek; hüzünler, korkular, endişeler ve acı hatıralar her neslin yaşayacağı bir miras olarak kalacak. 17 Ağustos 1999 İzmit depremini 1. dereceden deprem kuşağında –İstanbul Maltepe- ve apartmanın son katında yaşamamız sebebiyle, büyük bir depremin nasıl olduğuna dair bizim de bir tecrübemiz oldu: Sarsıntılar silsilesi, afallama, korku, panik, dualar vs...

Depreme ilgim de bundan sonra başladı. Tarihçi merakı bir de tabii ki. Araya askerlik girdi. Askerlik dönüşünde doktoraya başladım. Doktorada Mustafa Fayda Bey hocamız seminer dersinde ödev olarak 15-20 sayfalık bir makale hazırlamamızı istedi. Ben de İslam tarihinde depremler konusunu hazırlamak istedim. Ancak literatür, konu taraması ve merak derken, araştırma makaleden kitaba dönüştü. Bahsettiğiniz kitap doktora ders döneminde hazırladığım bir çalışma.

Bir de anı… Deprem kitabı İstanbul İlahiyat’taki değerli hocam Prof. Dr. Adnan Demircan’ı da hayli sarstı (gülüşmeler). Zira kendisi de bu konuda araştırmaya başlamış. Belli bir mesafe de kaydetmiş. Ancak benim kitap çıkınca hocamız çalışmadan vazgeçmiş. Bu münasebetle bu değerli hocamızı da anmış olalım. Örnek aldığımız, çalışkan ve üretken biridir Adnan Bey. Allah ömrünü de çalışmalarını da bereketli kılsın (âmin). Görüşmelerimizde deprem konusunun her açılışında kıymetli hocam bu konuda takılmadan edemez bana. Depremin özelde, Adnan hocada böyle bir depreştirme yönü de var (gülüşmeler). 

Müslümanların yaşadığı ilk depremin tarihini ve mahiyetini biliyor muyuz?

Hicret’in ilk asrında, miladi VII-VIII. asırlarda gerçekleştirilen muazzam fetihlerle İslâm hâkimiyetine giren geniş coğrafyanın önemli bir bölümü, aktif fay hatları üzerinde bulunuyordu. Bu coğrafya özellikle İspanya’dan başlayıp Hindistan’a kadar uzanan, günümüzde Akdeniz-Himalaya Deprem Kuşağı olarak adlandırılan hareketli bir fay hattı ile Ölü Deniz Fayı, Kuzey Anadolu Fayı, Arabistan Plakası, İran, Sind-Hind ve Horasan bölgelerinde de bölgesel hareketli fayları üzerine oturmaktadır. Bu coğrafyada pek çok insan yaşıyordu.

İslamiyet’in doğduğu şehir Medine de volkanik bir arazi üzerinde kurulmuştur. Şehrin tarımsal açıdan bereketi de şehirde sıkça yaşanan volkanik patlamalardan kaynaklanmakta. Bu patlamalardan mütevellit oluşan minerali bol topraklar, başta hurma olmak üzere değişik ürünlerin yetişmesi için mümbit ortamlar hazırlamakta. Bu araziler İslam kaynaklarında “harre” olarak isimlendirilir. “Harre” aslında “sönmüş bazalt kütlelerle örtülü arazi” demek. Hz. Peygamber de bir deprem yaşamıştır Uhud dağı üzerinde bulunduğu sırada. Yanında Hz. Ebu Bekir, Ömer ve bir sahabinin de bulunduğu sırada yaşanmış bu deprem. İslam tarihindeki ilk depremin belki bu olduğunu söyleyebiliriz. Hicretin yedinci yılında (miladi 628). Peygamber Efendimizin vefatından sonra İslam dünyasının değişik bölgelerine giden İbn Abbas, İbn Mes’ud, Şeddad b. Evs ve başka sahabe efendilerimiz de depremler yaşamışlardır.

