Naime Erkovan: Yazarın Mihenk Taşı Her Zaman Kendisidir

''Başkalarının söylediğini, başkaları gibi söyleyecekse bir yazar, kalabalık bir koronun içinde eriyip giden sıradan bir ses olmaya talip demektir. Onun varlığı ya da yokluğu koro için ne bir kazanç ne de bir kayıptır.'' Naime Erkovan, öyküye, yazıya, klişeye, insana, aşka ve şehre dair Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevapladı.

Naime Erkovan: Yazarın Mihenk Taşı Her Zaman Kendisidir

Naime Erkovan ile öyküye, yazıya, klişeye, insana, aşka ve şehre dair kısa kısa konuştuk.

John Berger, “şiir emeği”nden bahseder. Her şeye bir içtenlik katan şiir diliyle dünyanın zalimliğine ve kayıtsızlığına karşı koyulabileceğini düşünür. “Öykü emeği” diye bir küçük başlık açsak, siz neler söylersiniz?

Sadece şiir ya da öykü değil, sanatın her alanında bir emekten söz edilmeli. Bu, “insan emeği” olmalı. İnsanın kendisini bulmaya yaramayan, ona ayna tutmayı başaramayan, evrensel insan özelliklerini çerçevelemeyi bilemeyen eser, sanatsal bir eser değildir. Bırakın uzun ömürlü oluşunu beklemeyi, hiç doğmamalı. Emek verilmeden meydana getirilen bütün çalışmalar, hem onu yapanın kendi potansiyelini hafife almasıdır hem de ona ulaşabilecek ikinci kişinin zekâ ve ufkuna saygı duymamasıdır. Gerçek bir sanat eseri meydana getirildiği takdirde, türlerin hepsi aynı şarkıya eşlik edebilecek kuvvette olacaktır.

Bazı söyleşilerinizde klişelerden kaçınmaya çalıştığınızı ifade ediyorsunuz. Çocukluğunuzu geçirdiğiniz Berlin’den İstanbul’a dönmeniz öykülerinize göç sorunu olarak yansımıyor örneğin. Eğer doğrudan bir göç olgusuyla karşılaşsaydık öykülerinizde, bu, bir klişe olacaktı. Bu örnekle, klişeden kaçınmak ifadesinden neyi kastettiğinizi anlamaya çalışıyorum. Konu ve dil bağlamında bir klişeden kaçınmak mı söz konusudur Naime Erkovan’da?

Sadece benim değil, edebiyatı ciddiye alan her yazarın sorunu olmalı. İnsanların “kara” deyince “beyaz”ın ilk anda akıllarına gelmesidir klişe. Herkesin düşünüp ortaya koyabileceği bir sözü, yazar kimliğine sahip kişi de tekrar ederse nerede kalır edebiyatın silkeleyen, uyandıran tarafı? Yepyeni, işlenmemiş bir konu bulmak imkânsız denebilecek durumda. Bulmak için boş bir hayale kapılmamalıyız ama mevcut konulara yeni bir bakış açısı getirebiliriz. Çünkü Allah, çeşit çeşit insan yaratmaya kadir olduğu gibi, ona yeni fikirler, yeni söylemler bahşetmeye de kadirdir. Ingeborg Bachmann, bir şairin başka şairlerin metaforlarına ihtiyaç duymadığını söyler. Bunu edebiyatın hatta sanatın her alanına yansıtmak mümkündür. Başkalarının söylediğini, başkaları gibi söyleyecekse bir yazar, kalabalık bir koronun içinde eriyip giden sıradan bir ses olmaya talip demektir. Onun varlığı ya da yokluğu koro için ne bir kazanç ne de bir kayıptır.

Mecnun’un, aynı şekilde anlatıldığı için sıradanlaştığını; Leyla’nınsa daha az bilindiğinden özge kaldığını düşünüyorsunuz. Bu bakışınızı okuyunca, Metin Erksan’ın Leyla ve Mecnun’a bakışı geldi aklıma. Erksan da insanlara Leyla ve Mecnun’u sorduğunu ve hep aynı cevabı aldığını belirtir. Şöyle düşünebilir miyiz, insanın merakı, algısı ve bakışı zenginleştikçe bu ve benzeri hikâyelerden nice hikâyeler çıkacak… Belki de klişeden kaçınmak dediğiniz yer tam da burası.

“Leyla” öyküsü, o kitapta en çok dikkat çeken öykü oldu. Yeni bir şey söylemediğim halde okuyanlar onu beğendi. Nedenini düşünmedim değil. Siz sorunca sanırım asıl sonuca ulaşabildim. Yukarıdaki cevabın örneği olarak düşünürsek sözlerimi, Leyla yeni bir mekâna taşındığı için, ona yepyeni bir dekor verildiği için okurun dikkatini çekmiş olmalı. Böylece Leyla’yı ilk kez görüyormuş gibi hissettiler. Dolayısıyla da klişeden uzaklaştı.

Aşk konulu öyküler hiç yazılmıyor değil, fakat az yazılıyor. Bunu neyle ilişkilendirebiliriz? Örneğin, kadın olmak, muhafazakâr bakış açısı ya da “Bunca acı, savaş, yıkım ve mülteci varken sen aşk öyküleri mi yazıyorsun” şeklinde bir cümleyle karşılaşmak… Neler söylersiniz bu konuda?

