Mustafa Merter: Hepimiz “Ashab-ı Matrix” olduk

“Dokuz Yüz Katlı İnsan” ve “Nefs Psikolojisi ve Rüyaların Dili” kitaplarının yazarı Psikiyatrist Dr. Mustafa Merter ile günümüz psikiyatrisinin çıkmazlarını, çok katmanlı nefs yapısını, hâlleri ve kalb ilmini konuştuk.

Mustafa Merter: Hepimiz “Ashab-ı Matrix” olduk

Mustafa Merter’in hayat hikâyesinden biraz bahsedebilir misiniz?

İstanbul’un eski ailelerinden geliyorum, kökler Rumeli ama 200 senedir Beykozluyuz. Çocukluğum Emirgan, Bebek, Cihangir ve Levent’te geçti. Tatsız ailevi meselelerden dolayı 16 yaşımda İsviçre’ye gönderildim ve hayatımın 25 senesi orada geçti. Lise ve üniversiteyi orada okudum, psikiyatri ihtisasımı oradan aldım. Psikolojik açıdan biraz hassas bir yapım var ve bazen kendimle dalga geçerken, iç içe geçmiş 4 dairenin ortasında bir hayat sürdürüyorum; derim, depresyon, kaygı, obsesyon ve olmazsa olmaz “nevroz”…

Bu çalışmalara yönelmenizin temel sebebi neydi? Manevi bir arayış içerisinde olmanızdan mı kaynaklandı yoksa sadece mesleki bir merak mıydı?

Kendi deliliğime çare aramakla başladı, sonra baktım ki psikoloji yetmiyor, maneviyata yöneldim ve seneler süren yoğun meditasyon faaliyetlerim oldu, baya rahatladım. Ama sonra tasavvufa yönelip meditasyonlarımı bırakınca bal ayı bitti ve fırtınanın gözünden çıkıp (rüzgârın sıfır olduğu yer) tekrardan fırtınanın içinde bir o yana bir bu yana savrulmaya başladım.

Bir psikiyatrist olarak tasavvuftan nasıl faydalanıyorsunuz? Nasıl başladı bu ilginiz?

Bilim tarihinde görülmüş en garip durum, biz psikiyatr ve psikologların “psike” konusunda kafa karışıklığıdır. Önce bu durumu kendimde fark ettim, C. G. Jung’un asistan olarak çalıştığı hastanede çalıştım; Freud’u Jung’u, Heidegger’ı orijinallerinden okudum. Çok mağrur bir eda ile Türkiye’ye döndüm ama bir an geldi, baktım ki birisi bana “psike” nedir diye sorsa cevap veremezdim. Mesnevi-i Şerif’te körlerin fili tuttukları yere göre tanımlamaları gibi. Bu durum bizim mesleğin birinci paradoksu, ikincisi ise daha da trajikomik, biz 200 senedir varız ama insan psikolojisi hep daha kötüye gidiyor.

Sonra peki, bizimkiler insan konusunda ne diyorlar sorusunu sorunca, paçaları sıvayıp tasavvuf denizine girmeye çalıştım; zor iş, duyduğuma göre birileri oradan inci, mercan çıkartıyormuş! Latife bir yana son 25 senedir nefs yapısının topografisini ve dinamizmini anlamaya çalışıyorum. Hiç şüphe yok ki bize öğretilen “psike” uzaktan yakından bu zenginlik ve derinliğe sahip değil. Mesela, “Çok Mertebeli Nefs Yapısı / Multilevel Ontological Psychic Structure”, “Hal Psikolojisi / Human Discrete Altered States Of Consciousness”, “Nefs Katlarında Yükselme Zorunluluğu / Ontological Urge To Ascend On Nafs Levels”, “İnsanın Asıl Haz ve Bilgi İşlem Merkezi / Human Basic, İntrinsic Pleasure System And İnformation Processing Center” yani kalb... Bunlar ve daha ötesi psikolojinin yeniden yazılmasını gerektiren sebepler.

Psikolojide daha önce “Benötesi” psikolojisi ve “Nefs” psikolojisi kavramını gündeme getirdiniz. Bu ikisi farklı kavramlar mı?

Bildiğiniz gibi garip bir ülkede yaşıyoruz, bundan 25 sene önce nefs, maneviyat tabirlerini kullanmak mümkün değildi, bazı mübarek kardeşlerimiz bizi topa tutarlardı. “Transpersonal” yani “benötesi” o zamanlar bu sebeple kullanıldı, artık geçerli değil.

“Benötesi” psikolojisi ve “Nefs” psikolojisi psikiyatride nasıl bir kapı aralıyor?

