banner16

Mustafa Yazgan: Büyük Doğu Ruhu Bugün Türkiye'yi Yönetiyor

''Ben başarının azim ve kararlılık meselesi olduğuna inanıyorum. Şu dünya hayatında neye karar verdiğinize bir bakın. Nedir hedefiniz, neden dünyada yaşıyorsunuz?'' Mustafa Yazgan, hayatı, hapis yılları, bugünün gençliği ve Üstad Necip Fazıl'la münasebeti üzerine Büşra Sönmezışık'ın sorularını cevapladı.

Mustafa Yazgan: Büyük Doğu Ruhu Bugün Türkiye'yi Yönetiyor

Bazı insanlar sonradan mücadeleci olmazlar, âdeta o ruhla yaratılır ve dünyaya gönderilirler. Mustafa Yazgan onlardan biri. Çocukluğundan beri savunduğu davanın parçası oldu ve daha 15 yaşında konferanslar vermeye başladı. Yazdığı eserler ve çıkardığı çocuk kitaplarıyla bir nesil yetişti. Üstad Necip Fazıl’la tanıştıktan sonra bu kez onun mücadelesine ortak oldu ve yoldaşlık etti. Bugün de ilerleyen yaşına rağmen konferanslar vermeye devam ediyor.

Onunla, geçen yarım asırlık ömrünü hızlandırılmış film gibi dolaştık, hayatını, 1980 darbe dönemi hapis yıllarını ve bugünkü gençliği konuştuk.

Başarılı bir öğrencilik hayatınız olmuş... Fakat geçirdiğiniz bir rahatsızlık sonucu sınıfta kalmışsınız. Daha doğrusu, okuldaki öğretmenleriniz sizi geçirmek istemelerine rağmen sınıfta kalmayı tercih etmişsiniz. Neden?

7 yaşından itibaren çok başarılı bir talebe oldum. 15 yaşıma girdiğimde, birinci dönemi iftiharla geçtim. Şimdiki tabirle takdirname almıştım. İkinci dönemde, 8 Ocak’ta hasta düştüm.

Ne tür bir hastalık?

Artrit romatizma denen bir hastalığa yakalandım. O döneme kadar sportmendim. İyi spor yapar, keman çalardım. Bir gün dirseklerimde, parmaklarımda ve ayak bileklerimde ağırılar meydana geldi. Parmaklarımda iz bırakan bir hastalık ortaya çıktı.

Hastalığın sebebi neydi?

Küçük bir köpeğim vardı. Dilinde salgıladığı virüs nefesle insana bulaşabiliyormuş. Bana da geçmiş oldu ve eklem yerlerimde ciddi bir hasar bıraktı. Hastalığa yakalanınca, Gaziantep Hastanesi’nde tedavi gördüm. Bu süre zarfında okula gidemedim. Hastanede 53 gün yattım; çok ağır bir rahatsızlıktı. Rahmetli anneciğim bana refakat ediyordu. Müstakil tek bir odada kalıyordum.

Bir gün fizik hocamız Ali Bilen Bey beni ziyarete geldi ve bana, “Mustafa hiç üzülme, sen bizim çalışkan bir talebemizsin. Öğretmenlerle karar verdik, sınıfını geçmeni sağlayacağız.” dedi. İstemedim.

Neden?

İkinci dönemde hastalığımdan ötürü göremediğim dersler oldu. Hasta olsam da ders çalışmaya devam ediyordum. Okul birincisiydim. Bunu katiyen kabul edemezdim.

Bu bir başarı hırsı mıydı?

Hayır, öğrenme azmiydi. Hocama “Üzülmeyeceğim, ama sınıf tekrarı yapmak istiyorum.” dedim. Çünkü okula sınıf geçmeye veya karne almaya gitmiyordum, öğrenmeye gidiyordum. Sınıfta kalmayı kendim istedim. Bunu duyunca hocamın gözleri doldu. Başarıda azim ve irade esastır. Fedakârlık gerekir, zahmetten kaçmamak gerekir.

Hastalık Robert’e Gitmek Gibi Bir Felaketten Kurtardı

Bu kadar genç yaşta yakalandığınız ve sizi pek çok şeyden alıkoyan böylesine zor bir hastalıkla nasıl başa çıktınız? 