Müslüman bilim adamlarının depremlere yönelik izahı

Böyle bir çalışma için İslam tarihi kaynaklarında yeterince malzeme mevcut mu? Konu hangi açılardan ele alınmış?

İslam bilim tarihinde deprem literatürü oldukça zengin. Müstakil deprem çalışmaları yanında kronikler, biyografi kitapları ve edebî literatürde depremler, algılama ve anlamlandırma biçimleri hakkında çok fazla bilgi var. Depremin fiziksel sebepleriyle ilgili Müslüman bilim adamlarının izahları, günümüzdeki jeolojik ve sismolojik yorumlarla da büyük ölçüde örtüşüyor. İslam kaynaklarında deprem dolayısıyla meydana gelen jeolojik durumlara, bu bağlamda sıvılaşmalara, kimyasal gaz çıkışlarına, tsunamilere, öncü ve artçı depremlere, kırılma neticesinde meydana gelen kaymalara veya depremle ilgisi olsun olmasın deprem öncesi ve sonrası yaşanan fırtınalara, şiddetli yağmur ve zifiri karanlık gibi klimatolojik durumlara özellikle işaret edilmiştir. Meraklıları hazırladığımız kitaba bakabilir ya da Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi için hazırladığımız “Zelzele” maddesini okuyabilir.

Müslümanlar yaşadıkları depremleri nasıl algılamışlar ve anlamlandırmışlar? Algılama biçiminde dönemsel farklılıklar var mı?

İslam tarihinde depremler daha çok dinî ve ahlâkî boyutuyla algılanmış ve anlamlandırılmış. Depremler bizzat yaşayan kimselerin o dehşetli ânı tasvirlerinde de çarpıcı bir şekilde kayda geçmiş. İnsanın üstesinden gelemediği bu kozmik felâket, Kur’an’daki Zilzal süresi nedeniyle kıyamete de benzetilmiş. Öte yandan deprem dönemin siyasî çalkantılarıyla ve toplumdaki ahlâkî yozlaşma ile ilişkilendirilip ilahî bir ceza olarak da algılanmış. Bazı depremlerden sonra, “deprem işlenen günahlardan kaynaklandı” denilerek şarap satışları yasaklanmış ya da sıkı takibe alınmış. İnsanlar tövbeye davet edilmiş. Mesela 219/834 yılı depremi ile Ahmed b. Hanbel’e halku’l-Ku’rân meselesinden dolayı yapılan işkence arasında bir bağ kurulmuş; “böyle büyük bir âlime yapılan işkenceden dolayı deprem oldu” denmiş. Sadece Müslümanlar değil, aynı toplumu paylaşan Yahudilerin ve Hıristiyanların depremin sebebi olarak gösterdikleri gerekçe de bu. Kitapta bunlara dair pek çok örnek var.

Yeri gelmişken depremlerin işlenen günahlardan dolayı meydana geldiği şeklindeki yorumların yanlışlığına da dikkat çekelim. Depremler tamamen yer altındaki gaz sıkışmasından dolayı, din dilinde “sünnetullah” şeklinde isimlendirilen “tabiat kanunu”na bağlı olarak sebep-sonuç çerçevesinde gerçekleşmekte. Allah’ın tabiata koyduğu kural bu. Tabiatta böyle bir düzen var. Bu da Allah’ın takdiri.

Depremden ibret alıp günahlara tövbe etmek, hatalara son vermek ise başka bir konu… Bu elbette olmalı. Hz. Peygamber ve sahabenin bize öğrettikleri de bu. Ama herhangi bir depremi “şu bölgede günah işlendi de ondan oldu” şeklinde belli bir günahla irtibatlandırmak, depremin sebebi değil. Bu, insanların depreme dair algısı ya da depreme yükledikleri anlam… Veya içinde bulunduğu psikolojik duruma göre depremi anlamlandırma biçimi.

Benzer şeyler Gölcük depremi için de söylendi!

