Mustafa Özel: Roman, insanın ikinci düşüşünün trajik kaydıdır

Mustafa Özel: "İbn Arabi’nin duasını hatırlayalım: ‘Hakikatleri kelimelerin kalbine indiren Allah’a hamd olsun!’ İlahiyatçıları bilmem ama Müslüman edebiyatçının işi bu duanın sırrına ermeye çalışmak olmalıdır." Hacer Yeğin'in röportajı.

Mustafa Özel: Roman, insanın ikinci düşüşünün trajik kaydıdır

İktisat okudunuz, şirket yöneticiliği ve danışmanlığı yaptınız, sonra birden edebiyat alanına daldınız. Edebiyatçılar iktisattan pek hazzetmez, iktisatçılar da şair ve romancıları çok ciddiye almazlar. Siz bir iktisatçı olarak edebiyatı neden bu kadar önemsiyorsunuz?

Birbirini tamamlayan iki açıklama yapayım: Evvela, salt iktisadî diyebileceğimiz bir çağda yaşıyoruz. Kapitalizm öncesi asırlarda ekonomi, toplum hayatının bir parçasıydı. Şimdi toplum, ekonominin bir parçası hâline gelmiştir. Dolayısıyla ister doktor olun ister şair, ekonomik sistemin işleyişine kafa yormak zorundasınız. Adam Smith iki buçuk asır evvel, yeni toplumda artık “her ferdin bir tüccar” olduğunu söylemişti. Tüccar toplumun edebiyatçısı, sanatını icra ederken bu gerçeğin farkında değilse suya nakışlar çizer.

Edebiyatçı iktisat bilmek zorunda, tamam; iktisatçı niye edebiyata merak salsın ki?

Merak mı? Meraktan değil, hayatî bir mecburiyetten söz ediyorum ben! Kapitalizm başlangıçta tarım sektöründe gelişti; tarım ticarîleşti. Ondokuzuncu yüzyıla doğru sanayi toplumu ortaya çıkmaya başladı. Yirminci yüzyılda sanayi kapitalizminden finans kapitalizmine geçtik. Yirmibirinci yüzyıl ise salt finans çağı olmaya aday. Dedim ya, ekonomi toplumsal sistemin bir parçası iken toplum, ekonomik sistemin bir parçası hâline geldi. Bugün daha uç bir noktaya doğru gidiyoruz: Finans, ekonomik sistemin bir parçasıydı; şimdi ekonomi, finans sisteminin bir parçası hâline geliyor. Finans, her şeyi kuşatıyor. Tefeci kumarbazların muhasarası altındayız.

Anlar gibi oluyorum ama edebiyatla ilgisini bir türlü kuramıyorum Hocam. Ne olur, bi el atıverin!

Kitab-ı Mukaddes: “Başlangıçta kelâm vardı!” der. Goethe buradaki kelâmın (sözün) yerine artık eylem kelimesini koymamız gerektiğini söylemişti. Bugün yaşasa finans kelimesini önerirdi. Toplum ekonomiye, ekonomi finansa dönüşmüşse ve finans da söz’den ibaretse sadece başlangıçta değil nihayette de kelâm vardı diyeceğiz.

Şöyle diyeyim: Küresel ekonomide en çok alınıp satılan malların başında petrol geliyor, değil mi? Sanayi toplumunun en kritik maddesi. Bir günde mesela 100 dolarlık gerçek-petrol alışverişine karşılık belki 1000, belki 5000 dolarlık hayal-petrol alışverişi yapılmaktadır.

Nasıl yani?

Gayet basit. Finansal bir oyuncu isen açıyorsun bilgisayarını Tokyo, Frankfurt, Londra veya Chicago borsasından “6 ay vadeli” petrol alıyorsun. Rafinerin yok belki hayatında ham petrolü hiç görmemişsin, ne gam! Maksadın petrol alıp işlemek, benzin yahut motorin üretip satmak değil ki! Petrol üzerinde sadece “oynamak” istiyorsun. Altı ay vadeli aldığın petrolü altı saat, altı gün veya altı hafta sonra bir miktar kâr yahut zararla aynı borsalarda satıyorsun. Petrol üzerinden bir nevi kumar oynuyorsun aslında. Tabii aynı şeyi pamuk, buğday, kahve veya kakao gibi sayısız emtia üzerinden yapabildiğin gibi döviz yahut hisse senetleri üzerinden de yapabiliyorsun. Eskiden şirketler ciro ve kâr artışı için yönetilirdi; şimdi artık sadece “değer artışı” için yönetiliyor.

