Necib Asım: Kitap telifi pek güç bir sanattır

'Kitap severler, kitap delileri gibi kitapları toplamak, edinmek için değil, incelemek ve uzmanlaşmak için alırlar.' Ekrem Sakar, 'Kitab' müellifi Necib Asım ile konuştu..

Necib Asım: Kitap telifi pek güç bir sanattır

Her insanın kitaplarla olan ilişkisi farklı boyutlardadır. Kimisi kitapsız bir hayat düşleyemezken kimisinin evinde bir kitaplık bile bulunmaz. Bazısı için kitap okumak külfetken bazısı için bir tutkudur. Ancak kitapların sadece bireylere değil, topluma bakan bir yüzü de vardır. Öyle ki bir kitabın okunması amacıyla açılmış kurumlar (Darü’l-Mesnevî) olduğu gibi, milyonlarca kişiyi cemaat olarak bir arada tutan (Risale-i Nur) kitaplar bile vardır. Biz de bu yazıyı okuyan herkesin hayatında kitapların az veya çok rol oynadığını düşünerek kitap konusunda ehil olan Necib Asım’a kitap ve kitabın tarihi bağlamında sualler tevcih ettik.

(Not: Bu “hayalî” röportaj metni Necib Asım’ın “Kitap” adlı kitabından iktibaslar yapılarak oluşturulmuştur. Lüzumlu görülen ifadeler ve tabirler, okuru zorlamamak adına sadeleştirilmeye tâbi tutulmuştur.)

Muhterem üstad, önce işin başından, yani alfabeden başlayalım istiyorum. Türkler zaman içerisinde farklı alfabeler kullanmış bir millet. Latin harflerinden önce neleri kullandık?

Bizim yani Türklerin en eski yazısı, hatt-ı mıhî idi. Sonra Uygur Elifbası namıyla yad edilen harfleri kabul etmişlerdi. Bu elifbayı Nasturî papazları değiştirerek bir nevi Süryanî yazısını oralarda neşretmişlerdi. Türklerin İslâm ile teşerrüfünden sonra ise İslâmiyet camiasının ciheti hasebiyle Arap elifbası kabul edilmiştir.

Üstadım bu kullandığımız eski harflere Arap elifbası diyoruz da, Arapların kendi icadı mı bu?

Hayır, efendim; bunlar da vaktiyle bizim yaptığımız gibi “ebced”, “hevvez”, “huttî”, “kelemen”, “sa’fes”, “karaşet” kelimelerinde bulunan harfleri, ta cahiliye zamanında Süryanîlerden almış ve Süryanîlerde “sehhaz”, “dazıg” harfleri olmadığından Araplar kendilerinde maharici bulunan bu harflere sonra ulaşmıştır.

Kitap basma teknolojisinin gelmesinden önce eserlerimiz elle yazıldığı için kitapların sayıca çoğaltılması matbaanınki kadar hızlı olmuyordu. O zaman herkes kendi kitabını kendisi mi çoğaltıyordu?

Osmanlılarda hemen her konakta bir kütüphane bulunurdu. Vaktiyle çoğu Osmanlı büyüklerinin konaklarına her gün bir hattat devam ettirilerek Kuran’ı-Kerim, Buharî veya Şifa-yı Şerif gibi dini kitaplardan hiç olmazsa bir iki satır olsun mutlaka yazdırılması mübarek sayılırdı. Talebelerin de çoğu kitaplarını kendileri istinsah ettikleri gibi ulemanın büyükleri de her gün bir miktar vakitlerini kitap istinsahına ayırırlardı.

O zamanlar Avrupa’da durum nasıldı? Kitapları yazarak çoğaltan, nâsih adı verdiğimiz kimseler orada da var mıydı?

Frenklerde nâsihlere pek riayet edilerek her manastırda onlara birer oda ayrılmıştı. Yazılmış bir eserin maddî ve manevî mükâfatına nail olacakları ve hatta bunların günahlarının bağışlanmasına vasıta olacağı inancındaydılar.

Peki, nâsihlerin yazıyı güzel yazmak gibi bir mecburiyetleri söz konusu muydu? Çünkü biz güzel yazıya önem veren bir milletmişiz.

Güzel yazı yazmaya hüsn-i hat adı verilir. Bunun erbabı hattatlardır. Nâsihler hattat değildir. Onlar yalnız gelişigüzel bir kitabı yazarlar. Türk ve Acemler hüsn-i hatta fevkalâde ehemmiyet vermişlerdir. Hakikaten de pek güzel yazanlar yetişmiştir. Acemlerin İmâd’ı, bizim Şeyh Hamdullah Efendi en meşhur hattatlardandır. Adeta bu iki zat sanatlarında imamdırlar.