Evet, 1999 depreminin sebebini, güya Gölcük’ün günah merkezi haline gelmesi olarak açıklayanlar oldu. Çok cahilce, çok çirkin bir değerlendirmeydi bu. Yakınlarını kaybedenleri de çok üzmüştü. Orada pek çok dindar insan da vefat etti biliyorsunuz. Hoş, insanları dindar-dindar olmayan diye ayırmak doğru değil. Herkesin, hepimizin kendine göre hatası var, kusuru var, güzelliği var. Bunu diyenlerin de öyle… Kimsenin bu dünyada garantisi yok, hele de din konusunda. Hepimiz önce kendi yanlışlarımıza bakmalıyız. İnsanları yaralayıcı bir şekilde yargılamak da kimsenin hakkı da değil haddi de aslında. Herkes kendine dönüp kendi ameliyle uğraşmalı. Mesela o gece namaza kalkan teyzemiz sütun altında kalarak can verdi. Eniştemiz ise yatak odasında uyurken gardırobun duvarla oluşturduğu hayat üçgeni nedeniyle hayatta kaldı. Teyzemiz o gece namaza kalkmamış olsaydı, belki de hayatta olacaktı. Ecel gerçi, böyle bir yorum muhal…

Ancak dünyanın en çok kumar oynanan ya da fuhuş yapılan yerlerinde depremin olmaması, depremin sebebinin günah olarak açıklanması nedeniyle insanlarda dine olan güveni sarsmaktan öte, kaderi de sorgular hale getirmektedir. Hâlbuki deprem bir tabiat olayı olarak yine Allah’ın takdiri ile sebep-sonuç ilişkisiyle meydana gelmektedir. Ama depremden bizim dinî ve ahlakî dersler çıkararak dünyayı daha yaşanır hale getirmemiz, fay hatlarına evler yapmamamız, depremsel hareketliliği olan bölgelerde binalarımızı sağlam yapmamız, tövbe yolunu tutmamız ise bu depremden alacağımız ve uygulamaya geçireceğimiz dersler. Bu yöneliş biz aciz insanoğlunun, böylesi büyük kozmik bir felaketi irade sahibi bir varlığın kontrolüne teslim ederek felaketle gelen acı ve korkuyu katlanılabilir hale getirmesi bakımından da önemli.

Saadya Gaon Tevrat’ı Arapçaya tercüme ve tefsir eden ilk Yahudi

Buradan okurlarımıza müjdesini verebileceğimiz yeni bir çalışma var mı?

Evet var. 3 yıldır üzerinde çalıştığım bir çalışmayı bu Ramazan’da tamamladım hamdolsun. Çok orijinal olduğunu düşündüğüm bu çalışma, 10.  yüzyılda Bağdat’ta yaşamış Yahudi âlim Saadya Gaon’un Tevrat’a yazdığı tefsirin Arapça metninin neşri ve bu neşirden hareketle yapılan Türkçe tercümesi. Orta Çağ’ın önemli ilim adamlarından olan Saadya Gaon Tevrat’ı Arapçaya tercüme ve tefsir eden ilk Yahudi.

Diğer kitapların bir kısmı günümüze ulaşmasa da İslam geleneğinde Tevrat olarak adlandırılan Tora tefsiri, yani Tevrat’ın ilk 5 kitabı Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye’ye yaptığı tefsir günümüze ulaşmış. Saadya Gaon tefsirini İslam etkisinde kaleme almış. Tefsirin neşri İslam kültürünün Yahudi kültürünü etkileme yönünü anlama açısından da fevkalade önemli. O, İslam kültüründen pek çok kelimeyi ödünç aldığı gibi, üslup ve açıklamada da İslamî argümanlar kullanmış. Saadya’nın belki de en önemli özelliği Tevrat’taki pek çok bilgiyi güncellemesi. O, yer isimlerinden ölçü birimlerine, milletlerden dillere, bitkilerden hayvanlara Tevrat’ta geçen pek çok kelimeyi 10. asır Bağdat’ında anlaşıldığı şekliyle çevirmiş. Bu sebeple de tefsirinde Türklerden ya da Mekke, Medine veya Adana gibi şehirlerden bahsetmiş, daha doğrusu yer ve millet isimlerini bu şekilde kendi döneminde bilinen şekilleriyle vermiş.