Bu sorunun cevabını yukarıda vermeye çalıştık, biraz daha ekleme yaparsak, nefs ilminin bize öğrettiği ve Batı psikolojisinin bilmediği 2 çok önemli gerçek, güzel ahlak ve verme ahlakı olmadan insanın huzura kavuşması mümkün değil. İşin ilginç tarafı bu ahlakî prensipler, depresyon, evham, kişilik rahatsızlığı, bağımlılık gibi bazı patolojilerimize de iyi geliyor.

Geleneğimizde psikoterapi var mı?

Osmanlı medeniyeti yayılım alanlarında farklı psikolojik tedavilerin de yapıldığı şifahanelerin varlığını zaten biliyoruz. Mesela, Kayseri Gevher Nesibe hatun, Edirne Sultan II. Beyazıd şifahanelerinde, musiki, su sesi, faklı Kuran-ı Kerim kıraatleri dinletilerek tedavi yapılıyor. Diğer yandan Mesnevi-i Şerif muhtevasında gördüğümüz gibi çok derin bir psikolojik insan telakkisi de mevcut. Hz. Mevlânâ, psikolojideki yansıtma mekanizmasını, “Başkasında gördüğün kusurlar aslında sendedir” diye tanımlıyor. Padişahın hasta cariyesi hikâyesinde ise hekimin nabız atışlarını takip ederek, şuur-dışı ile irtibat kurduğunu görüyoruz. Yani bugünkü psikoterapiye benzer bir yaklaşım, tasavvuf çevrelerinde uygulanmış, özellikle rüya yorumları ile de çalışmışlar. Ama tasavvuf konuşarak değil hâl ile bir eğitim sistemi (irşad) uyguladığı için en azından benim bildiğim kadarıyla, elimizde pek fazla bilgi yok.

 “900 Katlı İnsan” ve “Nefs Psikolojisi ve Rüyaların Dili” kitaplarını hangi ihtiyaca binaen yazdınız?

900 Katlı İnsan kitabında daha ziyade kendi hayat tecrübelerimi aktarıp ve Batı psikolojisi ile tasavvufu kıyaslayarak bu yeni alana bir giriş yapmayı amaçladım. Kitabın onca sene sonra hala okunuyor olması bu amacın kısmen yerine geldiğini gösteriyor. Nefs Psikolojisi ve Rüyaların Dili  kitabında ise daha sistematik bir çalışma ile bir temel el kitabı denemesinde bulundum.

İnsanı tasavvufi bir gözle ele alıyorsunuz. Buradan yola çıkarsak insanı nasıl tanımlarsınız?

Biraz mizahi bir dille ifade edersek ki bu benzetme Hz. Mevlânâ’mıza aittir; “İnsan eşek kuyruğu ve melek kanadı ile dünyaya gelir.” Kuyruğu sallarsak şeytanlara taş çıkartırız, kanatları kullanırsak, meleklere bile yukarıdan el sallarız. Veya biraz daha teknik bir ifadeyle anlatırsak, insan ruh ve beden olarak yaratılmış bir varlıktır ve nefs diye tanımlanan bir yapıda geçici bir varlık sürdürür. Nefs, akıllı fıtrî kanunlar tarafından yönetilen, yarı bağımsız ve kendi kendini düzeltme potansiyeline sahip bir yapıdır. Hayat, Sema mukabelesinde muhteşem bir koreografi ile temsil edildiği gibi, baştan bir iniş ve sonrada kişinin kendi çabasıyla bir çıkıştır.

Nitekim esas Sema başlamadan evvel dervişler ayakta bir yürüyüş yaparlar, dairesel bir düzen içinde gerçekleşen “Devr-i Veledi” denen bu yürüyüşün ilk yarısına “Kavs-ı Nüzul” (iniş yayı) denir, şeyh postuna doğru giden ikinci yarısına ise “Kavs-ı Urûc” (yükselme yayı) denir. Mesnevi-i Şerif’in ilk 18 beytinde ise bu yükselmenin niye zaruri olduğu anlatılır. Her insan aslî vatanı olan mutlak birlik yani tevhîd âleminin aşkı ile yanıp tutuşur, “ney” in feryadı bundan kaynaklanır. Psikolojik dille bu duyguya “Aslî tevhîd hasreti” diyebiliriz. Bakın tasavvufun her sözü ve icraatı işte bu ince psikoloji ile doludur.

İnsanın huzursuzluğunun kaynağı nedir? Ve bu huzursuzluğunu giderebilmesinin yolları nelerdir?

