Necati Mert ile 'Zamansız' üzerine konuştuk

'Zamansız’ın öykülerinde insanın türlü hâllerine değinilir. İnsanın, hayatın akışında bıraktığı sesler, izler, renkler anlatılır. Necati Mert, 'Zamansız' kitabı üzerine Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını yanıtladı.

Necati Mert ile 'Zamansız' üzerine konuştuk

Öykü, hayatın içerisindeki ayrıntıları yakalama işidir. Necati Mert, hayatın ince ayrıntılarını yakalıyor ve öyküleştiriyor. Öykülerinin genel yapısına baktığımızda, kısa cümlelerle örülü, akıcı bir anlatımın olduğunu görüyoruz.

Necati Mert’in öykülerinde, Adapazarlı olmak çok özel bir duygudur. Adapazarı, hem insanı sığlaştıran hem de insana sığınak olan bir yerdir. İnsanın hem kalmak istediği, orada ölmek istediği; hem de kaçmak istediği bir yerdir. İnsan, sükûneti ve gürültüyü, huzuru ve çalkantıyı bu şehirde yaşar. Necati Mert, Adapazarı’nın insanda bıraktığı bu duyguları öyküleştirir. Yaşamın sıradanlığı, Mert’in öykülerinde sihirli bir dokunuşa uğramış gibidir. O, sıradan şeyleri fark ettirir öykülerinde. Sıradanlığı ve basitliği, özenli bir dil ile nüktedanca anlatır.

Necati Mert, ince ve has duyguları öyküleştirir. Mazinin o unutulmaz anları öykülerinde canlanır. Manevî duyguların bıraktığı tat, maddî olanın samimiyetsizliği dile getirilir. İnsanı insana çağıran bir dil kullanır; iyiliği, güzelliği, sevgiyi öyküleriyle insana taşımak, sunmak ister. Aile ilişkilerini anlattığı öykülerinde yapıcı bir dil kullanır. Bazı öykülerde, Necati Mert, öykünün kahramanı oluverir. Bazı öykülerde, tanıdıklarını, evini, arkadaşlarını anlatır. Zamansız’ın öykülerinde insanın türlü hâllerine değinilir. İnsanın, hayatın akışında bıraktığı sesler, izler, renkler anlatılır. Bu öykülerde, okur bir şahit olma durumunu yaşar. Anlatıcının anlattıkları okuru şahit tutar niteliktedir. Necati Mert, olumsuz bir durumu, bir pişmanlığın öyküsünü anlattığında bile umutlu ve sevecen olmayı başarır. İncitici olmayan, merhametli bir dil kullanır.

Zamansız, üçüncü baskısını, oldukça göz doldurucu bir kapakla Hece Yayınları'ndan yaptı. Zamansız’ın öyküleri de kalpleri ve zihinleri dolduruyor ve doyuruyor. Üçüncü baskıyı fırsat bilerek Necati Mert’in öykü dünyasını bir yoklamak istedik. Ufukta yeni öyküler var mı yok mu öğrenmek istedik. Söyleşi sorularımız, Zamansız’ın öyküleri etrafında oluşsa da cevaplar, Necati Mert’in tüm öykülerini kuşatıcı nitelikte.

Öykü yazmak bir sabır işi olmalı. “Öykü Yazmak” isimli bir kitabınız olmasına rağmen, öykü yazmanın sizdeki karşılığını sormak istiyorum, neler söylersiniz?

Görürüz, duyarız, okuruz... Bizim de gelirken getirdiklerimiz var. Bunlarla bu dünyada bir kez daha oluruz. Tabiata, topluma, bir başkasına yahut kendimize oradan bakarız. Boş boş bakılmıyorsa eğer, anlatılmaya değer nice hikâye vardır oralarda, yazmaya yetişilmez. Gördüklerimizin kimi kızdırır bizi, aralarına karışmak, kavgaysa kavga etmek şart olur, kimi de duygulandırır, uzakta kendi hâlimizce tutar bizi. Bunlar sıralı olmuyor elbette. Hayat çizgisel değil. Her şey iç içe. Sanki yumak. Bu yumağın ipini elden geçirip uygunlarıyla küçük ama tıkız bir yenisini yaptık mı, işte o öykü oluyor.

Öykülerinizde genellikle kısa cümleler kullanıyorsunuz. Bazen tek bir fiil yetiyor anlatmak istediklerinizi anlatmaya. Uzun uzadıya tasvirler, tarifler çok fazla göze çarpmıyor. Böyle olmasına karşın vermek istediğiniz duygu çok bariz hissediliyor. Bir meslek sırrı gibi görünen bu anlatımın sırrı nedir? Kendiliğinden midir, çalışıla çalışıla, sile yaza mı elde edilir?