Şunu bütün samimiyetimle söyleyeyim; katiyen içimde bir hüzün hâsıl olmadı. Üzülmedim,hocama doğruyu söyledim. Burada çok önemli bir husus var: Ailem, manevi dünyaya çok önem veren bir ailedir. Komplekse düşmedim, kendimi kaybetmedim. Melankolik bir ruh hâline hiç girmedim. Amao yaşın getirdiği hafif bir burukluk yaşadım. Çünkü Robert Kolej’den davet geldi. Şartların arasında sınıf tekrarı yapmamış olma şartı vardı. O madde beni biraz burdu. Diğer bütün şartlar uyuyordu ama bu şart uymadığından gidemedim.

İçinizde ukde midir?

Katiyen... Konferanslarda da çocuklaraanlatıyorum. Burnunda küçük bir sivilce çıksa melankolik oluyorlar. Parmaklarıma gelen bu hastalık Rabbimin bir lütfudur. Şu yaşıma geldim, Allah’a sonsuz şükrediyorum. Çünkü beni Robert Koleji’ne gitmek gibi bir felaketten kurtardı. O yıllarda bizim okullun en iyi 6 öğrencisi Robert Kolej’e gitti.Gidenlerden biri bir müezzinin oğluydu. Bir dönem sonra Antep’e geldi, her şeyini ballandıra ballandıra anlattı. Sonra şöyle bir cümle kurdu: “Hem bize dinden de bahsediyorlar. Biz Kur’an’a inanmışız ama Kur’an bir hikâyeden ibaretmiş” dedi. O zaman “iyi ki de gitmemişim” dedim.

Gençlik Hazıra Konuyor

Şimdiki “öğrenciliği” nasıl buluyorsunuz?

Gördüğüm kadarıyla günümüzün çocukları bizim çektiğimiz sıkıntıları çekmedikleri için çok hazıra konmuş vaziyetteler. Tabii bunların içinde ilerde çok iyi seviyelerde olacak olan çalışkan talebeler mutlaka vardır. Bunların dışında kalanlar lay lay lom gençliği. Sorumluluk sahibi olmak lazım. Zordur, zahmettir. O zahmete talip olmazsan rahmete kavuşamazsın.

Başarı, Azim ve Kararlılık Meselesidir

Genellikle ne tür sorularla karşılaşıyorsunuz?

Üniversite öğrencileri başarının sırrını merak ediyorlar.

Nedir sırrı, bir sır var mı?

Ben başarının azim ve kararlılık meselesi olduğuna inanıyorum. Şu dünya hayatında neye karar verdiğinize bir bakın. Nedir hedefiniz, neden dünyada yaşıyorsunuz?

Günümüz gençlerinin bir hedefi var mı?

Maalesef. Çalışkan olanların hedefi var ama bu lay lay lom gençliğinden bir şey çıkmaz. Çünkü “Ne yapmak istiyorsun?” diye soruyorum, “Bakalım ne olacak?” diyor. Herhangi bir hedef yok. Sınav sisteminden dolayı istemedikleri alanlara yönelmesi çocuklarda âdeta bir bezginlik meydana getiriyor. O yüzden hedef tespitinde zorlanıyorlar.

Mikrofondan Asla Korkmadım

15 yaşınızdan beri düzenli konferanslar veriyorsunuz. Bu kadar erken yaşta bu özgüveni nasıl edindiniz?

Cesur ve özgüvenli bir insandım.

İlkler hiç unutulmaz. Verdiğiniz ilk konferans nasıldı?

Edebiyat hocalarımla devamlı tartışırdık. Onlar Tevfik Fikret’ten, ben ise Mehmed Akif Ersoy’dan bahsederdim. Bunun sınıfta münakaşası olurdu. Arkadaşlarla planladık, Kültür Derneği ile irtibata geçtik. Antep’in en büyük salonlarından birinde Mehmed Akif Ersoy’u konuşmaya karar verdik. İlk konferansım yetmiş kişilikti. Bir kere bile mikrofon korkusu yaşamadım. Allah bana yardım etti.

Konferanslara o kadar önem verdiniz ki işinizden bile oldunuz... Konferanslar sizin için neden bu kadar önemli?

Evet, sadece bir yerden değil, konferans verebilmek için çalıştığım 9 yerden atıldım. O yüzden kendim için “9 köyden kovuldum” derim.

