Naif Karabatak: Mizahı, hayatın zorlu yönüne tebessümle bakmayı sağlayan bir sanat olarak görüyorum

Deniz Demirdağ, gazeteci yazar Naif Karabatak ile ikinci mizah kitabı olan “Yağlı Yavan” üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdi.

Naif Karabatak: Mizahı, hayatın zorlu yönüne tebessümle bakmayı sağlayan bir sanat olarak görüyorum

Naif Karabatak kimdir? Bize biraz hayat hikâyenizden bahsedebilir misiniz?

1964 Adıyaman doğumluyum. Genç yaşta gazeteciliğe başladım. Yaygın gazetelerin temsilciliğini ve muhabirliğini yaptım. (Milli Gazete, Yeni Devir, Yeni Şafak…) Daha sonra yerel gazetelerde köşe yazarlığı yaptım. Uzun yıllar boyunca günde iki yazı yazdım. Bunlardan birisi mahlas isimle mizah, diğeri de kendi adımla gündeme ilişkin yazılardı. Mizahi yazılarımı “Bir Delinin Not Defteri” köşesinde Cenk Gülen adıyla kaleme alıyordum. 2005 yılında bu köşede kaleme aldığım mizahi yazılardan oluşan bir kitap yayımladım. Aynı yıl GAP Oscarları ödül töreninde “Yılın Yazarı” seçildim. Aylık olarak yayımlanan Perre Edebiyat dergisinin editörlüğünü yaptım, sonra Güne Bakış gazetesine geçtim ve yaklaşık 13 yıl boyunca genel yayın yönetmenliği yaptım. Güncel yazılarım ile mizahi hikâyelerim birçok gazetede, Makas ve Dilhane başta olmak üzere çeşitli dergi ve sanal mecrada yayımlandı, yayımlanmaya da devam ediyor.

Bir hikâyem uzun metraj (Dursun Çavuş), bir hikâyem de kısa metraj (Bir Avuç) filme alındı. Yazarlığın dışında danışmanlık maceram da bulunuyor. Bir süre siyasilere “siyasi” ve “basın” danışmanlığı yaptım. Aynı zamanda bir kamu kuruluşundan emekliyim. Halen İstanbul’da özel bir şirkette İnsan Kaynakları Müdürü olarak görev yapıyorum. Evli, bir kız, iki erkek olmak üzere üç çocuk, 2 torun sahibiyim. Bir torunumu da büyük bir hasretle bekliyoruz.

Yazmaya nasıl başladınız? Yazmak sizin serüveninizde ne ifade ediyor, neye tekabül ediyor?

Allah selamet versin, ortaokulda Türkçe öğretmenimiz Hürriyet Takmaz, yazdığım bir kompozisyon sonrası verdiği moral ve öğütle başladı aslında. “Okur ve kendini geliştirirsen ileride çok önemli bir yazar olursun.” demişti. Okul gazetesini de bana emanet etmişti. Büyüdüm, yazar oldum ama çok iyi yazar kısmı şimdilik havada. Yıllar sonra bir teklifle yerel gazetede yazarlığa başladım ama öncesinde fırsat buldukça pek düzenli olmasa da çeşitli konulara ilişkin görüşlerimi o zaman yayın yapan bazı dergilere göndermiş, yayımlatmıştım. Ancak bunların hiçbirisi ‘mizah’la alakalı değildi. Daha çok siyasi, gündem ve arada bir de edebi yazılardı.

Yazmak, benim için yaşamak gibidir. Yaşıyorsam yazıyorum; yazıyorsam yaşıyorum. Herkesin kendini bir ifade ediş şekli vardı. Kimi konuşur, kimi susar, kimi resim yapar, kimi müzik yapar. Herkes kendini farklı şekilde ifade eder. Ben de kendimi yazarak ifade ediyorum. İçimden geçenleri kâğıda dökmenin dışında, okurla konuşuyor, sohbet ediyor gibi yazıyorum. Çünkü yazmak, aynı zamanda okurun hayatına bir şekilde girmektir.

Yazarlık serüveninizde özellikle etkilendiğiniz, birikiminizde kilometre taşı niteliğinde diyebileceğiniz şair/yazar/düşünce adamları kimlerdir?

Aslında bu yolculukta iki yol var, birisi düşünce, diğeri mizah. Her ikisinde de farklı farklı etkilendiği isimler oldu elbet. Belki çoğumuz gibi dünya klasiklerinden etkilendim, Türk klasikleriyle büyüdüm, sonra Ali Şeriati, Seyyid Kutup, Necip Fazıl Kısakürek, Rasim Özdenören, Nazım Hikmet, Aziz Nesin gibi önemli isimlerin eserlerini okudum. Bütün bunların içinden etkilendiğim yerler de oldu, eleştirdiğim yerler de. Ve böylelikle kendi düşünce yapımı, kendi doğrularımı ortaya çıkardım, herkes gibi. Daha çok roman ve hikâye okuduğumu itiraf etmeliyim. Özellikle dünya klasikleri içerisinde önemli yer tutan romanların tamamına yakınını büyük beğeniyle okudum.  Halen de fırsat bulduğumda okumaktan büyük bir keyif alırım. Edebiyatımızın önemli isimlerinden Ömer Seyfettin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Peyami Safa gibi aynı çağda yetişmiş isimlerin eserlerini de halen haz alarak okuyanlardanım.

Çocukluğumdan bu yana mizaha bir ilgim olduğunu söylemeliyim. Ne de olsa hepimiz Nasreddin Hoca’nın neslinden gelenleriz. Oğuz Aral’ın tarzına, Aziz Nesin’in kurgusuna hayrandım. Düşünce yapıma ters olan yazarları okumaktan kaçınan birisi değildim. Her kesimden yazarı okur, her düşünceden kendime bir yol bulurdum. Bizim kesimde mizah yazan pek olmazdı. Birkaç dergi girişimi de başarısız olmuştu. O dönemlerde Gırgır başta olmak üzere mizahi dergilerin müptelasıydım. Mizah konusunda merhum Oğuz Aral ile Nabi Avcı’nın yazdığı Molla Kasım, benim için önemli bir kaynaktı, o kaynaktan kana kana içtim, Entel Cezmi’yi de hiç kenara atmadım.

Mizah yazmanızın bir hikâyesi ya da sebebi var mı? Mizah alanında hikâyeler yazmanızın temel amacı neydi?

Her gün yazı yazan birisi olarak, siyasetin kısır çekişmelerini, hayatın sert yüzünü, bürokrasinin suratsızlığıyla uğraşmaktan bıkmıştım. Yazılar artık bana keyif vermiyordu. Keyif almadığım bir yazıyı, okurlara “okuyun” diye sunamazdım. İnsan önce yaptığı işten zevk almalı, yaptığını/yazdığını/söylediğini önce kendi beğenmeli, sonra beğenilmesini beklemeliydi.

2000’li yılların başından bu yana sürekli yazan birisi olarak, ‘somurtkan’ yazı yazmaktan haz almamaya başlamıştım. Ben de işin mizahi yönünü ortaya çıkararak, hayatın gülen yüzünü göstermeye çalıştım. Önce işe “FotoŞaka” ile başladım. Yerelde siyaset yapan, sanatla uğraşan ve önemli isimler arasında yer alan insanımızı, incitmeden, kırmadan, dökmeden ve asla hakaret etmeden fotoğraf karelerini mizahi olarak konuşturmaya başladım. Herhangi bir etkinlikte, açılışta, ziyarette yer alan fotoğraf karesinde bulunanların bakışına, duruşuna, hareketlerine göre bir kurgu yapıyordum, onları konuşturuyordum. Bu çok ilgi gördü. Sonra siyasi mizah yazmaya başladım. Daha sonra ise işi hikâye yazmaya kadar götürdüm ve böylece mizahi hikâyeler bir biri ardına gelmeye başladı. Kendime yeni bir yol çizmiş oldum. Aslında yazdıklarımı hikâye veya öykü diye bir kalıba sokmuyorum. Kendimce ve olabildiğince rahat olarak kaleme aldığım bu yazılarıma “mizahi yazılar” diyorum.

Günümüzde mizahın edebiyatımızdaki yeri nedir?

Yazı, çizgi ve oyunla insanları güldürmeyi amaçlayan sanata mizah deniyor. Mizah, salt güldürmeyi amaçlayan bir sanat değil, güldürürken düşündüren, bazen de trajikomik yönüyle insanları hem güldüren hem hüzünlendirendir.  Türk edebiyatında mizahın çok önemli yeri olsa da günümüzde ne yazık ki öyle değil. Bunda en temel sebep, mizahı belden aşağı, küfür seviyesine indiren kesimin etkili olmasından kaynaklanıyor. Küfür, bir sanat değildir ama ne yazık ki küfrü bir sanat olarak lanse eden ve bundan para kazanan çok önemli bir kesim var. Oysa mizah bir sanattır; ince bir zekâ gerektirir; trajiktir, komiktir, eleştirir, iğneler, güldürür, düşündürür ve hepsini birden yapar, hepsini de sokak ağzıyla konuşmadan yapar/yapabilir.

Mizah edebiyatının usulleri nelerdir? Ve günümüzde bu usullere uygun çalışmaların varlığından söz edebilir miyiz?

Eskiden latife denirdi, fıkra denirdi, şaka denirdi, nükte denirdi, hiciv denirdi, takılma denirdi… Ne denirse densin, adı ne olursa olsun, mizahı, hayatın zorlu yönüne tebessümle bakmayı sağlayan bir akım olarak görüyorum. Bu akımın en önemli ustası bana göre Nasreddin Hoca’dır. Her fıkrasında bir ders verirken, aynı zamanda bu dersi tebessümle almamızı sağlar. Fıkralarında insanların ikiyüzlülüğünü, fırsatçılığını, çıkarcılığını, kabalığını, kibarlığını, hoşgörüsünü veya öfkesini görme şansınız olur. Aslında hayatın bütün somurtkan yüzünü tebessüm ederek öğrenir, derin bir düşünceye dalarsınız. Günümüzde bu usullere uygun çalışanlar var ama sesleri pek çıkmıyor. Mizahın veya komedinin köşe taşlarını tutanlar, “bu iş küfürle olur” algısını yerleştirmiş, ne acı ki bu algıya müsait bir de alıcısı var.

Acının mizahı tetiklemesi hususundaki düşünceniz nedir?

Hani bir söz var, “birisi çok gülüyorsa onun derin bir acısı var.” diye. Bu ne kadar doğru bilmem ama acı, gerçekten de mizaha kapı aralıyor. Belki de hayatın zorlu yönlerini yumuşatmanın yolu olarak mizah görülüyor. İnsanların gülmeye ihtiyacı var, bazı olayları tebessüm ederek geçiştirmek mümkün. Bugün yaşadığımız güçlükleri 5 yıl, 10 yıl, 20 yıl sonra gülerek anıyor ve anlatabiliyorsak bugün de aynısını yapabilir, acıları lezzete dönüştürebiliriz. Mizah, yaşanan acılara lezzet katandır belki de…

Malumunuz bugünlerde bütün dünyayla birlikte biz de koronavirüs nedeniyle zor günler geçiriyoruz. Evde kalmanın hepimizin sağlığı açısından önemli olduğunu biliyor, inanıyoruz. Zorlu süreci tiye alanlar da var, çok fazla ciddiye alan da kararınca uygulayan da. İşin mizahi yönü, bu zorlu süreci atlattıktan sonra ortaya çıkacak. Ben şöyle maske takmıştım, sen şöyle takmıştın, o eldiven neydi öyle, kolonya döke döke bir haller olduk, dezenfekte, sabun, el yıkama, eve girme, evden çıkma, işe gitme... Bütün bunların her süreci bizlere yeni mizah kapısı açacak. Çünkü acılar yaşanırken gülmek kolay değil, acıdan kurtulduktan sonra tebessümle anmak çok daha kolay.

Yeni mizahi hikâyelerinizin yer aldığı Yağlı Yavan ile okurlarınızın karşısındasınız. İkinci kitabınız olan “Yağlı Yavan”ın hikayesi nedir?

“Yağlı Yavan”, bizzat yaşadığım bir olay üzerine kaleme aldığım hikâyeye isim olan bir kitaptır. Uzun süre genel yayın yönetmenliği yaptım. Birçok kurumla, birçok kuruluşla haber ve yazılar konusunda didişmem oldu, eleştiri aldım, övgü aldım, yergi aldım. Bütün bunları yaşarken de kraldan çok kralcı olanlarla muhatap olmak zorunda kaldım. Yağlı Yavan, aslında editörlük hayatımda başımdan geçen bazı olayların ironik bir dille eleştirilmesidir.

“Yağlı Yavan” kitabı, 48 hikâyeden oluşuyor. Bir birinden bağımsız duran bu hikâyelerin ortak noktası ise “yavanlık” olarak algılayacağımız, üstüne vazife olmayan şeylere karışanların karikatürize edilmesi de diyebilirim.

“Yağlı Yavan” kitabınızı kaleme alışınızın temel dinamiği neydi? Bu hikâyelerin bir hedef kitlesi ve belli bir alt metni var mı?

Kitabımda yer alan hikâyeleri bir defada yazmadığım için kaleme alışımın değil ama kitabı yayımlamanın temel dinamiği vardı. Bu da yaklaşık 20 yıldır yazan birisine sürekli “neden kitap çıkarmıyorsun?” diyen bir okur kesiminin ve dostların talebidir desem yeridir. Hikâyelerin belli bir hedef kitlesi yok. Her yaştan, her yerden ve her meslekten insanımızın okuyabileceği, sade anlatımlı mizahi hikâyelerdir.

“Bu kitap kendi adıma çıkardığım ilk kitap olma özelliğini taşıyor ve kitabın basılma hikâyesi bambaşka bir hikâyenin konusu” diyorsunuz. Nedir bu basım hikâyesi sizden dinleyebilir miyiz?

Şimdilik bir kısmını anlatabilirim, bir kısmı belki çok daha ileride.

İlk kitabımın çıktığı 2005 yılından hemen sonra aslında ikinci kitabımı çıkarabilirdim. Ancak kitap çıkarmada temel ilkem “parayla kitap çıkarmanın uygun olmadığı”na olan inancımdı. Bu bir ilke değildi belki ama öyle düşünüyor, öyle değerlendiriyor, öyle inanıyordum. Yazar dostum Mehmet Ali Başaran’ın da teşvikiyle 20-25 hikâyeden oluşan bir kitap için yayınevlerine başvuruda bulundum ama incelendiğini dahi sanmıyorum. Çok uzun zaman yayınevlerinin “bu kitabı biz yayımlayalım” davetini bekledim, o davet de bir türlü gelmedi. İlkeyi bir yana bırakıp bastırır parayı, çıkarırım kitabı dediğimde de param olmadı.