Edebiyat hocam, edebiyat???

Bak, sabrın tükendi hemen. Senden iyi finansal oyuncu olmaz. Bu işin sırrını çözemezsen roman da yazamazsın bence. Şiirin de yavan olur! Birkaç rakam vereyim sana: 2018 sonu itibariyle ABD’nin (ve dünyanın) en büyük şirketi olan Walmart’ın satışları 514 milyar (mr) dolar, varlıkları (menkul değerler, bina, makine, vs.) 219 mr, 2019 Mart sonu itibariyle piyasa değeri ise 280 mr. Ford Motor için aynı rakamlar sırasıyla 160 mr, 257 mr ve 35 mr. General Motors için 147 mr, 227 mr ve 52 mr. Bunlar geleneksel sanayi/ticaret şirketleri. Alphabet (Google) şirketinin satışları 137 mr, varlıkları 233 mr, piyasa değeri ise tam 817 mr. Facebook satışları 56 mr, varlıkları 97 mr, piyasa değeri tam 476 mr. Microsoft satışları 110 mr, varlıkları 259 mr, piyasa değeri ise tam 905 milyar dolar.

Facebook, Google, Microsoft gibi “ince işlerle” uğraşan yeni şirketlerin piyasa değerleri satışlarının ve sahip oldukları varlıkların çok üstünde. Oysa daha geleneksel diyebileceğimiz Walmart, Ford ve GM gibi şirketlerin piyasa değerleri cirolarının veya varlıklarının çok altında. Peki, neden böyle?

Romancı Don DeLillo nedeni biliyor. Roman Diliyle Para ve Finans kitabımda bu konuları ayrıntılı bir şekilde irdeliyorum; yarıyı geçtim, bahar aylarında yayınlanır inşallah! Şimdilik şu kadarını söyleyeyim: Piyasalar bu şirketlerin “geleceğini” satın alıyor da ondan! Esas oyuncular bugüne değil, istikbale oynuyor. Gerçeği değil, vaadi satın alıyor. Vaat nedir? Söz! Dünya ekonomisini matematiksel modellerle çözümlemeye çalışanlar sizi yanıltmasın. Sistem bütünüyle sözeldir artık. Finans krizleri esas olaral dil sektesidir; tıpkı kalp sektesi gibi. Piyasalar alışageldiğimiz üzere “şimdi ve burada” değiller artık. “Yarın ve orada”dırlar! Mekânda değil, zamanda yer tutuyorlar. Haydi şiirle tamamlayalım: Tanpınar: “Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında” demişti ya, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Mahur Beste ve Huzur’daki o yüksek iktisat bilinciyle bugün yaşıyor olsa Piyasa başlıklı bir şiir yazar ve şöyle derdi: “Ne içindedir mekânın / Ne de büsbütün dışında!”

Roman, insanın ikinci düşüşünün trajik tarihidir!

Şiir ve iktisat kokan bu derin analize ara verip romana geçelim izninizle. Roman “gerçeklerle dopdolu hakikâtsiz hikâye” diyorsunuz. Bu karmaşık ifadeyi biraz açalım mı?

Biraz daha karmaşık hâle getirelim diyorsunuz yani! Kompleks (ve kompleksli) bir varlık olan insan iki kere ‘düşmüş’tür. Birincisi cennetten (dine göre) veya altın çağdan (mitolojiye göre) “kıtlık dünyasına” düşüştür. İnsanın ikinci düşüşü ise cenneti yahut altın çağı geçmişten geleceğe taşıma kibrine kapıldığı zaman yaşadığıdır. Roman, işte bu ikinci düşüşün trajik tarihidir.

Din ve mitoloji, birinci düşüş için teselli ve kurtuluş imkânlarıydı. Düşüşten önce insan ‘Cennet’te bolluk içinde (Kur’an-ı Kerim, 2/35), hastalık ve ölümden uzak (Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 1: 27-8); ‘Altın Çağ’da ise acısız ve ihtiyarlamadan (Hesiod, İşler ve Günler) yaşıyordu. Din ve mitolojinin bu kadîm kokusu, Locke ve Rousseau gibi modern filozoflara bile ulaşıyordu ki ‘Tabiat Hâli’nde insanın masum ve mutlu yaşadığını tasavvur ediyorlardı! Dine göre, Şeytanın baştan çıkarmasıyla masumiyet perdesi yırtıldı, âdem oğulları (ve kızları) mutluluk dışındaki bütün sanatlarda ustalaştılar. Rousseau’ya göre baştan çıkmanın kritik işareti mülkiyet duygusuydu. Kişioğlu bir arazinin etrafını çitleyip de “burası benim!” dediği andan itibaren, mutluluğa elveda!

İkinci düşüş, son üç-dört yüzyılda mülkiyete bireyciliğin ulanması, “mülkiyetçi bireyciliğin” yükselmesiyle insanî erdemlerin bir bir döküldüğü bir akılcılaşma (hesabîleşme) ile gerçekleşti. Akıl artık kalbin sesine değil, kasanın sesine ayarlıydı. Bu sürece en iyi “can veren” bilim, romandır. Yara bere içindeki Don Kişot’a ilaç aramayı teklif eden Sanço Panza’ya, kalender şövalye büyülü iksiri hatırlatıyordu: Ondan bir damla içirildi mi kılıçla ikiye bölünmüş bir insan bile hemen diriliverirdi! Sanço’nun tepkisi akılcı yani hesapçıydı: “Öyleyse, vaat ettiğiniz cezire valiliğinden vazgeçiyorum. Bana bu iksirin formülünü verin, yeter. On dirhemini iki riyale satarım!” Ferdi ve Şürekası’nda güya sadece kızının mutluluğu için yaşamakta olan patron baba, evinde yangın çıktığında ilk önce esas aşkını soruyordu: “Kasa nerede?”

Modern insan sadece kazanç peşinde koşan bir açgözlüdür, roman da onun bu amanvermez arayışını resmediyor, öyle mi?

Hayır, açgözlülüğü modernler icat etmedi. İnsanlar her zaman eşyanın peşinde koşturageldiler. Başta Braudel olmak üzere, tarih okumalarımdan edindiğim intiba şudur: İnsanlık tarihi, insanlardan ziyade eşyanın tarihidir. Cengiz Han’ın, Büyük İskender’in, Kanuni yahut Napolyon’un değil; altın, gümüş, tuz, baharat, ipek, çay, pamuk yahut petrolün tarihidir. Tolstoy, Savaş ve Barış’ta bu hakikati ölümsüzleştirdi: “Çar, tarihin kölesidir!” Şunu anlatmak istiyordu: Milyonlarca insan, dur durak bilmeden nesnelerin peşinden koşturmaktadır. Tarihte “Büyük Adamlar” dediğimiz kişiler, bu hakikati keşfedenlerdir. Kitleler onların değil onlar, kitlelerin peşinden sürüklenir!

Peygamberlerin, Buda ve benzeri bilgelerin de yaptığı bu mudur?

İşte romanın giriş kapısına yaklaştık. Ben, bilge ve peygamberleri “büyük adamlar” kategorisine sokmanın onlara haksızlık olduğu düşüncesindeyim. Onlar sadece insanlara, “Rabbinizi bırakıp eşyanın peşinde koşturduğunuzun farkında mısınız?” diye soran kutlu elçilerdir. Meleklerin kokusunu taşıdıklarından, Şeytanın baştan çıkarmalarına karşı korunaklıdırlar. Roman, insanın ikinci düşüşünün trajik kaydıdır, demiştim. Şeytan tarafından ayartılmış olmayı normalleştirmek, akılcılaştırmak bu düşüşün esasıdır. Metaforik bir dille söylersek Şeytan kapitalist çağda strateji değiştirdi. Eskiden tek tek kişilerle uğraşan İblis, sanki yorulup bu kadar insanın peşinden koşturacağıma, “Sistemi şeytanileştireyim, olsun bitsin” deyiverdi. Faust I, içine şeytan giren Birey’in, Faust II ise içine şeytan giren Sistem’in trajedisidir. Roman, bu dönüşümün en güvenilir kaydıdır.

Tarihçi ve sosyolog, romancının izinde!

Bütün çabanızın tarih ve toplumbilimi romanla beslemek olduğunu hissediyoruz! Peki, nasıl olacak bu?

Olmuş ve oluyor zaten. Stendhal, Braudel’e ilham kaynağı olmuş, Dickens, Weber’e. Açayım biraz:  Serbest piyasacı liberallerin aksine Fernand Braudel kapitalizmin “piyasa düşmanı” bir sistem olduğuna inanıyordu. Piyasa fiyatı en düşük fiyattı; hangi soy veya dinden olursa olsun, kapitalist azamî kazanç için serbest piyasadan almak, tekelci fiyatlarla da satmak isterdi. Bunun iki yolu vardır: Bireysel beceri ve devlet desteği. Her ikisi de size piyasada rakiplerinize karşı bir üstünlük sağlayabilir. Birinci üstünlük kısa vadelidir; muhakkak sizden daha becerikli birileri ortaya çıkacak, göreli avantajınızı yok edeceklerdir. Ama devlet desteğini arkanıza almayı başarmış iseniz muhtemel rakipleriniz fiziksel olarak engellenecekleri için bileğiniz orta ve uzun vadede de bükülemeyebilir. “Uzun 16. yüzyıldan” bu yana çok sayıda olguyu titizlikle inceleyen Braudel, kapitalizmi büyük sermaye ile devlet arasında, geniş halk yığınları aleyhine bir “suç ortaklığı” sayıyordu.

Fransız tarihçiden aşağı yukarı 150 yıl evvel, Fransız romancı (Stendhal) bu suç ortaklığını hiçbir şüpheye yer vermeyecek sûrette “canlandırabiliyordu”: Verrieres kasabası bıçkıcılık sanatıyla meşhurdu. Fakat asıl zenginliği, “Mulhouse basması denilen boyalı bez” dokuyan bir fabrika üretiyor, “dilber kızların işçi olarak çalıştığı” bir fabrika ise çivi imal ediyordu. Fabrikatörün bütün kabiliyeti, “alacağını kuruşuna kadar almaktan, borcunu ise mümkün olduğu kadar geç vermekten” ibaretti. Bu bireysel kabiliyete, Napolyon sonrası iktidar ayıplı bir nitelik ilave etti: “1815’ten beri sanayici olmaktan yüzü kızarır: Çünkü 1815 onu belediye başkanı yapmıştı.” Bu konumu sayesinde, hem inatçı bıçkıcı Sorel’in arsasını satın alıyor, hem de bıçkısını çalıştıran “herkesin malı” ırmağın yolunu çevirme müsaadesini “devletten koparabiliyordu.” (Kırmızı ve Siyah)

Paris-Londra ekseninde hızla yayılmakta olan yeni sosyal sistemin başlıca erdemi “yeni” olmaktı. Yenilik kendi başına bir değerdi. Bu duruma Dickens’dan daha iyi kim “can verebilir”di? Kurgu kahramanlarımız Bay ve Bayan Veneering, “Londra’nın yepyeni bir semtinde, yepyeni bir eve yeni çıkmış insanlardı. Bütün mobilyaları yeniydi, bütün arkadaşları yeni, bütün hizmetkârları yeni, yiyecekleri yeni, arabaları yeni, koşumları yeni, atları yeni, resimleri yeni, kendileri bile yeniydi.”  Sosyolog Max Weber, bu yeni insanların yeni sisteminde mülkiyet haklarını temsil eden ticarî belgelerin (hisseler) artık en önemli alışveriş metaı olduğunu yazdı. Ama ondan yarım yüzyıl önce Dickens, ‘Hisse Trafiği’nin yeni toplumun sadece temel iktisadî faaliyeti değil başlıca dinî ve siyasî ritüeli olduğunu yazmıştı: “Bu dünyada yapılacak tek şey varsa o da hisse trafiğidir. Soyun sopun olmasın, yerleşik bir karakterin olmasın, fikrin olmasın, görgün olmasın; Hissen olsun. Nereden geliyor? Hisselerden. Nereye gidiyor? Hisselere. Zevkleri neler? Hisseler. İlkeleri neler? Hisseler. Onu Parlamento’ya ne soktu? Hisseler. Ey, yüce Hisseler!” (Müşterek Dostumuz)

Son zamanlarda Victor Hugo, Thomas Mann ve Orhan Pamuk’un romanları üzerine yazıyorsunuz. Onları da bu bağlamda mı değerlendiriyorsunuz?

Dickens’ın dikkat çektiği “yüce hisselerin” marifeti, toplumu keskin hatlarla iki sınıfa ayırmak oldu: Mülksüzler ve mülk sahipleri. Eski toplum bir bütün olarak daha yoksul olsa da hiçbir ferdini dışlamıyor, işsiz güçsüz, ekmeksiz ve güvenliksiz bırakmıyordu. Yeni sistemde ise toplumsal konumların sürekli sarsılmasının doğurduğu güvensizlik kapitalist çağı, önceki çağların hepsinden ayırıyordu. Bu güvensizlik çağını Victor Hugo’dan daha iyi kim canlandırabilirdi? “Jean Valjean budama mevsiminde günde onsekiz metelik kazanırdı. Sonra da orakçı, ırgat, sığırtmaç, hamal olarak çalışırdı. Yapabildiği her işi yapardı. Ablası da gerçi çalışıyordu ama yedi çocukla ne yapabilirdi ki? Sefaletin avucuna alıp yavaş yavaş ezdiği hazin bir topluluktular. Derken çetin bir kış oldu, Jean işsiz kaldı. Ailenin ekmeği yoktu. Ekmeksizlik! Ve yedi çocuk!” Bir fırının camını kırıp ekmek çalmaya kalksa da kolunu kanatmakla kaldı ve tam beş yıl küreğe mahkûm edildi. Artık adı Jean Valjean bile değil, 24.601 numaraydı.” (Sefiller)

1848 ayaklanmaları sırasında, egemen sınıfa gözdağı vermek maksadıyla kaleme alınan Komünist Manifesto’da ilk cümle şuydu: “Avrupa’da bir hortlak kol geziyor; Komünizm hortlağı.” Bu hortlakla başa çıkmak için “eski Avrupa’nın bütün güçleri, Papa ile Çar, Metternich ile Guizot, Fransız köktencileri ile Alman polisi” el ele vermişlerdi. Bu “kutsal sürek avını” Thomas Mann’dan daha çarpıcı canlandırabilen de çıkmamıştır, diyorum! Ayaklanma sırasında Lübeck’de büyük bir tedirginlik baş gösterince Buddenbrooklar’ın evinde ayaklar hemen baş oluverir: “Şimdiye kadar büyük bir saygı ve bağlılık göstermiş olan aşçı kız Trina, içinde sakladığı öfkesini açığa vuruvermişti. Bayan Konsül, arpacık soğanı sosu iyi olmamış diye onu uyarınca kız, sıvalı kollarını kalçalarına dayamış ve: ‘Biraz daha bekleyin, Bayan Konsül, bu böyle devam etmeyecek çünkü bu düzen değişecek. O zaman ipekli elbiseler giyip kanepeye sizin yerinize ben oturacağım ve siz bana hizmet edeceksiniz!’ demişti.” (Buddenbrooklar) Stendhal, Balzac, Hugo ve Zola Fransız toplumunun; Dickens, Gaskell, George Eliot İngiliz toplumunun; Goethe, Fontane ve Mann da Alman toplumunun kapitalistleşme serüvenini tarihçi ve toplum bilimcilerden daha başarılı tasvir ettiler. Orhan Pamuk, Mann’ın 19. yüzyıl Almanya’sı için yaptığını 20. yüzyıl Türkiye’si için yapmaya çabaladı.

Roman diliyle din

Dinin ve dinî şahsiyetlerin romanlarda nasıl canlandırılabileceği, canlandırılmasının uygun olup olmadığı çokça tartışılıyor bugün. Bizde bu tür romanlar var mı?

Batı’da evet, bizde sanmıyorum. Roman Diliye İş Hayatı kitabımda üç romandan örnek veriyorum: Balzac: İsa Flandre’da, Dostoyevski: Karamazov Kardeşler, Kazancakis: Günaha Son Çağrı. Aslında, ‘meczup’ bir adalet savaşçısı olarak Don Kişot, kibirli yüksek sosyete karşısında her zaman dosdoğru konuşan Dostoyevski’nin Budala’sı, kamu çıkarı tehlikeye girmesin diye haksız yere idam edilen Melville’in masum denizcisi Billy Budd yahut Mark Twain’in çocuk kahramanı Tom Sawyer da birer Hz. İsa temsilidir. Yazarlarının ortak sorusu şudur: Meryemoğlu İsa bugün aramızda olsa biz ona ne yapardık, o bize nasıl bakardı? Balzac: İsa Flandre’da hikâyesinde Hz. İsa’yı günümüzdeki iyi ve kötülerin ortasında beliren bir genç olarak canlandırıyor. Bindikleri kayık fırtınaya yakalanınca “kötüler” ya altın torbalarına sarılıp denizin dibini boyluyor ya bilimsel gevezelikler edip canlarından oluyor. Basit halktan oluşan “iyiler” ise denizin üstünden yürüyen genci tereddütsüz takip edip kurtuluyorlar. Çünkü bu gruptakiler “vicdanı temiz, duyguları kuvvetli kalmış bakir kimselerdi. Istırap, felaket, aşk ve çalışma sayesinde irâdeleri, yani bilginlerin insanda RUH dedikleri şeye benzeyen tek şeyleri işlenmiş, temizlenmiş ve yoğunlaşmıştı.”

Dostoyevski, Karamazov Kardeşler’in “Büyük Engizisyoncu” bölümünde benzer bir durumu canlandırır. Kardeşler’in en küçüğü Alyoşa, Dostoyevski’nin Hz. İsa’larından en sevimlisidir. Kalbiyle düşünüyor. Aklıyla düşünen ağabeyi İvan ise samimi modern Rus’tur. Tanrı’yı değil, Tanrı’nın dünyasını kabullenemiyor. Kafasında “Büyük Engizisyoncu” başlıklı bir şiir tasarlamıştır. Şiirde Hz. İsa engizisyon döneminde Sevilla şehrinin pazar yerine iner; körleri iyileştirir, ölü bir çocuğu diriltir. Ama her gün yüzlerce insanı yakan Kardinal’in emriyle tutuklanır. Binlerce yıldır gökten İsa Mesih’in dönüşünü beklemekte olan mü’minlerden çıt çıkmaz. Gece yarısı, elinde bir meşale ile Hz. İsa’nın kapatıldığı hapishane hücresine girer Engizisyoncu: “Demek sensin, öyle mi? Neden bize engel olmak, düzenimizi bozmak istiyorsun? Kim olursan ol hemen yarın seni yargılayıp en azılı zındık olma suçuyla cayır cayır yakacağım. Bugün ayaklarını öpen halk, yarın bir göz işaretimle ateşine odun taşımaya koşacak, bunu biliyor musun? Her şeyini Papa’ya bıraktın; herşey artık Papa’nındır; o yüzden artık geri dönmen, bunca zaman sonra düzeni bozman kabul edilemez!” Hristiyanlık tarihinin bundan daha üstün bir özeti yapılabilir mi?

