Mustafa Özçelik: “Yunus’un dergâhı; zâhiri anlamda bütün dünya, Hak ve hakikat anlamında ise insan gönlüdür.”

“Yunus’un şiiri; bir 'mânâ denizi'dir. Niyeti temiz, gayreti devamlı olanlar elbette nasipleri ölçüsünde o denizden hikmet incileri çıkarmayı başaracaklardır.” Hacer Yeğin’in söyleşisi.

Mustafa Özçelik: “Yunus’un dergâhı; zâhiri anlamda bütün dünya, Hak ve hakikat anlamında ise insan gönlüdür.”

Mustafa Özçelik” deyince Türkiye’nin gönül dağı, Anadolu’nun kolektif kültür hafızası ve dahi edebiyatımızın bütün türlerinin incelikle kelâma döküldüğü velut bir kalem erbabını müşahade ediyoruz. 2021 yılınınYunus Emre ve Türkçe” yılı olarak açıklanmasının hemen öncesinde hocamızın Muhit Yayınları’ndan çıkan son kitabı “Anadolu’nun Gönül Dili-Yunus Emre” (Kasım, 2020) etrafında; kendisiyle “dil, din, edebiyat, şiir, şair, tasavvuf, hikmet ve hakikat” kavramlarına dair yaptığımız keşif yolculuğunu istifadelerinize sunuyoruz.

2021 yılı, “Yunus Emre ve Türkçe Yılı” ilan edildi. Sizin bu konudaki hassasiyetiniz ve çalışmalarınız herkesçe malum. Yunus Emre ile Türkçeyi birlikte düşünmek neden önemlidir?

Dil, sadece anlatımın bir aracı değildir. Düşünce de duygu da dil sayesinde ortaya çıkar. Dolayısıyla bunların hem meydana getirilmesi hem de ifade edilmesi dil ile sağlanır. Bu yüzden Yunus Emre’yi Türkçe ile birlikte düşünüp ele almak ve yılın adını böyle belirtmek isabetli olmuştur. Yunus Emre, döneminin güçlü dilleri olan Arapça ve Farsçanın hakimiyet alanında onlarla kavga etmeden Türkçeye bir alan açmış ve orada onu çok güçlü bir dil hâline getirmiştir. Böylece İslâm medeniyeti, üçüncü büyük diline kavuşmuş, temel dini ve edebi eserler Türkçe ile de yazılmaya başlanmıştır. Yaptığı Türkçe için en önemli şey ise bu dile tefekkür anlamında, ifade gücü anlamında hem derinlik hem de yükseklik kazandırmasıdır. Türkçe, bu sayede dini terimleri, kavramları üretebilen bir dile dönüşmüş, aynı zamanda yine Yunus tarafından kazandırılan estetik zenginlikle çok güçlü bir edebiyat dili hâline gelmiştir. Bu yüzden Yunus Emre’yi Anadolu Türk edebiyatının kurucu şairi saymak gerekir.

 

Muhit Yayınları’ndan Yunus Emre’ye dair son kitabınız çıktı: “Anadolu’nun Gönül Dili-Yunus Emre” (Kasım, 2020) Fakat bu son eserinizde klasik biyografi kuralları ve metin şerhlerinin çok ötesinde Yunus’un bütün bir hayat yolculuğuna yarenlik ediyoruz, şiir ve menkıbelerinden hareketle irfan yolculuğuna katılıyor, seyr-i süluk evrelerinden birlikte geçiyoruz. Bu eserin sizin için hususiyeti nedir?

Yunus Emre ile ilgili daha önce yayımlanan “Yunus Emre” ve “Bizim Yunus” kitaplarımız onu biyografik anlamda ele alan çalışmalardı. Bu kitapta ise söylediğiniz gibi klasik biyografi ve şerh kurallarına bağlı kalmadan onun beni çok etkileyen şiirlerini ve menkıbelerini kendimce bir yoruma tabi tutmaya çalıştım. Temel gayem, bunların üzerindeki örtüyü kaldırarak onların zengin anlam dünyasına hem kendim hem de okuyucu için bir kapı aralamaktı. Bunu şunun için önemli gördüm. Yunus’un şiirleri de menkıbeleri de sembollerin dili çözülerek anlaşılabilecek metinlerdir. Bunlar, zahiri anlamıyla da okura bir şey verir ama asıl anlam içerde gizlidir. İşte bu sıra dokunmak, onu gözün göreceği, aklın anlayabileceği, gönlün kabul edebileceği bir anlama/yoruma kendimce kavuşturmak istedim. Zaten Yunus deyince edebiyatın bütün şekli kuralları iflas eder. Onun şiirlerindeki coşku, yazarı da okuru da klasik biyografi ve şerh kurallarının dışına çıkarır. Dolayısıyla Yunus’la açık alanda değil onun bizi muhatap kabul ettiği bir özel alanında tabir caizse mahremiyet alanında buluşmak gerekir.