Teknolojinin gelişmesiyle kitap sayısı, yani kitap yazan kişi sayısı da gün geçtikçe artıyor. Kitap telifi, eli kalem tutan herkesin altından kalkabileceği bir iş midir?

Kitap telifi pek güç bir sanattır. Onun için Araplar “Kitap yazan kimse sadece hedef edinmiştir” demişlerdir. Dünyada bütün insanların kabulüne mazhar olan bir kitap yoktur. En iyi kitapları bile bir sınıf halk takdir ettiği hâlde ötede bir sınıf eleştirir. Onun için nice iktidar sahipleri o kadar emek sarfıyla öğrendikleri ilimlere ve bilimlere dair bir şey yazmadan dünyayı terk etmişlerdir. Fakat o kadar da korkak olmamalı. İnsan iyi bildiği ve dilinde lüzumunu gördüğü kitabı yazmaktan çekinmemelidir. Fakat bir şeyi layıkıyla öğrenmeden veyahut öğrendiği hâlde gerekliliğini vicdanen onaylamadan kitap yazmaya kalkmamalıdır.

Telif gibi tercüme de mühim bir iş...

Bir dilde bulunan bir kitabı diğerine nakletmek faydalı ve hatta elzem bir hizmettir. Fransa şairlerinden Lamartin, “Yapılacak kitaplardan en zoru, itikadımca tercümedir” demiş. Hakikaten iyi tercüme gayet güçtür. Tercümede asıl şart tamamıyla müellifin fikrini ifade ve yazının güzelliklerine riayetten ibaret ise de bir tercümenin iyi olması için baştan başa müellifin eserinde manevî ilhamlarını zayi etmemek gerekirse, edebî eserlerin tercümesi ve şiir tercümeleri adeta imkân haricine çıkar. Tercüme şu suretle türetme olur. Tercüme iki suretle olur: Birincisi serbest tercümedir ki bir kitabın mealini mütercim kendi zevkine göre diline nakleder. Bilimsel eserlerin bu yolda tercümesi hem iyi anlaşılmasını hem de az zamanda işin içinden çıkılmasını gerekli kılar. Edebî eserlerin ise aynen tercümesi gerekir. Bundan dolayı öyle tercümeye heves edenlerin iki dilde de fevkalâde kabiliyetli olması şarttır. Tercüme açık ve kolayca istifade edilir olmazsa, bu tercümelikten çıkarak bir de onların tercümesine lüzum görülür.

Üstadım bir de kitap meraklılarından bahsedelim. Kitaplarına çok özen gösteren, itinayla kitap biriktiren insanlarla karşılaşıyoruz. Gerçi siz bu nevzuhur icatları bilmezsiniz ama facebook ve twitter hesaplarında sürekli kitaplardan bahseden, kitaplardan alıntılar yapan; instagram hesaplarında kitap fotoğrafları paylaşıp duran kişiler de var. İnsanların kitaplara olan tutkularını nasıl yorumluyorsunuz? Eskiden de böyle kimseler var mıydı?

Kitap meraklıları iki sınıfa ayrılır ki bunlardan birincisi “kitap severler” ve diğeri “kitap delileri”dir. Eski zamanlarda kitapların az bulunması hasebiyle bütün edipler kitap severdi. Kitap sever, kitabın nakdî ve ilmî kıymetine dikkat eder. Kitaba fevkalâde bir surette bakar. Kitap severler, alacakları kitapların birtakım şartlara uygun olmasını arzu ederler. Onlar da alınacak kitabın yaprak ve ciltlerinin tamam olmasıdır. Kitaplarda aradıkları diğer bir şart ise sayfa kenarlarının genişliğidir. Kenar ne kadar geniş olursa kıymet o kadar artar. Kitap kapakları da sevenleri az işgâl eden meselelerden değildir. Ciltlerin fevkalâde zarif olmasından ziyade dayanıklı olması istenir.

Kitap severlerden bazıları İbrahim Müteferrika matbuatını, bazıları bilime dair ne kitap varsa hepsinden edinmek ister. Birtakımları da Selçuklular zamanında Türkçe yazılmış eserleri toplar. Bunlar artık kitapların şekillerine ve niteliklerine bakmayarak yalnız edinilmesini kazanç sayarlar.