Kazancakis ise Günaha Son Çağrı’da kurulu dinin yahut otoritenin empoze ettiği “Hakikat”i bir yana koyup kurgu gerçekler üzerinden “insanın hakikatini” canlandırmaya çalışıyor. Sadece Yahuda’yı nasıl ele aldığına bakalım. Hz. İsa’yı kendi “ulusçu” gündemiyle takip ediyor! Havari, Peygamber’in sözünden çok kılıcını önemsiyor! “Yahuda onu dinlerken kaşlarını çattı. Tanrı’nın ülkesi ilgilendirmiyordu onu. Bütün kaygısı yeryüzü hâkimiyetiydi, bütün yeryüzü de değildi onu düşündüren, dua ve bulutlardan değil insan ve taşlardan meydana gelmiş İsrail ülkesiydi. Şu puta tapan, kâfir Romalılar ülkelerini çiğneyip duruyorlardı. İlkin onların kovulması gerekti; ondan sonra Tanrı’nın ülkesini düşünmek sırası gelirdi.” Evrensel inanca karşı ulusçuluğun havarisi gibidir, Yahuda. Kazancakis, bence modern ideolojilerin ana kaynağını göstermek istiyor! Ulusçu Yahuda’ya karşı, İsa büyük bir güven ve sükûnetle evrensel hakikati dillendiriyor: “Gökle yer, ayrı ayrı şeyler değil Yahuda kardeşim; taşla bulut ayrı şeyler değil. Tanrı’nın ülkesi gökte değil içimizde, gönlümüzde. Gönlünü değiştirdin mi, yerle gök kucaklaşır, İsraillilerle Romalılar kucaklaşır, ayrılık gayrılık kalmaz arada.” Ulusçu Yahuda, fikrinde sabittir. Basit sualini tekrarlıyor: İsrail’i Romalılardan kurtarmak istiyor musun? İsa’nın cevabı: Ruhu, günahtan kurtarmak istiyorum!” Hristiyan dünya ikibin yıldır gerçekte İsa’nın mı peşinden gidiyor, yoksa Yahuda’nın mı?

Son ve kişisel bir soru: 1990’larda son derece aktif bir yazarsınız. Vakıf başkanı, köşe yazarı, MÜSİAD danışmanı… Bir düzineye yakın kitap yayınlıyorsunuz. Sonra neredeyse 20 yıllık bir sessizlik. Gerçi arada Anlayış dergisini çıkarıyorsunuz ama “politik” kişiliğiniz çok öne çıkmıyor. Şimdi ise politikaya neredeyse bigânesiniz. Tweetlerinizde bile politikadan eser yok. Bu soruya cevap vermeyebilirsiniz ama gerçekten merak ediyoruz. Ne oldu size?

Modern Türkiye’de dinî bir duyarlılığın politikaya doğrudan taşınması, benim ilkgençlik yıllarıma rastladı. Hareketin iddiası, ülkeyi dindar insanların daha iyi yönetebileceği, ilkesi ise “önce ahlâk ve maneviyat” idi. Politika ile din arasında diyalektik bir ilişki sezmişimdir: Politika ne kadar din rengine boyanırsa din de o kadar politik renge bürünür. Aralarında ontolojik bir fark var ama: Din bir anlam arayışı, politika ise güç ve çıkar arayışıdır. Böyle demekle politikayı horladığımı düşünmeyin. Riske atılıp bir şirket kurmak da nihayet bir çıkar arayışıdır ve son derece meşrudur. Politika da öyle. Fakat çıkar arayışı, anlam arayışına tâbi değilse hele hele, zaman geçip de çıkar arayışı bir anlam arayışıymış gibi görünmeye başlarsa söz tahtından düşmüş demektir. Böyle zamanlarda söze odaklanmak, kelimeleri hakikate raptetmekle uğraşmak, öncelik kazanır. İbn Arabi’nin duasını hatırlayalım: “Hakikatleri kelimelerin kalbine indiren Allah’a hamd olsun!” İlahiyatçıları bilmem ama Müslüman edebiyatçının işi bu duanın sırrına ermeye çalışmak olmalıdır. Ben bugün geldiğimiz noktayı 2004 Nisan ayında Anlayış’ta yazdığımı düşünüyorum: “Ne Tahammül Ne Sefer!” Roman Diliyle Siyaset kitabıma aldığım bu yazıyı okudukça hüzünleniyor ve politikadan koşaradım uzaklaşıyorum.

Röportaj: Hacer Yeğin

Makas dergisi, Ekim-Kasım 2019, sayı 10.

Yayın Tarihi: 16 Ekim 2019 Çarşamba 13:00 Güncelleme Tarihi: 16 Ekim 2019, 13:32
banner25
YORUM EKLE

banner26