“Osmanlı çınarı”nın ilk tohumlarının toprağa düştüğü yıllara rastlıyor Yunus’un Anadolu’daki irfan yolculuğu ve halkla olan yakın teması. Nitekim Ben gelmedim davi için, benim işim sevi için. Dost'un evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim.” diyerek yollara düşüyor Yunus. Peki, gönüllerin o kadar karıştığı bir dönemde bu nasıl mümkün oluyor?

Yunus, şairlik kabiliyetiyle hayatının belli bir döneminde şiirler söylemeye başlamış biri değildir. Onun şairlik hikâyesi Tapduk Emre dergahındaki eğitiminden sonra yine mürşidinin “söyle Yunus” izni ve buyruğu ile başlayan bir hikâyedir. Bu yüzden onun şiirleri, nefsaniyetten arındırılmış temiz bir gönüle Hak ilhamıyla doğan ve sonra Türkçe’nin en zarif ve etkileyici sesi ile muhatap gönüllere ulaşan şiirlerdir. Gönülden gelip gönüle aktığı için de etkili olmuşlardır. Bu şiirlerin misyonu ve etkisi de şöyle açıklanabilir: Her problemin mutlaka bir çözümü vardır. Şayet problem doğru tespit edilmişse çözüm de doğru tespit edilir. Yunus, çağını iyi okuyup anlayan biridir. Diğer yandan dini-tasavvufi müktesabatı ile sorunun görünen kısmına takılmamış, içeride/derinde olan kısmını görmüştür. Gördüğü şey ise insanların Hak’tan/hakikatten uzaklaşmasıdır. Bunun çaresi, gönlü ihya ve imar etmektir. Bu yüzden o, dünyada bulunma amacını “gönüller yapmak” olarak ifade eder. Çünkü gönül tecelligâhtır. Burası Hakk’ın tecellisine hazır hâle getirilince çözülemeyecek sorun yoktur. Burada Yunus şiirlerindeki samimiyetin de bu etkiyi çokça güçlendirdiği ayrıca söylenilmelidir.

Yunus Emre’de şiir, sizin tabirinizle “niyaz hâlinde bir dua diline dönüşüyor ve böylece şair, bir anka misali sonsuzluğa kanat çırpıyor.” Yani burada aslında bir tüm zamanlara hitap etme hakikatinden bahsediliyor. Peki bunu nasıl başarıyor?

Yunus, Peyami Safa’nın da söylediği gibi “Üç zamanının; yani dünün, bugünün ve geleceğin şairidir. Onu zamanlar üstü bir isim yapan ise öncelikle şirinin ilahi kaynaklı olmasıdır. Söz, görünüşte beşer sözüdür ama Yunus dilinde konuşan aslında Hak’tır. Çünkü onun ifadesiyle “Aşk sözünü söyleyen cümle kudret dilidir”. Durum böyle olunca da “Diyen ol, işiten ol, gören ol, gösteren ol”dur. “Her sözü söyleyen ol suret can menzilidir.” Beşer sözünün böyle bir mahiyet kazanması ise kişinin dua marifetiyle Hak’la hemdem olmasıyla gerçekleşebilir. Çünkü dua, Allah’la aracısız, samimi, olabilecek en yakın şekilde iletişim kurmanın tek yoludur. Bunu sağlayabilen bahtlı kullar, artık ten kafesinin mahkûmu olmazlar adeta bir ruh, gönül hâlinde yaşarlar. Ruhun, gönlün mekanı ise sonsuzluktur yani Hak katıdır. Beden dünyada, halk içinde olsa da gönül hep Hak’tadır. Böyle olunca da bu aşk dilinin söylediği her şiir, söz olarak da mana olarak da zaman ve mekan üstü bir özelliğe bürünür. Gönül sahipleri de bunu anlarlar. Kendisi de bunu bilen biri olarak bu durumu “Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi/Dilsiz kulaksız sözün can gerek anlayası” şeklinde açıklar. Başka bir deyişle “Biz sevdik âşık olduk, sevildik maşuk olduk” beytinde söylediği gibi sevip aşık, sevilip maşuk olmuş yani o arzulanan vahdet, vuslat gerçekleşmiştir. Böyle olunca da “Her dem yeni dirlikte bizden kim usanası” mısraında ifade edilen hal gerçekleşmiş, sözleri her çağ için yeni, doğru bir söz olma özelliği kazanmıştır.

Yunus’un iki önemli eseri “Yunus Divanı” ve “Risalet’ün Nushiyye”deki temel tezi ya da tezleri nelerdir? Onu doğru ve bütünlüklü anlayabilmek için nasıl bir okuma yapmalıyız?

Divan, Yunus’un aslında tam bilememekten hep yakındığımız biyografisini veren bir eserdir. Ama burada anlatılan hikâye maddi bir hikâye olmaktan çok manevi bir gelişim hikâyesidir. Yunus da zaten şurada doğdu, şurada göçtü, kabri burada gibi bilgilerin ötesinde manevi doğuşu ve oluşu ile ilgili bir isimdir. İşte onun tasavvuf yolundaki arayışları, korkuları, sevinçleri kısacası bütün hâlleri, Divan’daki şiirlerin konusu olmuştur. Divan, aynı zamanda onun bulma ve olma safhalarından sonra geldiği noktada tasavvufi anlayışını, varlığa, hayata, aşka dünyaya, ölüm gibi konulara nasıl baktığını da gösteren didaktik şiirleri de içinde yer aldığı bir eserdir. Risalet’ün Nushiyye ise bir dergâh kurarak insanları irşad ettiğini düşündüğümüz son yıllarında dervişlerine yol gösteren bir seyr ü suluk kitabıdır. Oradaki yaratılış, iman, akıl, sevgi, gönül kavramlarından hareketle bize tam anlamıyla bir hikmet dersi verir. Bu bakımdan bağlamından kopararak sadece “sevelim, sevilelim” mısraına indirgediğimiz Yunus’un nasıl zengin bir tefekkür dünyasına sahip olduğu bu eserinde rahatlıkla görülebilir. Her iki eser de anlaşılmak için bizden dini-tasavvufi, tarihi ve edebi bilgiler ister. Çünkü bir eser, yazarının/şairinin yaşadığı dönemden, bağlısı olduğu inanç siteminden ayrı olarak ele alınamaz. Yine bu bir edebi metin olduğu ve sembollere çok yaslandığı için edebi anlatımın usullerine dair bilgilere de ihtiyacımız olacaktır.

Yaşadığımız çağ teknik/kültürel ve sosyolojik anlamda bütün silahlarını kuşanmış fıtratımıza saldırıyor, nesillerimizin masumiyetini doğmadan boğmakla tehdit ediyor. Böyle bir kuşatma altındayken bir fıtrat eğitimcisi olarak Yunus’u nasıl okumalıyız, hangi cihetle şifa ummalıyız?

Modern zamanlardaki eğitim, Tanrı fikrini devre dışı bırakarak pozitivist bir anlayış üzerine bina edilmiştir. Bu yüzden insan eğitiminde Allah’ın bizi yaratma ve dünyaya gönderme hikmetinin üzeri örtülmüş, böylece eğitime de, insana da bambaşka bir anlam yüklenerek insanı fıtratından uzaklaştırmıştır. Ortaya çıkan en büyük sorun ise Yunus’un “Yunus sen bu dünyaya niye geldin?” sorusunda söylediği gibi anlamsızlık sorunu olmuştur. Yine insan metafizik gerçekliğinden koparılarak sadece fiziki tarafıyla ve aklın sadece ilk basamağını teşkil eden “akl-ı maaş” yani sadece “yeme-içme aklı”na başka bir ifade ile nefsin hüküm sürdüğü “hayvani aklı”yla var olan bir varlık olarak ele alınmıştır. Böyle bir aklın ve ona bağlı gelişen ilmin, tekniğin, sanatın insanlığı yaptığı şey ise fıtrata dair ne kadar değer varsa hepsine saldırmak olmuştur. Özellikle Risalet’ün Nushiyye tam da böyle bir probleme karşı gerçek çözümün ne olduğunu gösteren bir eserdir.