Şeriatımız ve ona kurulu olan millî adetlerimiz kitap muhabbetine bizi mecbur eder. Biraz dikkat edecek olursak, yazılı yazısız kâğıtlara ettiğimiz hürmet, büsbütün kitap sever olduğumuzun göstergesidir. Avrupa’da da kitap sever çoktur, hatta yıpranmış, lekelenmiş, hâsılı ele alınamaz hale gelmiş kitapları ıslah için bir ilim bile vücuda getirmişlerdir.

Kitap delileri dediğiniz grup nasıl oluyor o hâlde? Kitap severlerden farkı ne bunların?

Kitap delileri kitap severlere benzemezler. Bunlar yalnızca kitap toplamak isterler. Kitabın içindekilere hiç önem vermezler. Bunlar kitabın maddî kıymetine ve nadir oluşuna bakarlar. Kitap müzayedeleri, kitap delileri için en büyük fırsatlardandır. Bu delilikten istifade eden esnaf da vardır. Çünkü kitap delileri, kitaplara para vermek ve kitap aramak için para saçmaktan çekinmezler.

Kitap severler ise, kitap delileri gibi kitapları toplamak, edinmek için değil, incelemek ve uzmanlaşmak için alırlar. Bunlar için “Bu kadar kitabı ne yapacak? Ne zaman okuyacak?” denmez. Bunlar kitap incelemesinde ve analizinde pek ziyade kabiliyetli kişiler olduklarından, edindikleri kitapların hepsini okuduklarından ve her birisinin önem derecesine vâkıf olduklarından emin olunmalıdır. Fakat kitap severler muhabbetlerini aşırılığa vardırırlarsa kitap delisi unvanından kendilerini kurtaramazlar.

Biraz da bibliyografya ilminin tarihinden söz etseniz...

Maddî ve aklî olarak kitapları tarif ve sınıflara bölen ilme bibliyografya derler. Bu ilimde en ziyade önemli olan üç şeydir: Birincisi bibliyografyanın usulü, ikincisi kitapların tarif ve tavsifi, üçüncüsü de fihristtir. Vaktiyle matbaa olmadığından bibliyografya ilmine ihtiyaç yoktu; yalnız kütüphane fihristleri vardı. Osmanlılarda bu ilme meraklı birtakım kimseler yetişmiştir. Şurası gariptir ki, bu ilim Avrupa’da matbaanın icadından sonra revaç bulduğu hâlde bizde ondan evvel yetişmiştir. Taşköprülü’nün Miftahü’s-Saade’sinde ilimler ve bilimler dörde ayrılmıştır; bu kısımlar da hat, nutuk, fikir ve kanundur. Dil ve edebiyat ile tarih ikinci kısımda, matematik üçüncü kısımda, dinî ilimler ise dördüncü kısımdadır. Katip Çelebi namıyla meşhur olan Mustafa Efendi merhum da bibliyografyaya dair Arapça Keşfü’z-Zünûndiye pek güzel iki cilt bir eser yazmış ve hatta bu kitap Latince ve İngilizceye tercüme edilmiştir.

Kitaplar bireysel olarak okunduğu gibi bir topluluk olarak da okunabiliyor. Bugün bu şekilde çalışan okuma grupları görüyoruz. Eskiden de var mıydı böyle meclisler?

Vaktiyle Araplarda, Rumlarda, Romalılarda müellifler, şairler düzyazı ve şiirlerini halka okurlardı. Hatta tarihçi Herodot dokuz kitabını halka okumuştur. Roma’da kayser Agustus zamanında bu okumalar pek ileri vardırıldı. Her yerde her türlü eserler okunurdu. Arapların cahiliyet devrinde ise Sûk-ı Ukaz denilen yerde edipler, şairler hutbe ve şiirlerini okurlardı. İslâmiyet de bunu adeta teşvik etmiş hatta Kur’an-ı Kerim’i dinlemek bize farz olmuştur. Bizde Mevlid-i Şerif’ler hâlâ cemaat önünde okunur.

Kütüphanelerin tarihi de kitaplar kadar eski midir? En eski kütüphanelerden bahseder misiniz?

İnsanlar arasında nazmen ve nesren yazı yazmak yayılmaya başladığı günden itibaren kütüphane tesisi fikri hâsıl olmuştur. Vaktiyle toplanabilen yazı mecmuaları mukaddes tanınarak mabedlerde saygılı bir mevkide saklanırdı. Yunan kütüphanelerinin en meşhurları ikidir: Biri Bergama ve diğeri İskenderiye Kütüphanesi’dir. Yunanlılardan sonra kütüphane tertibi merakı Romalılara geçerek kayser Agustus tarafından Roma’da mükemmel bir kütüphane tesis edilmiş ve sonra bu merak genelleşerek her şehir ve hatta her evde birtakım kütüphaneler oluşturulmuştur.

