banner17

Nazife Şişman dikkat çekiyor?

"Bizim bir şeyi yaşıyor olmamız, onu bildiğimiz anlamına gelmez." diyen Nazife Şişman ile oylumlu bir söyleşi gerçekleştirdik.

Nazife Şişman dikkat çekiyor?

İsterseniz güncel bir tartışmadan başlayalım. Kürşat Bumin İsviçre’de başörtüsü yasağı için Türkiye’yi örnek gösterdiklerinden bahseden bir yazı kaleme aldı. Neden dindarlar bu konuda sessiz ?

10450Minare yasağında Vakit ile Cumhuriyet aynı yerde buluşurken kendilerini laiklik üzerinden tanımlayanlar başörtüsü yasağı söz konusu olunca Avrupa’da şikayet ettikleri fobileri devreye sokuyorlar. Ama asıl dikkat çekici olan dindarlar demek ne kadar doğru bilmiyorum ama kendisine “İslami camia” denilen kesim bu mesele yokmuş gibi yaşamaya devam etmek istiyor. Erkekler, bunu kadınların huysuzluğu ve mızmızlığı gibi algılamaya meyyal. Entellektüel ilgileri olan genç kızlar da bu meseleyle aralarına özel bir mesafe koyuyor.

Dindarlar, hatta başörtülü kadınlar, Fatma Barbarosoğlu’nun dediği gibi başörtüsü yorgunu mu?

Evet genelde dindarlar, özelde başörtülü kadınlar ‘başörtüsü’nü konuşmaktan yorgun. Çözüm noktasındakiler için “yine mi maraza” şeklinde bir rahatsızlığa tekabül ediyor başörtüsünü konuşmak. Bizzat başörtülü genç kızlar içinse farklı saikler var arka planda. Bir kısır döngü içinde cereyan etmesi, çözümsüzlüğün yaşattığı kırıklık, hep aynı yakınma ve şikayet tonunda konuşma...

Önceki kelimeler aşağılayıcı idi

Başörtüsü 70li yıllarda konuşulurken bugün duymaktan rahatsız olacağımız bir üslup hakimdi. Çok zayıf bir noktadan gerekçeler, argümanlar öne sürülüyordu. Mesela “kızıl saçlı bir kadını gören erkek evdeki karısını beğenmeyebilir” tarzında açıklamalar hakimdi. Kadın cinselliği ve bunun erkekleri için tahrik unsuru olduğu şeklindeki açıklamalar en alt düzeyde bir üslupla sunuluyordu. Ama bunları yazan kitaplar bırakın eleştirilmek, yutulurcasına okunuyordu.

Bugün başörtüsünü daha siyasi, felsefi, metafizik ve ontolojik düzeyde ele alabilecek bir dil gelişiyor. Mesela aynı gerçekliği biz daha üst bir dil kullanarak ifade ediyoruz bugün. Ne diyoruz? İslam, cinsler arası ilişkiyi ve cinselliği, bugünkü seküler sistemden farklı bir düzenlemeye tabi tutuyor. Mesela Fransızların cinsellik ve bireycilik anlayışında birey nötr kabul edilir ve cinsler arası gerilimin inkarı üzerine bir vatandaşlık ve laiklik tanımı oturtulur. Bu nedenle de kadınların cins kimliğinin vurgulanması anlamına gelen tesettür,  eşitliğe de, laikliğe de bireyciliğe de aykırı görülür.

İslam aradaki farkı gözetiyor

Halbuki İslam, cinsler arası farklılığın kabulü ilkesine dayanarak bir toplumsal ilişkiler düzenlemesi yapar. Bu nedenle de kadim bir mesele olan kadın-erkek gerilimini toplumsal hayatta tesettür ilkesiyle (erkeğin gözünü sakınması ve kadının örtünmesi) çözümleme yoluna gider. Yani temel kabul noktasında farklılıkları vardır iki sistemin. Biri gerilimin inkarı, diğeri ise kabulü üzerinden bir sosyal politika izler. Bunu uzun uzun konuşabiliriz.

Ama benim vurgulamak istediğim husus şu: Bu meseleyi bugün böyle bir üslupla ele alan bir dil gelişiyor.

Farklı bir dil önerisiyle ilgili metafizik boyuta da işaret ediyordunuz başka yazılarınızda?