1963 yılında Siyasal Bilgiler’den mezun olduktan sonra iki buçuk yıl asistanlık dönemim oldu. 1960 yıllarıydı, darbe olmuştu ve İslâm’dan bahsetmek suçtu. Bu tablo karşısında gidişat nereye, diye düşünüyordum. Bizim bir fedakârlık yapıp İstiklal Harbi’nde olduğu gibi Anadolu’ya çıkarak bütün bunları anlatmamız, Müslüman Türk milliyetçiliğini yaymamız gerekiyordu. Bu niyetlerle başlayan bu yolculukta, Doğu’da birkaç yer hariç bütün Anadolu’yu üç kez dolaştım.

Zamanın ruhu diye bir şey var. Hâlen konferanslar vermeye devam ediyorsunuz. Bugünle o gün arasında ne gibi bir fark var?

O yıllarda daha ziyade gençlere hitap ediyordum. Dinleyicilerim 15-16 yaşlarındaydılar. Bugün ise 50 yaşında birine hitap edebiliyorum. Dinleyici geçen zaman diliminde farkında olmadan bir tekâmüle ve gelişmeye tâbi olarak geliyor.

Her 10 Yılda Bir Dinleyici Profili Değişiyor

Yeni, güncel bir dili nasıl oluşturdunuz?

O zamanki konferanslar teorik alt yapısı olan konferanslardı. Mesela; Mücadelemizin Diyalektiği İçinde Türkiye daha sonra kitap olarak basıldı. Zaman içinde dinleyici de değişti. Her on yılda bir değişir. Teorik olan pratiğe ve hayatın güncel konularına döndü.

Bu dertler dönem dönem değişiyor. Şimdiki dertlerimiz ne?

Şu anda verdiğim konferanslar: 1- Ahilik Kültürümüz: çünkü esnaf sanatkârlar konfederasyonunun önümüzdeki yıllarda ahilik felsefesiyle yenilenmesi gerektiğini düşünüyorum. 2- Vahşi Batı: Batı dünyasını kendi kaynaklarından ne kadar vahşet içinde olduklarını kitaplarıyla, fotoğraflarıyla, sinevizyonla talebelere gösteriyorum. 3. Yükselen Türkiye Gölgesinde Vahşi Batı’nın Saldırıları: Gençlerin yoğun olduğu yerlerde ise yükselen Türkiye içinde gençlik konusunu anlatıyorum. Bu benim en önemli konularımdan biridir.

Nedir ideal gençlik?

İnsanı meydana getiren dört ana cevher ve faktörün her birinde, en yüksek kaliteye sahip olan gençliktir. 1- Beden, 2- Ruh, 3- Nefs-ego, 4- Kalp ve gönül dünyası. Bu dört cevher ortaya çıkarılırsa o zaman ortaya iyi bir gençlik çıkabilir. Nefsi hizaya getirmek çok önemli. Gönül dünyasında da ilk Allah’ı seçmek…

80 Darbesi ve Cezaevi

12 Eylül 1980 darbesinde Ankara’da kitap ve kültür seminerlerine başladıktan bir süre sonra Mamak Cezaevi’ne gönderildiniz. Hüküm giyme sebebiniz neydi?

Milli Türk Talebe Birliği’nde verdiğim bir konferanstan ötürü. Necip Fazıl Üstad’la Konya’da verdiğimiz bir konferansta, Abdülhamid Han ile ilgili konuşurken Hareket Ordusu’ndan da bahsedince Mustafa Kemal’e hakaret ettiğim gerekçesiyle suçlu bulundum.

O yılları nasıl hatırlarsınız?

Ben bir karakola gitmiş insan değildim. Birdenbire Merkez Komutanlığında harp okulu talebelerinin olduğu yerde 29 gün kadar kaldım. Sonra Mamak Cezaevi’ne götürdüler. O dağlarda ben zebani nedir onu gördüm. Karanlık loş bir ortamdı, bizi hayvanat bahçelerindeki hayvanların konduğu demir parmaklıklı kafeslere yerleştirdiler. Bir demir kafes içinde 40 kişi kalıyorduk. Yerlere battaniye serdik. Büyük bir tabağın içine pirinç pilavı getirdiler. Üzerinde az miktar yolunmuş tavuk vardı. 40 kişi için tek bir kaşık duruyordu. Titiz bir insanım, yiyemedim tabii o getirdikleri yemekten. Ertesi gün ölüm hücreleri dedikleri idamlık hücrelere koydular. Orada 13 gün kaldım.

Herhangi bir işkenceye maruz kaldınız mı?

Biz bir anlamda siyasi tutukluyduk. Fiziksel bir işkence pek yoktu ama manevi yönden işkence yapılıyordu. İki kişilik ranzalarda yatıyorduk ama yatak ve yastık yoktu. Pardösümü çıkardım, katladım, başımın altına yastık yaptım. Kola kutuları ve kâğıt kırpıntılarından oluşan yatağımsı bir şey hazırlayıp vermişlerdi. Askerler mahkûmlara zulüm etmeye çalışıyordu. Keyiflerine geldiği gibi copla dövüyorlardı. Hastalığımdan ötürü bana bir şey yapmadılar. Ama hiç unutmam, rahmetli Ahmet Arvasi’nin, askerlerden yediği tokat nedeniyle yüzü şişmişti.

Perinçek Bana Hep Saygılı Davrandı

Bulunduğunuz yerde kimlerle kalıyordunuz?

Yaşar Okuyan, Taha Akyol, Avni Çarsancaklı, Namık Kemal Zeybek ve MHP’nin üst kadrolarından on beş kişi kadar vardı. Her biri ikişer ikişer ayrı koğuşlarda kalıyordu.

Arkadaşlığınız oldu mu onlarla?

110 kişilik blokta kalmaya başlayınca bir araya geldik. Büyük koğuşun köşesinde kalıyordum. Doğu Perinçek ile aynı koğuştaydık. Onlarla herhangi bir kavgamız olmadı. Son derece medeni münasebetler içinde olduk.

Tahliye edildikten bir süre sonra Doğu Perinçek ile bir açık oturumda bir araya geldik. Bana hep kibar davrandı, saygısızlığını görmedim.

Pek çok darbe gördünüz. Zaman değişirken darbelerin uygulanış biçimi de değişiyor. Düşman daha fazla silahlanıyor veya silahı değişiyor... Siz bu tabloyu nasıl okuyorsunuz?

15 Temmuz’u bir kenara ayırırsanız, o güne gelinceye kadar darbeleri tecrübesizlik içinde karşıladık. Çok acemiydik. Mesela 27 Mayıs darbesinde fakülteye giderken darbenin ne demek olduğunu öğrendim. Askerin yönetime el koymasını iyi bir şey zannediyorduk. Kötülük düşünemiyorduk. Darbenin bir idam serüvenine tâbi olacağını tahmin edemiyorduk.

15 Temmuz’a gelindiğinde ben Allah’ın bu milleti ne kadar sevdiğini gördüm. O gece bütün kalpleri Allah birleştirdi. Darbecilerin karşısına geçildi. 15 Temmuz kalplerin bir araya gelmesi bakımından bir mucizedir.

Necip Fazıl denildiğinde ilk akla gelen isimlerden birisiniz. Bu vesileyle hatırlanmak size ne hissettiriyor?

Keyif alıyorum. Ben onun talebesiyim. Bununla gurur duyuyorum. Konferanslarımın yarısını Necip Fazıl Üstad’ı anlatmak üzere veriyorum. Çünkü benden talep ediliyor.

Sizin için kimdir Necip Fazıl?

Mücadelesinin hayranıyım. Kimse onun mücadelesi üzerine bir söz söyleyemez çünkü o yılları bizzat yaşadım. Yanındaydım.

Siz 18 yıl bilfiil onunla yakın olmanıza rağmen fonksiyonel bir konumda olmamışsınız. Neden?

Üstad sık sık Ankara’ya gelirdi. İçinde Yedi Güzel Adam’ın da bulunduğu bir gruptu. Bana, “Ankara’da BD grubunu kuracağız, sen ne onun başına geçeceksin” dedi. Benim böyle bir talebim hiçbir zaman olmadı; makam, mevki, şan şöhret peşinde hiçbir zaman olmadım. Çünkü ben bunları çocuk oyuncağı olarak görüyorum. Bir kedinin yumakla oynamasından farkı yok benim için. Asıl önemli olan, Allah’ın bize ne kadar değer verdiği.

Üstad’ın en çok neyi merak ediliyor?

Nasıl bir ortamda, nasıl bir mücadele içinde olduğu... Bir de basında çıkan bazı haberler... İçki içmesi ve kumar oynaması gençlerin merak ettiği hususlardan bazıları...

Necip Fazıl’ın Ruhu Hâlâ Yaşıyor

Asistanlık döneminizde Necip Fazıl ile tanıştınız. Üstad’ın Ankara’daki konferanslarını siz organize ediyordunuz. Necip Fazıl’ın düşünce yapısının, davasının bugün de bir karşılığı var mı?

Ben şöyle görüyorum. O ıstırapla geçen zamanların karşılığı şu anda Cumhurbaşkanı oldu. Büyük Doğu mektebinden yetişmiş olan o kişi şimdi Türkiye’yi yönetiyor. O ruhu ben bugün pek çok yerde görüyorum. Aynen devam ediyor. Bugün bile gençler tarafından çok merak ediliyorsa, o ruh hâlâ devam ediyor demektir.

Sizce bu kadar merak edilmesinin sebebi ne?

O dönemde davaya karşı nasıl tavır konulurdu? Çocuklar bunu merak ediyor. Sorumluluk, cesaret, öne atılma gibi duyguların eksikliğini hissettikleri için örnek arıyorlar. Necip Fazıl’ın mücadelesi onlar için örnek oluyor.

Bir dönem Necmettin Erbakan ile münasebeti oldu. Araları nasıldı?

Milli Selamet Partisi’nin kuruluşunda 9 kişiden biri de bendim. Bu parti kurulduğu sırada Necmettin (Erbakan) Üstad’la istişare ederdi sık sık. Üstad mitinglere de katılırdı. Partinin bütün seyrinde Üstad bilge gibi yanlarında olmuştur. Mesela Bülent Ecevit ile koalisyon yapma kararı alınınca, telefon açtı, koalisyonun yapılmasını engellemek üzere hemen Ankara’ya geldi. Ancak yetişemedi, o gelene kadar koalisyon kararı alınmıştı. Necip Fazıl Üstad toplantının ardından Erbakan ile konuştu. Milli eğitimden taviz vermemesi konusunda Erbakan’ı uyarmıştı.

“Ah Necip Keşke Bu Kadar Zeki Olmasaydın..”

Bugün Necip Fazıl’ı temsil eden birileri var mı sizce?

Çok değerli arkadaşlarımız var. Ancak her insan başlı başına bir değerdir. Necip Fazıl Üstat nevi şahsına münhasır özel bir şahsiyettir. Çok zeki… Deliliğe yakın bir zekâsı vardı. Hatta Abdülhakim Arvasi Hazretleri onun için şöyle diyor: “Ah Necip, keşke bu kadar zeki olmasaydın.”

Talebesiydiniz. Ondan en çok ne öğrendiniz?

Onun eserlerindeki yakıcı Peygamber aşkını. Çöle İnen Nur’u okuyunca çocuklar gibi ağladım. Ben öyle kolay kolay ağlayan biri değilim.

Darbeci Zihniyetin Kalkması İçin Yayıncı Oldum

1979’da yayıncılığa başlıyorsunuz. Sizi yayıncılığa iten asıl sebep neydi?

Sadece gençlerin değil, çocukların da eğitilmesi gerektiğini düşünerek yayıncılığa başladım. Çocukların hoşuna gidebilecek küçük kitaplar çıkardım. Bugün o yayınları okuyanlar karşıma çıkıp “Yazgan Abi” diyerek boynuma sarılıyorlar.

Deneme, inceleme, piyes, roman, masal, şiir, çocuk kitabı gibi birçok türde basılmış eseriniz var. Niye bu kadar birbirinden farklı alanlara kaydınız?

Hedefim, aziz memleketime ve vatanıma musallat olan bu darbeci zihniyetin ülkemden kalkmasını sağlamaktı. Benim bu gayem Üstad’la tanıştıktan sonra daha çok evrildi.

“Ben Allah’ın Bu Milleti Ne Kadar Sevdiğini Gördüm”, Kitabın Ortası dergisi, Aralık 2017, sayı 9.

 

Röportaj: Büşra Sönmezışık

Fotoğraflar: Eren Uğur

Güncelleme Tarihi: 06 Mart 2018, 15:47
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Yılmaz
Yılmaz - 7 ay Önce

Mustafa Yazgan döneminde sağcısı solcusu herkes iyiniyetle ülke için çaba peşindeydi..Yeni nesile ülke sevgisi verilmezse geleceğimiz güzel olmaz..

banner8
SIRADAKİ HABER

banner7

banner6