İşte bendeniz Yahudi Arapçası ile yazılan bu tefsirin önce Arapça metnini ortaya çıkarttım; daha sonra da Türkçeye tercüme ettim. Ancak eserin Türkçe tercümesini de salt çeviri ile bırakmadım. Eseri Türk okuyucusu, özellikle de ilahiyat, dinler tarihi ve Yahudi okuyucular için kullanışlı bir metin haline getirmeye çalıştım. Bu bağlamda; nitelikli bir mukaddime ile Yahudi kutsal kitaplarını, eseri, yazarı ve çalışmayı değişik açılardan değerlendirdim. Tevrat’ta zikri geçen yer, şahıs, ülke, millet, eşya, hayvan, bitki ya da Yahudiliğe ait bütün terimleri ilk geçtikleri pasajların dipnotlarında detaya varacak şekilde açıkladım.

Bu açıklamalarda Yahudiler tarafından makbul kabul edilen altı kadar Tevrat tefsirini esas aldım. Yahudilikle ilgili terimlerde doğrudan Yahudiliğe dair ansiklopedilerden, diğer konularda ise Eski Ahid üzerine hazırlanmış sözlüklerden faydalandım. Buna ilave olarak Saadya Gaon’un tercümesini, Tevrat’ın İbranice metni ile de karşılaştırarak metinden farklı yorumlarına işaret ettim. Yahudilikle müşterek kişi, terim ya da yerler konusunda ise İslamî literatüre müracaat ettim.

Çalışmanın bir başka özelliği de, her bâbın başına, o bâbı özetleyen uzun sayılabilecek özetlerin konması. Bu da ülkemizdeki mevcut Tevrat tercümelerinde şimdiye kadar yapılmış değil. İlk defa Türkçe literatürde ve bu çalışmada yapılan bu özetlerle okuyucu bap başlıklarındaki dipnotlardan, bapta bahsedilen konuları pasaj aralıklarıyla kısa ama nitelikli bir şekilde anlamış olacak. Bu açıklamalarda yine Tevrat’ın makbul kabul edilen tefsirlerini esas aldım.  Öte yandan bapları Yahudi geleneğine uygun olarak haftalık okuma usulüne göre de ayırdım. Kur'an’daki “hizib”lere benzer şekilde Yahudiler de haftalık okuma metinlerini “peraşa” şeklinde bölümlere ayırırlar. Yahudi okuyucuları düşünerek onların da metni kolayca okumalarını hedefledim. Her bâbı, kendi içerisinde pek çok alt başlığa da ayırdım.

Okuyucular ve araştırmacılar kitabın “İçindekiler” kısmından hareketle Tevrat’ın adeta bir planı görmüş olacak, Tevrat’tan daha pratik şekilde faydalanma imkânı elde edecekler. Çalışma, Müslüman okuyuculara, özellikle de araştırmacılara Tevrat’ı, bildiği ve aşina olduğu terimlerle anlama ve yorumlama imkânı verecek. Kur’an ve İslam geleneğini anlama açısından İslam kültürüne dair sözcük ve terimler kullanılması nedeniyle, Tevrat, bu çalışma sayesinde araştırmacılar tarafından çok daha iyi anlaşılmış olacak. Arapça metniyle birlikte zannedersem 3 bin sayfaya yakın bir çalışma ortaya çıkmış bulunmakta. Çalışma bu ay inşallah Kültür Bakanlığımız tarafından okuyucuyla buluşturulacak.