2015-2016 yıllarında kitap çıkarmayı çok düşündüm. Ancak o süreçte başımıza gelen kötü bir olay maddi olarak çok sarsılmamıza neden oldu. Hatta 15 Temmuz hain darbe girişimi akşamı Atatürk Havalimanına Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı karşılamak için gittiğimizde cebimde bir şişe su parası bile yoktu. Cumhurbaşkanını kurtarmak için havalimanına gidiyordum, ülkeyi kurtarmak için sokağa çıkıyordum, sevdiklerimizi ve milletimizi adi bir teşebbüsten korumak için canımızı ve kanımızı hiçe sayıyor, küresel bir güce karşı dimdik ayakta duruyorduk ama cebimiz boştu. Benim gibi sokaklarda olup, o gece cebi boş olan çok insan vardı, bir şişe su alıp serinlenememiştik ama ülkemizi ve insanımızı kurtarmıştık. Belki de parasız kahramanlardı onlar, içinde ben de yer aldığım için mutluyum. Böyle bir zamanda kitap çıkarmama engel olan da maddi olarak bizi çok yıpratan olay oldu.

Geçen yıl kitabımı parayla çıkarmaya tam niyetlenmiştim ki Şeyma Subaşı’nın “Sadece Şeyma” kitabı çıktı, ben kitap çıkarmaktan vazgeçtim. Daha sonra kitapyurdu.com’un doğrudan kitap yayınlama projesi hayata geçti. Editörlük ve tasarım için bir ajansla anlaşmanın dışında bir ücret ödenmeyecekti ve bu da benim gibi “parayla kitap mı çıkarılır?” düşüncesine sahip yazarlar için bulunmaz bir projeydi, dâhil oldum ve “Yağlı Yavan”la karşınızdayım.

Gazeteci ve yazar kimliğiniz yanında nasıl bir okursunuz? Okurken nelere dikkat edersiniz?

İyi bir okur muyum bilmem ama iyi bir okur olmak için çok uzun yıllardır mücadele ediyorum ve bu mücadelem son nefesime kadar sürecektir inşallah. Okumak, bambaşka bir hayata kapı aralamaktır. Okumak, istemediğin yerden farklı mekânlara uçuvermektir. Okumak, bulunduğun ortamdan çıkmak, yaşadığın sıkıntılardan arınmak, hayata daha farklı pencerelerden bakma imkânı yakalamaktır. Okumak, bana göre bir kaçıştır ama daha iyiye, daha güzele, daha bilinmeyenlere.

Ancak ne okuduğunu da bilmek gerekir. Sadece Şeyma’yı okumayınca bir şey kaybetmezsin, okuyunca da kazanacağın bir şey olmaz. Kitap çıkaranın okuru “enayi” gördüğü bir asgari ücret tutarında kitap çıkaran uyanıkların tuzağına da düşmek gerekmez. Tıpkı insan gibi kitabın da cildi, kâğıdı, kapağı, rengi, ebadı önemli değildir. Önemli olan onun bir kitap olması ve okuruyla bir bağ kurabilmesidir. O bağ varsa kitap on bin yıllık da olsa fark etmez, yeni de olsa fark etmez. O kitap bir asgari ücret tutarında da olsa fark etmez, bedava olsa da fark etmez. Demem o ki bir kitap kendini bana çekiyorsa beni de alıp bir başka âleme götürüyorsa o okunacak bir kitaptır. İnsanın dostudur, arkadaşıdır, belki sırdaşıdır bile…

Son olarak yeni projelerinizle ilgili konuşmak isteriz. Yakın zamanda hayata geçirmeyi düşündüğünüz yeni bir kitap çalışmanız var mı?

Yeni projem var ama bunun için “Yağlı Yavan”ın göreceği ilgi çok önemli. Belki de herkes gibi benim de motive olmaya ihtiyacım var. İlla mizah değil, denemelerden oluşan bir kitap çalışmam, mizahi hikâyelerden oluşan bir başka kitap çalışmam daha var. İki kitap için okurların karşısına geçebilirim ama ne zaman, o da kısmet.

Röportaj: Deniz Demirdağ

Güncelleme Tarihi: 12 Nisan 2020, 00:41
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar Akgül
Yaşar Akgül - 3 ay Önce

Merhaba Naifciğim seni gördüğüme çok sevindim...kitapların için tebrikler...selamlar...muhabbetler

banner19

banner13

banner26