Kitapçılara dair ne söylersiniz?

Eski zamanlarda kitapçılar, kitap yazanlar ve nâsihlerdi. Atina kitapçı dükkânlarında işsizlerle aydınlar toplanırdı. Müellifler bu dükkanlara gelerek kitabını okur ve sahaf efendiye beğendirirse o da kitabını istinsah için lâzım gelen masrafları karşılardı. Kitaplar evvelleri pek pahalı olurdu; hazırlanması öğrenildikten sonra ise biraz ucuzladı. Çoğunlukla talebe, öğretmenlerinin kitaplarını mütalâa için istinsah ederlerdi. Zenginler kitap kopya etmek üzere esirlerini eğitir ve bu sayede büyük kütüphaneler edinirlerdi. O vakitler kitap ticareti, bilhassa İskenderiye’de pek revaçtaydı. Roma’da kitap istinsah ettirip satan kitapçılar bütün mahallelere yayılmıştı. Bağdat, Şam, Halep, Kurtuba, Sicilya, Endülüs, Buhara gibi İslâm memleketlerinde ise birçok kütüphaneler, sahaflar, medreseler kitaplarla doluydu. Pek eski zamandan beri Osmanlı’nın büyük şehirlerinde, bilhassa İstanbul’da birer sahaf çarşısı vardı.

Son olarak şunu sormak istiyorum. Siz ki kitap hakkında derin malûmata sahip bir üstadsınız. Önümüzde kitap çok ama vaktimiz dar. İnsanın her gördüğü ve ilgisini çeken kitabı okumaya ömrü yetmez. Hangi kitapları okumalı?

Âlemde kitap telifi âdeti pek eskidir. Müellifler insanlardan olur. Bunların içinde âlimi, fâzılı olduğu gibi iyi ve fena huylusu da vardır. Müellifler kendi iktidar ve zevklerine göre telif ederler. Okurlar da kendi zevk ve istifadelerine uygun kitapları edinirler. Fakat kitaplar içinde o kadar lüzumsuz, o kadar zararlıları bulunur ki tecrübe ve bilgisi az olanları aldatır, fena yollara götürür. Böyle kitapları ele almaktan kaçınmalıdır. Bir de kitaplar o kadar çoktur ki en zengin adamlar bütün mallarını o uğurda feda etseler yine her birinden birer tane edinemez. Ne kadar okumaya vakti olsa, yine bütün kitapları bir kere gözden geçiremez. Voltaire kitapların çokluğundan şikâyet ederdi. Hatta kendi zamanında Fransa tarihi kitaplarının mütalâasına en uzun ömürlü bir adamın ömrünün yetmeyeceğini hesaplamıştı. Bir mektubunda şikâyetle beraber şöyle diyor: “Kitapların çokluğu insanı yıldırır; fakat onlar hakkındaki muameleyi insanlara tatbik etmeliyiz, yani mevcutlardan seçmeliyiz.”

Öyle ise ne yapalım? Kitap almayalım mı? Haşa! Hem kitap almalı, hem de okumalı. Her insan bir meslek sahibi bulunmak lâzımdır. Her mesleğe mahsus kitaplar var. O kitaplar edinilse faydası vardır. Başka dil bilirse, o dilde de kendi mesleğine dair en faydalılarını almalı. İnsanların bir de özel zevki vardır. İşte o merak ettiği ilme ve hünere dair olan kitapların da makbullerini almalı. Daha ne almalı? İnsanın kütüphanesinde bulunacak kitaplar vardır. Meselâ Mevlid-i Şerif, Hilye-i Hakanî, Gülistan Tercümesi, Nahifî’ninMesnevî-i Şerif Tercümesi, Durub-ı Emsal-i Osmaniye, Koçi Bey Risalesigibi...

Kıymetli bilgilerinizi paylaştığınız için teşekkür ederiz.

Ekrem Sakar konuştu

Yayın Tarihi: 22 Aralık 2014 Pazartesi 15:48 Güncelleme Tarihi: 11 Mart 2021, 11:18
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
sedef
sedef - 7 yıl Önce

bu tarz röportajlar güzel oluyor, devamını bekliyoruz

banner19

banner26