Evet Küreselleşmenin Pençesi İslam’ın Peçesi’nde şöyle bir anekdota değinmiştim. Hallac-ı Mansur’un  (ö.922) seyr ü sülukta erlik iddia eden bir kız kardeşi vardı. Güzel bir kadındı. Bağdat sokaklarında yüzünün yarısı açık halde dolaşır gören büyüklerden biri bunun nedenini sorar. O da “Bana bir erkek gösterin de yüzümü örteyim. Eğer kardeşim Hüseyin’e saygım olmasa –ki o da tam erkek sayılmaz- yüzümün yarısını da örtmezdim.” cevabını verir.

10451Aktüel yani siyasal düzeyin üzerine çıkıp felsefi, metafizik bir düzeyden bu cevabı yorumlayabildiğimizde, yani bu ilim düzeyine ulaşabildiğimizde başörtüsü konusunda fikir geliştirmek de siyaset üretmek de mümkün olacak diye yazmıştım o zaman. Son bir kaçyıldır bu konuda ümitvar olmamızı sağlayacak gelişmeler var. Yani tesettür meselesini daha üst bir dil kullanarak tartışmak artık mümkün.

İslam felsefesinde toplumsal manada erkeklik ve kadınlıkla doğrudan irtibatı olmayan erillik, dişillik gibi kavramları ele alan çalışmalar yapılması gereği dile getiriliyor günümüzde. Çünkü ancak böylece sadece toplumsal ve siyasalın çereçevesi içine sıkışmayan, insanı bu dünyada ama aynı zamanda öte ile bağlantısı olan bir varlık olarak kabul eden bir yaklaşımı devreye sokabiliriz.

Bunu cinsler arası ilişki dahil pek çok alan için devreye sokmak zorundayız. Bu da sosyal bilimler çalışanların, İslam düşünce ve felsefesi müktesebatına da sahip olarak başarabilecekleri bir husus.

Tam da bu üst düzeyde ele alış mümkün iken mi bıkkınlık başgösterdi?

Evet. Tam da daha üst düzeyde bir ele alış mümkün iken. Tam da şimdi başörtülüler başörtüsünü konuşmaktan, okumaktan düşünmekten bıkkınlık duyuyor ve kaçınıyor. Bu ciddi bir problem. Bu bıkkınlık, bu görmezden gelme, önemsememe ve yokmuş gibi davranma, yasaktan daha tehlikeli.

Çünkü hayatını başörtüsü taraftarlığı üzerinden kurgulamak, hayatındaki bütün olumsuzlukları, başarısızlıkları başörtülü olmaya tahmil etmek patolojik bir durum. Ama başörtüsüyle ilgili konuşmaya gerek duyulmayacak kadar her şeyin hallolmuş olduğunu düşünmek ya da bu konuda artık bir şey söylenemez diye uzak durmak da aynı oranda patolojik.

Peki neyle açıklıyorsunuz bu patolojiyi?

Başörtüsünü konuşmama, böyle bir meselemiz yokmuş gibi davranma haleti ruhiyesine teslim olanların şöyle bir zihinsel süreç içinde olduklarını tahmin edebiliriz. Neye dayanarak yapabiliriz bu tahmini? Kişiyi nasıl bilirsin, kendin gibi ilkesinden yol alarak. Zaman zaman hepimiz şu minvalde düşünürken rastlıyoruz kendimize:

Zaten biz yaşıyoruz, bir başkası bize bu konuda ne söyleyebilir ki? Hem dışarıdan yorumlayan değil, kendisi de aynı sorunu yaşayan birisiyse söz konusu kişi? Yani aynen benim gibi başörtülü biriyse? Benden farklı ne tecrübe etmiş olabilir de bana farklı bir şey söyleyebilir? Zaten yaşıyoruz ve biliyoruz, konuşmaya ve yazmaya ne gerek var? diye gerekçelendirilebilir bu tavır. Sanıyorum bu konuda konuşmaktan imtina eden, müstağni davranan pek çok kimsenin gerekçeleri, böyle bir izlek takip eder. Ve hepimizin bu hisse kapıldığı zamanlar olmuştur.

Peki bu noktada şöyle bir soru soralım o zaman: Yaşadığımız şey, bildiğimiz şey midir?  “Başörtüsü Mağdurlarından Anlatılmamış Öyküler”i, “Başörtüsü: Sınırsız Dünyanın Yeni Sınırı”nı okurken ben pek de öyle olmadığını müşahede ettim.