Yunus hem zâhiri hem de bâtıni anlamda sürekli bir seyr-ü sefer hâlindedir ve bizi de bu yönüyle irşad eder. “Şeriat, tarikat yoldur varana/Hakikat, marifet andan içeru” söyleyişinden hareketle Yunus’un daveti ve keşif yolculuğu için ne dersiniz?

Tasavvuf, en kısa ifadesiyle bir yolculuk hâli ve hikâyesi olarak tarif edilir. Bu yolculuk Hakk’a ermek için nefsi terbiye etmek suretiyle hem bedenle hem de kalple yapılan ve sizin de söylediğiniz gibi bir keşif yolculuğudur.  Keşfedilerek bilinmesi gereken ise insanın Rabbi’ni bilmesidir. Bunun ön adımı ise insanın kendisini bilmesinden geçer. Bu durum dört kapı kırk makam sembolleriyle ifade edilir. Yunus, yolculuğun bu duraklarını, “Şeriat tarikat yoldur varana/Hakikat marifet andan içeri” şeklinde ifade eder. Yine başka bir şiirinde ise “Evvel kapı şeriat emri nehyi bildirir/Yuya günahlarını her bir Kur’an hecesi/İkincisi tarikat kulluğa bel bağlaya/Yolu doğru varanı yargılıya hocası/Üçüncüsü marifet can gönül gözün açar/Bak mana sarayına arşa değin yücesi/Dördüncüsü hakikat ere eksik bakmaya/Bayram ola gündüzü, kadir ola gecesi” şeklinde daha açık bir tarife büründürür. Buna göre bu keşif, bu duraklardan geçmekle gerçekleşebilir. Ama bu durum, birinden diğerine geçince öncekini terk manasına gelmez. Mesela tarikat basamağında ise şeriatın söyledikleri geride bırakılacak anlamı çıkmaz. Olması gereken şeriatın söylediklerine ikinci ve sonraki basamaklarda daha derin bir anlam katma meselesidir. Mesela şeriat kapısında önemli olan kurallarına göre namaz kılmak iken tarikat kapısında niçin kılınacağı bilinci kazanılmış olur. Tabi bu bir rehber öncülüğünde yapılacak bir yolculuktur. Çünkü her yolculuğun tehlikeler, bilinmezlikleri vardır. Yunus’un söylediği gibi “Delilsiz varılmaz yollar yamandır.” Ama bir başka önemli konu da delilin gerçek bir delil olmasıdır. Zira yol özel ve önemli olduğu için sahte delillerle de karşılaşmak mümkündür ve bu yüzden dikkatli olmak gerekir.

Geçmiş dönemlerde Yunus’un kimi zaman medrese ehli içinde yanlış yorumlandığını ve bu yorumlamaya günümüzde de “hümanist bir şair şeklinde” devam edildiği görülüyor. Bu kafa karışıklığını yaşamamak adına biz, onu nasıl anlamalıyız?

Tasavvuf, hem zâhir hem bâtın boyut taşıdığı için doğru anlaşılması özel bilgilere ihtiyaç gerektirir. İşte bunlara sahip olmayanlar, sözün zâhirine bakmakta ondan kendi idrak seviyelerine göre bir mânâ çıkarmaktadırlar. Molla Kasım menkıbesiyle Yunus’un bu durumu yaşadığını görmekteyiz. Tabi Molla Kasım, sadece bir şahsın değil aynı zamanda bir zihniyetin adı olduğu için aynı çarpık anlama şekilleri her dönemde olmuştur ve bundan sonra da olacaktır. Burada bilgisizlik kadar bazen kasıt da söz konusu olmaktadır. İşte Yunus’un “panteist, batini, hümanist, heteredoks” şeklinde onun inandığı dinin terminolojisinde yer almayan kavramlarla Yunus’a yaklaşarak ortaya inanç ve düşünce zemininden koparılmış bir portre çıkarılmaktadır. Sahih bir Yunus portresi için yapılması gereken hem bilgisizlikten hem ön yargıdan arınarak onun şiirlerini besleyen, inşa eden tasavvuf anlayışı ve bu yorumun bağlı olduğu Kur’an ve sünnet çerçevesinde okumalar yapmaktır.

Şiirimizde Yunus Emre geleneği nasıl seyretmiştir? Dönemler boyunca ondan esinlenenler nasıl ve ne yönde etkilenmişlerdir?

Yunus Emre dilde/edebiyatta ve tasavvufta bir gelenek kurmuş bir isimdir. Bir başka deyişle bir şiir mektebi açmış ve bu mektepte nice yeni şairler/öğrenciler yetişmiştir. Niyazi-i Mısri, Eşrefoğlu Rumi, Sinan Ümmi, Hacı Bayram Veli, Aziz Mahmut Hüdai gibi pek çok önemli şair/mutasavvıf bu mektepten nasiplenmiştir. Dahası bu etki, sufi şairlerle sınırlı kalmamış, etki anlamında divan şairleri, tekke şairleri ve modern dönem Türk şairleri de Yunus ilhamlı şiirler söylemişlerdir.

Yunus, tasavvufu belli bir tarikatın kurallarına hapsetmemiş, hepsini kuşatan bir anlayışı dillendirmiştir. O bu anlamda bir tarikat mürşidi değil bir “gönül mürşidi”dir. Dergâhı da zâhiri anlamda bütün dünya, Hak ve hakikat anlamında ise insan gönlü olmuştur. İnsan gönlü diyorum zira ondaki insan anlayışı ayrım yapmadan yetmiş iki millete bir gözle bakan bir anlayıştır. “Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan halka müderris ise hakikate âsidir” diyerek ayrımcılık yapanları “asi” olarak nitelendirmiştir. Ama bunu söylerken insanı aziz bir mertebede görmekle birlikte insanı güya seviyor gözükerek fıtratından uzaklaştırıp ona en büyük düşmanlığı yapmak isteyen bütün bâtıl görüşlere de bir savaş açmıştır.

Son olarak bugünün şairlerine “Yunus”u şiirlerinde yaşatabilmeleri için ne önerirsiniz? Şiiri bir “hikmet dili” olarak nasıl inşa edebilirler?

Yunus, “Suret söz nerde buldu nerde sözü iş oldu/Suret kendi dil geldi dil hikmetin yoludur” diyen bir isim olarak şiiri, “Şurası muhakkak ki beyanda sihir vardır, şurası da muhakkak ki şiirde de hikmetler vardır.” şeklinde tarif eden peygamberin yolundadır. Hikmet kelimesini “Cenâb-ı Hakk’ın her şeyi yerli yerince yaratma, her şeyi lâyık olduğu yere koyma sırrı, âlemin insanlar tarafından anlaşılamayan gizli amacı” şeklinde düşündüğümüz de ise yine “Allah'ın sır hazinesi arşın altındadır ve anahtarı şairlerin diline verilmiştir” hadisini hatırlamamız gerekecektir. Yunus, tasavvufi yolculuğunda şiire böyle bir misyon yükleyerek mutlak sırların avcısı olmuştur. Öyleyse Yunus’u bugünün şiirine de bir ses, nefes olarak görmek istiyorsak onun bu bakış tarzının bugünün şairlerinde de olması gerekir. Bu ise tabi ki temel kaynaklardan bilgilenmekle dolayısıyla şiir geleneğimize vakıf olmakla gerçekleşebilir. Daha önemli olan şey ise şairi, kelimelerden şekiller meydana getiren bir metin inşacısı olarak görmemek gerekir. Çünkü hakiki şair, kelimeleri anlam denizinde kendi varlıklarından soyutlayarak onlara yepyeni bir renk, ahenk, anlam kazandıran kişi demektir. Yani Yunus gibi söylemek istiyorsak Yunus’u bilmenin yanında Yunus gibi olmak da gereklidir. Bunu Nurettin Topçu’nun diliyle söyleyecek olursak mesele şudur: “Bir hilkat kırıntısı olan varlıklarından utanarak sahibine sığınmak cesareti gösterenler onu anlarlar.” Bu da bu şiiri kuran iklimle kalbi bir bağ kurmayı gerektirmektedir. Bunu başarabilenler için Yunus’un şiiri, bir “mânâ denizi”dir. Niyeti temiz, gayreti devamlı olanlar elbette nasipleri ölçüsünde o denizden hikmet incileri çıkarmayı başaracaklardır.

Söyleşi: Hacer Yeğin

Yayın Tarihi: 22 Şubat 2021 Pazartesi 13:30 Güncelleme Tarihi: 22 Şubat 2021, 14:47
banner25
YORUM EKLE

banner26