Hocam, son olarak okuyucularımıza söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Efendim, Cenab-ı Allah bizleri kullukla görevlendirdi. Hayatımızın başlıca gayesi bu… Bize düşen de İslamî çizgiden sapmadan, Efendimizin sünnet-i seniyyesine bağlı, çağın şartlarına uygun, ifrat tefrit ve bidatlardan uzak, hem dünyasını hem de ahiretini mamura çalışan Müslümanlar olmak…

Müslümanlık, hayatı çağa uygun bir şekilde mü’mince yaşamaktır. Müslümanlık, insanlara faydalı olmak, yeryüzünde iyiliği, güzelliği ve hayrı hâkim kılmaktır. Bu çabayı gösterirken de yaptıklarımızı en iyi, en güzel ve en kaliteli şekilde yapmak boynumuzun borcudur. Kazançlarımızın helalinden olmasına azami dikkat etmek zorundayız. Çocuklarımızı çağın gereklerine göre ahlaken ve ilmen eğitmek ve donatmak durumundayız.

Müslümanlar olarak bilimsel çalışmalara, ar-ge faaliyetlerine çok önem vermeliyiz. Emperyalistlerin ülkemiz hakkındaki kötü niyetlerini biliyoruz. Bu hafta, daha önce ülkemize yönelik silahlı kalkışmaları kışkırtanların, ekonomik savaş aşamasına geçtiğini hep beraberce yaşadık, gördük. Trampacı insanlar bunlar. Dünyada iyiliği yok etmek, kötülüğü kötülükle trampa yapmak isteyenler. Allah kötülere fırsat vermesin dünyada. Şunu da belirtelim: Türkiye ve milletimiz özel bir ülke ve millet. Ülkemize içeriden ya da dışarıdan zarar vermek isteyenler hep kendileri zararlı çıkmışlar, çıkmaya da devam edeceklerdir. Allah İslam dünyasının bu önemli milletini payidar kılsın. Onlara dünyada iyilik, güzellik ve hayrı hakim kılmayı nasıp etsin. Amin.

Emellerini, dünyadaki her türlü kötülüğe çanak tutan müstevlilerin emelleriyle tevhid eden ikiyüzlüleri de bilmek zorundayız. Rabbimiz onlara da fırsat vermesin inşallah. Bu sebeple de çalışmak, çalışmak ve dahi çalışmak en başlıca görevimiz olmalıdır. Toplumumuzun, milletimizin, ümmetimizin ve dünya insanlarının iyiliği ve hayrı için çalışmak her birimizin birincil vazifesidir. Ülkemizi gelişmiş ülkeler ligine çıkarmak için de elimizden geleni yapmak zorundayız.

Bunu yaparken de hiç ölmeyecekmiş gibi dünya, yarın ölecekmiş gibi de ahiretimize hazırlıklı olmalıyız.

Röportaj: Munise Şimşek

   

Güncelleme Tarihi: 05 Ekim 2018, 18:28
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ömer pamukcus
Ömer pamukcus - 3 ay Önce

Huhterem hocam sizin kaleminden dökülenleri okurken keyif duyarız. Saygılar

Asuman Kaya
Asuman Kaya - 3 ay Önce

Sayın Nuh Arslantas başarılarının devamını dilerim. Sen bizim ailemizin gururusun. Allah çıktığın bu yolda hep yolunu açık etsin amin

Rumeysa Taşkentli
Rumeysa Taşkentli - 2 ay Önce

Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine okuduğum ancak çok etkilendiğim bir gayret abidesi. Dolu dolu bir roportaj olmuş. Yapan iyi ki de yapıp hocayı tanıtmış bizlere

Ahmet Araslı
Ahmet Araslı - 1 ay Önce

Nuh Bey hocam belki beni hatırlamaz; ancak ben kendisinin bir dernekte verdiği Kudüs konferansından fevkalade etkilenmiş ve bilgilenmiştim.
Sakin ve dinleten anlatımıyla yormadan, sabırla izahlarını unutamam..
Hocama bu vesile ile selamlarımı iletirim.
İyi ki böyle bir hocamız var..

banner8

banner19

banner20