Yukarıda bu cevabı vermiş olduk, biz aslında dünyalı varlıklar değiliz, dünya aslî vatanımıza göre bir sürgün yeri gibi. Çözüm ise çok basit “Ölmeden evvel ölmek” (Hadis-i Şerif), yani dünyaya bizi bağlayan aşırı arzu ve isteklerimizden kurtulmak ve art arda gelen yeni hayatlarla canlanmak. Kur’an-ı Azimüşşan’ın âcizane kanaatime göre en hayret verici ayet-i kerimelerinden birisi Enfal suresinin 24. âyetidir: “Ey iman edenler! Size hayat verecek işlere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resulünün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki O’nun huzurunda toplanacaksınız.” Bu âyetten hem hayatiyet duygusunun dinamik bir yapıda olduğunu anlarız hem de aklımızı durduran bir hakikatle karşılaşırız. Rabbimiz kalb kapısından geçip, dünyalı oluyor, yanımıza iniyor, yeter ki varoluş tarzımızı değiştirip sadece alma durumundan verme durumuna da geçelim. Peki, bu durumda patoloji, huzursuzluk kalır mı?

İbadetlerini yaparak yaşamaya çalışan insanların yine de manevi rahatsızlık yaşamasının sebebi nedir?

Evvela Rabbimiz öyle takdir buyurduğu için her insan yaradılışından gelen bazı zaaflarla yaratılır, mesela, bazı insanlarda midenin, bazılarında solunum sisteminin daha hassas olduğu gibi. Psikolojik yapımızda da aynı özellik mevcuttur. Depresyon, kaygı, bağımlılık, psikozlar için fıtrî yatkınlıklar vardır. Maneviyat içinde durum böyledir, bazılarımız daha aklî bazılarımız daha duygusal veya sezgiseldir. Fakat bu yapı ne olursa olsun imanı bütün olan insanlar hem diğerlerine göre daha az psikolojik rahatsızlık gösterirler ve hem de böyle bir hastalık yaşadıklarında daha çabuk iyileşirler. Mesela, intihar oranlarını Türkiye ve bazı Batılı ülkeler ile kıyaslarsak büyük fark görürüz. Ama esas önemli olan ibadetimi yaşıyorum diye, asgari ibadetlerle yetinen insanların durumudur. Nefs yapısı üzerinden ifade edersek, bunlar daha aşağılara düşmeseler de aynı katta kaldıkları için bir süre sonra sıkılmaya, daral yaşamaya başlarlar.

Hadis-i şerifte buyurulan “Bir günü bir gününe uyan kayıptadır.” sözü buna işaret eder. Daha teknik bir tabirle açıklarsak, nefs-i emmare mertebesinde takılıp kalmak, bizlere kebed hâlini yaşatır. “Kebed” bir şeyin bir kap içine konduğunda, yapısındaki gelişme potansiyeli yüzünden artık o kaba sığmaması ve artan oranlarda sıkılması demektir  (Beled Suresi, 4). Bu sıkışma halinden kurtulmak için ise asgari ibadetlerle yetinmemek, nafile ibadetleri de eklemek gerekir, zekât da sadece 1/40 değildir. Bu manada İslâm insanın her anına yansıyan bir hayat tarzıdır. Duygular, düşüncüler ve davranışlar yeniden yapılanır. Ve bu yeni hayat tarzı Efendimiz Muhammed Mustafa (sas) ve ona yakın olanların hayatlarından öğrenilir.

Rüyalara önem veriyorsunuz. Rüyalar neden bu kadar önemli?

Rüyalar, insanın Rabbi ile bağlantı kurduğu muhteşem bir iç irşad sistemidir. Eğer doğru yorumlanır ve ibret alınırsa hem davranışımızı düzeltir hem de bize yaşattırdıkları haller vasıtasıyla psikolojik rahatsızlıklarımıza iyi gelirler. Ama rüyayı anlamak için bunların bizi nefs ülkesinde nerelerde gezdirdiğini bilmemiz de elzemdir. Yani coğrafya öğrenilmeden ve o ülke de hüküm süren yasalar bilinmeden rüya yorumu olmaz. Ayrıca nefs konusunda ileri sürdüğümüz bütün prensipler de onaylarını rüyalarda bulurlar. Yani sistematik rüya tabiri yapıldığında, “İlm el Yakin” (bilgi ile anlama) halinden “Ayn el Yakin” (görerek bilgisini güçlendirme) haline geçeriz, bu durumda nesnel teori artık kişi için öznel hakikat haline dönüşür.

Rüyaların rahatsızlıkların tedavisinde yardımcı olduğunu söylüyorsunuz. Bu konudan biraz bahsedebilir miyiz?

Bu sorunun cevabını verebilmek için hâl ve sıradan duygu farkını anlamamız gerekir. Mesela, çocukluğunda yaşadığı bazı olumsuz olaylar yüzünden hayata, insanlara şüphe ve kaygı ile bakan bir insan düşünelim. Bu insanın ayarının düzelmesi için içinde güvenin tekrardan uyanması gerekir. Terapisti ile yaşadığı ilişkisinde bu güven biraz uyanmaya başlar ama hala içinde bazı kuşkular taşır. Ama rüya yazarı, ki biz mecazi manada “mürebbi” diye tanımlarız, öyle rüya senaryoları oluşturur ki kişinin içinde hemen silinmeyen, devamlılık gösteren bir “itminan” yani güven hali doğar: “Aslî Varoluş Güveni” veya “Basic Existential Trust”. İşte “Aslî Varoluş Ümidi”, “Aslî Varoluş Neşesi”, “Aslî Varoluş Sükûneti”, “Aslî Varoluş Merhameti” ile hayatımızın rengi değişmeye başlar.