Yaşadığımız şey, bildiğimiz bir şey midir? Biz yaşadıklarımızı her an şuur ve idrakin doruk noktalarında mı tecrübe ediyoruz? Bu sorulardan yol alalım o zaman.

10482

28 Şubat sürecinin ardından 1997-98 öğretim yılında üniversitelerde başörtüsü yasağı tekrar sıkı bir takiple uygulanmaya başlandığında, İÜ Tıp fakültesi öğrencileriyle yoğun görüşmelerim olmuştu. “El-Ele” eylemi, Ankara’ya beyaz yürüyüş gibi yaptıkları pek çok eylem esnasında onlarla görüşmeler yaptım. Yasak uygulanmaya başladığında yaşadıkları şaşkınlık ve kırgınlık, böyle bir durumu ilk yaşayanlar oldukları gibi bir zanna dayanıyordu. Bırakın kendilerini modernleşme tarihi içinde bir yere yerleştirmeyi, on yıl öncesinden, yirmi yıl öncesinden bile haberleri yoktu. Böylece tarihe not bırakmak gibi bir gayeyle günlüklerinden birer sayfaya talip oldum. Topladığım günlükler “Anlatılmamış Öyküler” şeklinde kitaplaştı.

Anlam varlığın sebebidir

Bu bana şunu ihsas ettirdi: bizim bir şeyi yaşıyor olmamız, onu bildiğimiz anlamına gelmez. Ancak bir hikayenin içine yerleştirirsek, yaşadıklarımızı anamlandırabiliriz. Nihayetinde anlattığımız hikayedir, ona anlam katacak olan. Biliyorsunuz, yeryüzündeki varoloşumuzu anlamlandıran da Adem ile Havva’nın yeryüzüne indiriliş hikayesidir. İnsanlığın yeryüzündeki hikayesinin imtihan boyutuna ve ahirette hesabın kaçınılmazlığına dair kıssalardır bizi mükellef insanlar olarak konumlandıran. Büyük bir insanlık hikayesinin içine yerleştirerek anlamlandırabiliriz metafizik ve varoluşsal sorularımızı.

Varoluşsal konumlanma için bu gerekliyken, toplumsal ve tarihi olaylar için çerçeve çizmek nasıl önemli olmaz? Bu sebeple içinde yaşadığımız en küçük olayları bile ondan biraz uzaklaşarak anlamlandırabiliriz ancak. Baktığımız şeyi görebilmemiz için böyle bir uzaklaşmaya ihtiyacımız vardır.

1980’li yıllarda Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenci idiniz ve bu sürece dair anektotları kullanıyorsunuz son kitabınızda. Nasıl bir büyük hikayenin içine yerleştiriyorsunuz bu başınızdan geçenleri?

Yıl 1979. On beş-yirmi kişilik bir kuyrukta kayıt sıramı bekliyorum... Dosyalarımızı teslim etmekle görevli sekreter Janet masasından neredeyse başı çöp kutusuna değecek kadar eğilmiş, hayretle beni süzüyor. “Prep School’da bir başörtülü varmış...” şayiasını duyup beni görmeye gelenler olduğunu da daha sonraları çeşitli vesilelerle öğrendim. Yani başörtüm nedeniyle kampüs çapında bir iletişim ağının haber nesnesi olmuştum. Başörtülü bir öğrencinin kampüste bulunması, insanın köpeği ısırması kabilinden “olağan üstü” bir durum arzetmiş. Ben bu anektodları Türkiye’de kamusal alanın kuruluşunda dinin ve başörtüsünün yeri üzerinden analiz ediyorum mesela.

Başörtüsü doğruluğun sembolü olmalı, siyasetin değil

Ya da bir sınav esnasında yanımdaki Robert Koleji kökenli arkadaşın “sen kopya çekmezsin değil mi?” sorusundan yola çıkarak başörtüsünün dindarlığın bir sembolü oluşunu tespit ediyorum ve ardından “siyasal simge”ye evrilişinin izlerini sürüyorum. Bu ve benzeri küçük hayat hikayelerini kendimden yola çıkarak toplumu anlamak şeklinde bir metoda oturtuyorum. Richard Sennet’in Saygı’da yaptığından ilham alarak.