Yazılmadığını düşünmüyorum. Belki şekil değiştiriyor, belki çatışmanın içine saklanıyor ama mutlaka yazılıyor. Sadece aşk öyküsü yazmak yetmez, mutlaka bir çatışmaya ihtiyacı vardır öykünün. Hedeflerimizi şaşırtıyor bazen çatışmalar fakat onları aşabilirse okur, satır aralarında bir aşk bulabilir. En azından yazarın öyküsüne duyduğu aşkı görebilir.

Beş tane öykü kitabınız var. Bunların içerisinde en çok Ay ve Güneş Kumpanyası’nda masalsı bir dil hissediliyor. O yüzden bu kitaptaki öykülerinizi ayrı bir yere koyuyorum. Ders verdiğiniz atölyede genç öykücüleri izleme imkânınız oluyor. Sizce masallardan beslenebiliyorlar mı yeterince? Bu konuda sizin bir teşvikiniz oluyor mu?

Geçirdiğimiz dönüşümden ve köklerimizi budama işleminden sonra masallarla, efsanelerle bağımız kesildi. Elimizdekileri verip Batı’nın dokumuza büyük ölçüde uymayan masallarını aldık. Organ nakli gibi duran bu ithal ürünleri yaşatıp çocuklara ve gençlere aşıladık uzun zamandır. Fakat bir süredir edebiyat dünyasında bir gayret görülüyor. Masallarımız veya efsanelerimiz günümüze uyarlanarak şimdiki nesle en azından aktarılmaya çalışılıyor. Bizi biz yapan kodlarımıza yeniden ulaşabilmek, bir şeyleri hatırlayabilmek için teşviki hak ediyor fazlasıyla.

Otobiyografik öyküde tamamıyla yazarı ilgilendiren durumlar söz konusudur. Okur, yazarın hayatına ilişkin bulgular edinir bu tip metinlerden. Otobiyografik bir öykü kitabı denemez Olay Berlin’de Geçiyor için. Ki bu, güzel bir şey bence. Yine de bu öyküleri yazarken, otobiyografik öyküler yazdığınız duygusuna kapıldığınız oldu mu?

Bu kitaptaki öyküler, sesini çocukluğumdan aldıkları için elbette bana dair bir şeyleri barındırıyorlar. Ama her görüntü veya ses, kurgunun içinde eritilmiş durumda çünkü başlı başına bütün ve gerçek bir hikâye aktarmadım. Çocukluğumu bugünkü gözümle görmeye çalıştım. Bakarken dönüştürmem ya da değiştirmem kaçınılmazdı. Bunun dışında, yazılan her metinde, yazarın hayatına dair parmak izleri vardır satır aralarında. Örneğin ben, fantastik yazarken de hayatımdan veya geçmişimden faydalanıyorum. Mihenk taşımız her zaman kendimizizdir.

Olay Berlin’de Geçiyor’un ilk bölümünde “insan”a olanlar, ikinci bölümünde “şehre” olanlar anlatılıyor. İnsan ve şehir, birbirini dönüştüren ve değiştiren iki ayrı çehre. Böyle bir bölümleme tercih etmenizin nedeni nedir?

Bir şehre –belki de yabancı bir şehre- adım atıyor okur bu kitapla. Ben de geçmişte bıraktığım bir şehirde yürüyorum yeniden. Önce kendim anlamalıyım neler gördüğümü, hissettiğimi ya da duyduğumu. Geçireceğim değişimi gözlemleyebilirsem okuru da nereye götürdüğümü anlayabilirim. O yüzden hocam A. Ali Ural’ın beş duyu üzerinden ilerlememi önermesi güzel bir yol açtı. İyi geldi bu adım çünkü yavaş yavaş alışmış oldum sokaklara; hangi ağacın gölgesi hangi eve saat kaçta düşecek, hangi araba hangi dükkânın önünde duracak diye hatırlamam gerekecekti. Anlatıcı hazır olunca şehri görmeye, başkaları da peşinden yürüyebilir artık.

Hayatın yoğun olduğu bir şehirdesiniz ve kişisel hayatınız da oldukça yoğun. Bu nedenle okuma ve yazma zamanınızı nasıl koordine ettiğinizi merak ediyoruz…

Hocamızdan okumanın yazmadan önce geldiğini öğrendik. Onu bir melekeye dönüştürmek gerekiyor öncelikle. Başarınca her tür ortamda ve şartta vakit bulabiliyorsunuz. Metro hatlarının böyle bir güzel tarafı da var. Yazma işi biraz daha zor tabii. Bilgisayar başına oturana kadar zihninizde taşıyabilirsiniz konunuzu. Gittiğiniz her yere onu götürebilirsiniz. Düşünmek için dört dörtlük bir ortama ihtiyacınız yok sonuçta. Ama hepsinden öte “Ol!” emrine bakıyor bütün işlerimiz. “Ol!” dendikten sonra kim tutabilir insanı!

 

 

Röportaj: Hatice Ebrar Akbulut

Güncelleme Tarihi: 30 Ocak 2018, 13:02
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER