banner17

Mustafa Alican: Türklerin Müslüman olması, dünya tarihinin en önemli virajları arasındadır

“Türklerin İslâm dünyasının bir parçası, güçlü, belirleyici ve yönlendirici bir parçası haline gelmeleri ile birlikte İslâmî anlayışın temel ilkeleri arasında yer alan ‘ümmet’ nosyonunun hakiki manada ilk kez pratiğe dökülmüş olduğu bile söylenebilir.”  

Mustafa Alican: Türklerin Müslüman olması, dünya tarihinin en önemli virajları arasındadır

Malazgirt 1071 Kıyametin İlk Günü, Malazgirt Zaferi Bin Yıllık Miras, Selçuklunun Öncü Veziri Amidülmülk Kündüri, Moğollar - Tarihin Kara Yazısı kitaplarının yazarı Doç. Dr. Mustafa Alican ile Selçuklu tarihi üzerine konuştuk.

Yolunuz Selçuklu tarihiyle nasıl keşişti? Selçuklu tarihi çalışmaya nasıl karar verdiniz?

Aslına bakılırsa, edebiyat ile meşgul olmanın iyi ve değerli bir şey olup olmadığına dair şüphelerimden bir türlü kurtulamayıp da tarih okumak için İzmir’e gittiğim 2000’li yılların başlarında eskiçağ tarihi çalışmak istiyordum. Epistemolojik bakımdan her daim sorunlu bir alan olduğunu ve şu ya da bu türden bir nesnel idrakin nesnesi olamayacağını düşündüğüm Cumhuriyet tarihi benim için bir seçenek değildi. Özellikle antik Mezopotamya’yı fazlasıyla ilgi çekici buluyordum. Kuşkusuz nesnellik sorunu burada da vardı, ama bu, bana alan itibarıyla son tahlilde ideolojik bir savrulmaya veya kişilik yarılmasına neden olabilecek bir kusur gibi gelmiyordu. Eğlenceliydi. Öte yandan zaman içerisinde dünyaya bakışım hakkında eskisine nazaran daha belirgin bir kanaate ulaşınca, yapacağım işin bir karşılığının olması gerektiğini düşünmeye başladım. Bir derde derman, bir yaraya merhem olmalıydım. Bir tür hakikat arayışı sırasında soluklandığım bir durak olarak tarihe gelmişsem, bunun hakikate ilişkin bir anlamı olmalıydı.

O dönemlerde, elbette merhum Osman Turan’ın yazdıklarının da etkisiyle, Selçuklu tarihinin bizim tarihimiz, dolayısıyla bugünümüz, bir diğer söyleyişle bizatihi “biz” diyebileceğimiz şey ile ilgili hakikatin anahtarını ihtiva eden bir dönem olduğu düşüncesi oluştu bende. Türk ve İslâm tarihinin dönüştüğü, Türklerin İslâmlaştığı, dünyanın büyük bir bölümünü domine edecek yeni bir siyasal perspektifin oluştuğu bir çağdı bu ve Türkiye’de henüz keşfedilebilmiş değildi. Bu bakımdan, birkaç yüzyıldan beri ciddi ontolojik sıkıntılarla boğuşmakta olan milletimizin (biz), gerek yaşadığımız coğrafyanın gerekse dünyanın geri kalanının geleceğine ilişkin belirleyici bir özne olma arzusunun buradan başlanarak inşa edilmesi gerekiyordu. Ben de kendimi bir mensubiyet bağı üzerinden tarif ettiğim bu “biz”in bir manada ihyası için bir şeyler yapabilirdim.

Açıkçası Selçuklulara dönük ilgimin bu hat üzerinden geliştiği söylenebilir. Dolayısıyla diyebilirim ki Selçuklu tarihine yönelmek benim için tam anlamıyla bilinçli bir tercihti. Bir tür “buralı” olma şuuruna ve “buralı olmayı evvela anlama, sonra da tarif etme” idealine karşılık geliyordu. Tabii tüm bu süreç içerisinde her zaman beni destekleyen doktora tez danışmanım Prof. Dr. Mehmet Ersan’ın bir çeşit şefkatli yönlendiriciliğini de belirtmeden geçmemem lazım.   

Bir yazınızda tarihin önemine binaen “Sağlıklı bir ‘öz imaj’ inşa edebilmenin, gerçeğe karşılık gelen ‘hakiki bir kendilik’ oluşturabilmenin ve bugünü olduğu kadar yarını da kurabilecek bir ‘ben-idraki’ teşekkül ettirebilmenin yolu kök ve köken olarak tarihin çarklarına nüfuz edebilmekten geçiyor.” diyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?