Son tahlilde başörtüsünün şu anki durumunu toplumsal açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu konu benim sadece uzaktan bakıp anlamaya çalıştığım, sorguladığım cazip bir çalışma alanı, sadece akademik bir ilgi sahası değil. Kendi tecrübelerimle yakinen hissettiğim bir mesele. Ama böyle oluşu, belli bir mesafeden analiz etmemi engellemiyor. Analiz mesafesinden baktığımda görünen şu:

Başörtüsü sadece başörtüsü değil. Kimliklerin belirlendiği, sınırların çizildiği satıhta bir anlam taşıyıcı. Başörtüsü, adeta sınırsız dünyanın yeni sınırı. Müslüman kadınlar, örtüleriyle sınırsız özgürlüğün tecessüm ettiği bedene sınır çiziyorlar, seküler kamusallığın içinde dini bir alanın sınırını tahkim ediyorlar. Bazı sınırları çizerken başka bazı sınırları ihlal ediyorlar; laikliğin sınırlarını, seküler kamusallığın sınırlarını zorluyorlar. İşte bu yüzden Türkiye’de de, Avurapa’da da laiklik, çokkültürlülük, dinin kamusal alandaki yeri gibi konular başörtüsü üzerinden tartışılıyor.

 

Merve Altınok, daha geniş bir pencereden bakmamızı sağladı

Güncelleme Tarihi: 05 Mayıs 2016, 13:32
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
ERHAN ERKEN
ERHAN ERKEN - 9 yıl Önce

Nazife Hanım ile aynı yıllarda Boğaziçi'nde öğrenciydik. 12 Eylül sonrasının o çalkantılı günlerinde, Üniversitedeki tek tesettürlü hanım olarak genç yaşında omuzlarında büyük bir sorumluluk taşıdı. Ben şahidim ki o sorumluluğunu başarıyla deruhte etti. Yazdıklarının ve söylediklerinin gücü, inandığını tek başına da olsa yaşadığından dolayıdır. Kendisinden sonra gelenler için de önemli bir örnek olmuştur.

Onay
Onay - 9 yıl Önce

ARKADAŞARLAR BU SİTENİN ETRAFA YAYDIĞI SAĞALTICI ETKİYİ YOK ETMEYE ÇALIŞACAK YORUMLAR YAZMAYINIZ BENCE. İLLE BİR KISIM DEĞERLERİMİZİ, BÜYÜKLERİMİZİ AŞAĞILAYACAKSANIZ BÜTÜÜÜN İNTERNET ÇÖPLÜĞÜ BU İŞ İÇİN HAZIR.. AMA BURAYA PİSLEMEYE KALKIŞMASIN KİMSE..

okuyucu
okuyucu - 9 yıl Önce

Nazife Hanım hakikaten samimi müslüman diyebileceğimiz bir hanımefendi..
Herkes başörtüsü hakkında ağzına geleni konuşuyor, görüntüye baktığınızda ekran flu halde.. Nazife Hanım ise hem görüntü, hem ses, hem içerik bakımından çok yerinde ve hakiki tesbitler ile meseleyi birçok açıdan ele alıyor..
Yol gösterici, uyarıcı, çözüm üretici..
Hamaset kokusu yakınından geçmiyor yazıların..
Allah razi olsun!..

Mustafa UĞURLU
Mustafa UĞURLU - 9 yıl Önce

Şu an Müslüman erkeklerin çoğunluğunun başörtüsü yasağı gibi bir sorunu yok. (başörtüsü sorunu tamlaması sağlıksız bi tamlama ) Çünkü başörtüsü sebebiyle okuyamayan kadın erkeğin tahakkümü altında kalacak. Ve ne yazık ki bu da biz erkeklerin işine geldiği için kimsenin sorunu çözmek gibi bir amacı yok. Biraz kendimize de dönüp bakalım lütfen.

Tebrik
Tebrik - 9 yıl Önce

Nazife Hanım'ı tespitlerinden dolayı, Mustafa Uğurlu Bey'i de iğneyi kendine batırmasından dolayı KUTLUYORUM..
Bu konuda sadece iğneyi değil çuvaldızı, mızrağı erkeklere batırmak güzel olacak..

Zeki
Zeki - 6 yıl Önce

Nazife hanım, mühimi ehemden üstün tutan bir fikre sahip. A'RAF-26. "Ey Adem oğulları Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi süslenecek elbise yarattık. Takvâ elbisesi... İşte o daha hayırlıdır.." Takva örtüsüne sahip olamayan, istediği kadar başörtüsününe bürünsün, Yaratıcının gösterdiği Kamil İnsan hedefine ulaşamaz.

banner8

banner19

banner20