“Dokuz Yüz Katlı İnsan”da uzun vadede üzerimizde tesir gösteren nefsani bir dalgalanma olan hallerden bahsediyorsunuz. Hâl deyince ne anlamalıyız ve bu hâller neden önemli?

Yukarıda biraz temas ettik, tasavvufun bir tanımı da “hâl ilmi”dir. Hâller Rabbimiz tarafından bizlere ihsan edilen vehbî (yani ancak bazı şartlara uyarsak verilen) duygu benzeri, rahatlatıcı, ferahlatıcı, yükseltici şuur değişiklikleridir. Yukarıda açıkladığımız güzel ahlak ve verme ahlakı bir hayat tarzı olarak yerine oturduğunda, bu hâller ya uyanıkken veya rüyalarda belirginleşmeye başlar. Kur’an-ı Kerim (takriben 168 ayet-i kerime) ve tasavvuf kalb kapısının aralanmaya başlamasından ve bu kapının önündeki engellerin kalkmasından söz eder.

Kalbi bir fotoğraf makinasının açılıp kapanan diyaframı gibi düşünürsek, bir an içinde burası açılır ve mesela “sekîne” (sükûnet) hali bütün nefs yapısına yayılır, bu durumu özel bir ışık frekansı gibi de anlayabiliriz. Ve biz farkına varmadan nefs katlarında biraz yükseliriz. Eğer tekrarlayan hatalar yapmaz isek bu açılıp kapanmalar sonunda, artık hemen kaybolmayan bir “sekîne” hali yaşanmaya başlanır ve bu duruma artık “makam” denir.

Günümüz toplumunda gördüğünüz en yaygın sorun nedir? Ve buna nasıl bir çözüm getirilebilir?

2012 tarihinden itibaren, akıllı telefonların yayılması ile yaşanan sanal bağımlılık, insanlık tarihinin, eşi benzeri olmayan en büyük sorunu olarak görünüyor. J. Twenge’nin İnternet Nesli kitabı, mutlaka okunması ve üzerine düşünülmesi gereken çok önemli bir kitap. Kitabın önsözünde bu durumu “Matrix Sendromu” diye tanımladım. Acilen, özellikle gençlerin durumunun belirlenmesi için, sosyo-metrik alan taramaları yapılmasını önerdim. Akabinde ulusal bir şûrada meseleyi ciddi bir şekilde tartışmamız lazım. Ama kiminle, neredeyse hepimiz artık “Ashab-ı Matrix” olduğumuza göre derdimizi nasıl anlatacağız?

Ne kadar zamandır bu çalışmaları yapıyorsunuz? Ve çalışmalarınızda hangi kaynaklardan faydalanıyorsunuz?

25 senedir nefs psikolojisi veya daha doğru tabiri ile nefs ilmi ile ilgileniyorum, esas istifade ettiğim kaynaklar, tabii ki tasavvuf ve son 5 senedir de Kur’an-ı Kerim. Hâlâ bir psikolojik tevil denemesi çalışması eda etmeye çalışıyorum.

Bir başucu kitabınız var mı?

Kitapların anası Kur’an-ı Azimüşşan ve o kaynaktan beslenen Sultanu’l Aşikîn, Hazret-i Mevlânâ’mızın Mesnevi-i Şerifi.

Sizin için kitap yazmak mı okumak mı daha keyifli bir süreç?

Bilmem… Nefes almakla vermek arasında acaba bir tercih yapabilir miyiz?

Kitabın Ortası okurlarına bu alanda okumaları için tavsiye edebileceğiniz kaynak kitaplar var mı?

Hâllerle ilgilenenler için İsmail Ankaravî’nin Fakirler Yolu  ve Herevî’nin Tasavvufi Mertebeler’i, R. Frager’in, Kalb, Nefs, Ruh kitaplarını tavsiye ederim.

Yakın zamanda okuduğunuz ve okurlarımıza tavsiye edebileceğiniz kitaplar var mı?

Yukarıda sözünü ettiğim İnternet Nesli kitabını tavsiye ederim.

İnsan, Bazı Zaaflarla Yaratılmıştır”, Kitabın Ortası dergisi, Haziran 2019, sayı 27.

Röportaj: Deniz Demirdağ

Güncelleme Tarihi: 03 Haziran 2019, 10:16
YORUM EKLE

banner19

banner13