Galiba son dediğiniz. Ressamın çalışması gibi çalışırım çünkü. Bir oturuşta yazdığım öykü çok azdır. Rötuş, yazının en eğlenceli aşamasıdır benim için; kalın fırçaları bırakır, incelerle boyar, siler, değiştirir, hafifletirim yazıyı. Süslenir öykü. Tamamlanmış bir öyküde bile gereksiz bir kelime kalmıştır diye düşünürüm; o bulunmalı, çıkarılıp atılmalıdır. Dil ekonomisi sağlar işte o kestirmelikleri, tek kelimelik cümleleri.

Fesleğen”, “Hikâye İşte”, “Hiç İsyansız”, “Nasıl Sevilir Torun”, “Canım”, “Rüyada”, “Düğün ve Bebekler” ve diğerleri… Birçok öykünüz sanki bir gerçeği/yaşanmışlığı, öykü diliyle ifade eder gibi. Salt kurmaca değil gibi öyküleriniz. Bu bağlamda, öyküde, yaşanmışlıklarla kurmacayı buluşturmak nasıl oluyor?

Çok doğru. Her öykümün arkasında ya yaşanmış ya da yaşanabilir bir gerçeklik vardır. Azdır, çoktur ama vardır. Olmaması imkânsız. Soyut, kapalı, absürt metinler bile eğer sonuna kadar okutturuyorlarsa kendilerini, kulpundan, tabağından, cezvesinden, bir yerlerinden gerçekliğe bağlanmışlardır. “Kurmaca”yı “hayalî, yaşanmamış, uydurma” anlamlarında kullananlar var, siz de öyle kullanıyorsunuz. Benim açımdan “kurmaca” da “kurgu”dur. Yani “plan”. Ders kitapları, ansiklopedi maddeleri de, yaşanmış olanı anlatan anılar, gezi yazıları da kurguyla/planla oluşur. Fark şurada: Didaktik metinler açıklama, tartışma amacıyla kaleme alınmıştır, paragrafların düzenlenişi ve sıralanışı –yani plan- o amaca göredir; edebiyata yardımcı gezi yazısı vb. türlerde ise paragraflar yaşanmış olana göre düzenlenir ve sıralanır.

Gelelim edebî türlere: Roman, öykü yaşanan’ı değil, yaşanabilir olan’ı anlatır. Yaşanan, gerçektir. Yaşanabilir olan, gerçeğin eğilip bükülmüş deforme edilmiş hâlidir. “Kurmaca” bu deformasyonla başlar işte, o da gerçeğin büsbütün dışında değildir. Ya da şöyle: Kurgulanabilir bir şeydir.

Yeni nesil, öykülerinizde bahsettiğiniz birçok şeye yabancı kalabilir. Bu şeyler, hem maddî hem de manevî şeyler. Mesela, “Bir Fotoğrafa Mektup” öyküsündeki “yumurta soba” gibi. Ya da “Hatıraltı" öyküsünde anlattığınız o sıcacık, mis gibi, “Kışsa, pazarsa, sobanın önüne kurulmuştur sini; etrafına yan yan bağdaş gelip otururuz. Sobanın üstünde maşa, maşanın üstünde ekmek… Kızarır. Acele ederim. Sabret, der babaannem. Az bekle. Ekmeğine yağ süreyim, öyle. İncecik sürer, ışıl ışıl olur ekmek. Ne güzeldir!” Böyle sıcak ve tatlı duyguları tadamayan, manevî açıdan birçok duygudan mahrum kalan yeni neslin öykücülerinin öykülerindeki dili ve anlatımı, anlattıklarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Benim öykülerimdekiler bana ait sıcaklıklar. Genç öykücüler de kendi sıcaklıklarını anlatacaklar. Ancak hemen olmuyor bu. Sıcağı fark edene kadar bir zaman, neyin sıcak olduğunu anlayana kadar da bir zaman geçiyor ki neredeyse bir ömür. Edebiyat insanı anlatır, insan da o sıcaklıktadır oysa. Tüketimi, hızı ve hazzı kutsallaştıran modern hayat, insanî olanı unutturdu bize. Ama modern hayatın örgütlenmiş tefecileri bankalar, aile bütçesine su satarak katkıda bulunan çocuklarla başlatıyorlar kuruluş hikâyelerini televizyon reklamlarında. İnsan önemli. Onlar bunun farkındalar madem, bize daha fazlasını ve doğrusunu yapmak düşer.

Zamansız’”ın öykülerinde Adapazarı’nda yaşanan o acı depremin izlerini görüyoruz. Yaşanan acılar, hayata bakışımızı etkiler. Bu deprem, öyküye bakışınızı nasıl etkiledi?

Deprem beni etkilediği kadar öykümü etkilemedi galiba. Gerçi konusu deprem zamanında ve deprem ortamında geçen dört beş öyküm var; bunlardan “Ağustos Boşluğu”, deprem öyküleri antolojisi Fay Boşluğu’nda da yer aldı. Ama etkileyen başka bir şey: Toprağın temizolduğuna, kir tutmadığına inanırdım ben. Bağımız vardı, çileği kumla iki yaprak arasından alır, püf püf diye güya üfler, kumunu döker, ağzımıza atardık. Dalından sarkmış, hemen yarı ağırlığını toprağa emanet edip bırakmış üzümü de öyle yerdik. Toprağa inanırdık. Deprem fikriyle büyüdük biz. Mübarek alttan küt! diye vurur yahut uzaktan toprağı minik minik dalgalarla hareketlendirerek gelir, altımızdan geçerken sörf tahtası üstündeymişiz gibi yükselirdik. Pek hoştur. Pek hoştu. Artık değil. Deprem gelir, kapımızı çalmadan, önünde oyalanmadan geçer giderdi.

Sonracığıma “hareket” derdik biz, az irilerine de “zelzele”. Bunları severdik. “Deprem” sonradan çıktı. Felaket fikrimiz yoktu. Olmadı. Güvendiğimiz toprak bunu yaparsa, su ne yapmazdı? Ya hava, ya ateş? Hiç kimseye, hiçbir şeye güvenmiyorum artık. Öykülerimde bunlar yok henüz. Olmalı mı? Bilmiyorum.

“…kapıyı yeni bir hikâyeye açar gibi açtı.” “Bir hikâyeyi geçer gibi geçersiniz altlarından.” “Rüya mıydı bu? Yok! Yok! Hikâyede idim?” “Islak” isimli öykünüzden alıntıladığım bu cümleler, hikâyenin sizdeki karşılığı nedir diye sorduruyor bana, nedir hikâye sizin için?

Eyvallah!”ı Konyalılar bütün bereketiyle kullanır. Sevinç için, üzüntü için. Hatta veda yerine, teşekkür veya hoş geldin yerine. Atasoy Müftüoğlu da şaşma, hayret, aferin nidası olarak, sık değil, gayet az, miktarınca ve el bağlayarak “Allahüekber!” der ki pek güzel der. Sanırım “hikâye” de benim dilimde öyledir.

Öykülerinizde tanıdık isimlere rastlıyoruz. Köksal Alver, Hüseyin Su gibi. Haluk Şahin’e de “Düğün ve Bebekler” isimli öykünüzde rastlıyoruz. Bu ismin bir yazısından hareketle öykünüzde yaşanan hadiseyi ilişkilendiriyor ve eleştiri de yapıyorsunuz. “…Da kaç kişi farkında bunun? Görgüden haberdar? Gösterişsiz hayatlara eğilmek gibi lüksleri zaten yok gazetelerle televizyonların. Bu sergiyi de izlesin izlesin birkaç yüz kişi izlesin. O kadar.” Buradan hareketle, öykü bir mesaj vermeli midir? Haberdar etmeli, sorgulatmalı mıdır?

Evet, hepsini yapmalı. Yapabilmeli. Öykü de sevmez yasağı. Ne ki bildiri değildir öykü. Ne haber yazısıdır ne de sorgu tutanağı. Doğallayın, öykücü de siyasetçi değildir, muhabir değildir, mustantik değildir. Öykücü öykücüdür, işini usulünce yapmalıdır.

Günümüz öyküsüne dair neler söylersiniz? Eksik gördükleriniz, olumlu ve olumsuz olarak nitelendirdikleriniz nelerdir günümüzdeki öykü ortamı için?

İyi izlediğimi söyleyemem. Fakat izleyebildiklerim bile övünmemize yeter. Öykünün büyük düşüşü Kenan Evren’li yıllarda oldu, on, on iki yıl kadar sürdü. Kapalı devreden çıkmasıyla eski hızını yeniden ve nitelik artırarak yakaladı. Öykücü hanımlar, İslamî duyarlıkla yazanlar götürüyor şimdi öyküyü.

Genç öykücülere tavsiyeleriniz nelerdir?

Tavsiye etmeyi de, edilmesini de sevmem. Hürriyetime düşkünüm, onu korurum. Gençlerin işine yarar bir şeyse bu, alabilirler.

Zamansız”, üçüncü baskısını şık bir baskıyla yine Hece Yayınları'ndan yaptı. Yeni bir öykü kitabı hazırlığınız var mı?

Ertelenmiş yazılar ve bir dosya vardı elimde, yeni tamamladım, öyküye hız veririm artık. Dergilerde kalmışlar “Zamansız” kalınlığında bir kitap yapar ama bu yıl niyetim yok. Biraz daha biriksinler öyle. Seneye.

Bu güzel söyleşi için Dünya Bizim adına teşekkür ederim.

Size ve “Dünya Bizim”e ben teşekkür ederim.

 

Hatice Ebrar Akbulut konuştu

Güncelleme Tarihi: 20 Şubat 2016, 13:57
YORUM EKLE
YORUMLAR
Bekir Tuncer Salihoglu
Bekir Tuncer Salihoglu - 3 yıl Önce

Röportaj güzel olmuş, kısa ve özlü. Merak ettiğimiz soruları Akbulut sormuş, biz de öğrenmiş olduk. Hatice Ebrar Akbulut bu işi iyi biliyor. Tebrik ediyoruz.

banner19

banner13