Doğrusu bunu doğrudan popüler tarihçiliği (ki bu kavramsallaştırmanın sorunlu olduğunu düşünenlerdenim) hedef alan bir eleştiri olarak kurmuyorum. Belki tarih ile insan arasında varoluşsal bir bağ, hatta ondan öte yapısal ve tümleyici (ontolojik) bir ilişki olduğuna dikkat çekmeye dönük bir girişim bu. Tarih, bugün birçok tarihçi tarafından kuşkusuz son derece problemli bir şekilde “objektiflik” olarak nitelendirilen yanılsamanın aksine, orada öylece bekleyip de bizim (tarihçinin de diyebiliriz) gidip kendisini almamızı veya anlamamızı bekleyen kendinde bir şey değil. İnsan tarafından yapılan, sonra onun tarafından yazılan, dolayısıyla da kurulan, biçim verilen bir şey. Öte yandan bu aynı zamanda insanın zihnini, âlemi kavrayışını ve idrak edişini de şekillendiren bir süreç. Yani burada gidişli-dönüşlü bir ilişki var. İnsan tarihe bakar, onu kurar; bu süreçte aynı zamanda kendisi de onun dolayımında kurulur, sonra yine tarihe bakar, onu yine ve belki de öncekinden daha başka bir şekilde kurar vs… Sonu gelmez bir döngüsel süreçtir bu.

Bu bakımdan, tarih denildiğinde kendilerine hiçbir zaman bütünüyle nüfuz edemeyeceğimiz bir olaylar yığınının bir tür çetelesini anlamak herhalde en yüzeysel tarih tanımı olacaktır. Çocukça bir şey yani… Tarihte esas olan hadiselere oluş kazandıran, onlara yön veren idelerdir. Tarihî hadiseler bir tür kıyafet, görüntü ya da kabuktur. Kendilerini değil, onlara yansımada bulunan bir başka şeyi (haydi buna da ruh diyelim) temsil ederler. Benim kanaatime göre, tarih, şöyle geriye dönülüp bakıldığında, tarih dediğimiz şeyin hiç durmaksızın akaduran (en azından bizim gözümüze öyle görünen) zaman nehrinin içerisinde takip ettiği rota, izlediği güzergâh nedir, bu seyrüseferin bir mekaniği var mıdır gibi sorulara verilebilecek cevaplardan oluşur. Bütün olası cevaplar tarihi, dolayısıyla da “biz”i (ben/biz-idrakini, kendimize ilişkin kavrayışımızı) meydana getirirler. “Biz” dediğimiz bu şeyi layıkıyla idrak edebilmek ise yarının anahtarıdır. Öyle ya, “ben” ya da “biz” dediğimiz şeyin mahiyetine nüfuz etmeden yarına ilişkin bir perspektif geliştirebilmek nasıl mümkün olabilir ki?

Kendini bilmeyenin bütün bilgisi kesif bir belirsizliğin karanlık ve tedirgin edici bir izdüşümü olmaktan öteye geçmez. Onun kaderini başkaları yazar. Öte yandan bu noktada akademisyenlere ne tür bir iş düştüğü sorusu, cevabını her akademisyenin kendisinin bulması gereken bin bir seçenekli bir soru. Ben kimse için bir misyon tarifi yapmış olmayayım.

Selçuklu tarihi uzun süre ihmal edildi   

Eskiye nazaran ilgi biraz artmış olsa da Selçuklu tarihi ihmal edilen bir alan gibi gelmiştir bana. Tarih denilince ilk akla gelen Osmanlı ve yakın tarihimiz oluyor.  Bu algı nasıl oluştu ve bundan kurtulmanın yolları nelerdir?

Dediğiniz doğru. Yalnızca tarihçiler tarafından değil, Türk entelijansiyasının hemen hemen tamamı tarafından da Selçuklu tarihi uzun süre ihmal edildi. Ben bunun, en azından doğrudan doğruya, “yani şu alanı dışarıda tutalım veya bu alanı öne çıkaralım” türünden bilinçli bir ihmalkârlık olduğunu düşünmüyorum. Benim kanaatim, bu durumda 19. yüzyıl itibarıyla dünyanın aldığı biçim ve buna bağlı olarak kendini gösteren sosyal, siyasal, bilimsel, hatta dinsel trendler dolayımında yeniden inşa ettiğimiz dünyayı anlama şeklimiz, bir başka ifadeyle zihniyet dönüşümlerimizin etkili olduğu yönünde. Bütün sefaletinin sorumlusu olarak gördüğü ve psikolojinin dilini kullanacak olursak bir tür yansıtma ile adeta günah keçisine dönüştürdüğü kendi köklerinden uzaklaşarak Batılılaşmayı neredeyse herhangi bir rezerv koymadan birincil hedef haline getirmiş olan bir kavrama biçiminden söz ediyoruz burada. Batıcı siyaset ve kültür elitlerinin hem kendilerinin hem de çoğunlukla da safça bir iyi niyet ve inanmışlıkla zaman zaman zorbaca da hareket ederek dönüştürmek için çaba harcadıkları kitlelerin mahiyetine hiçbir zaman tam olarak vâkıf olmadıklarını düşündüğüm kendinden menkul modernleşme, rasyonalite, demokrasi, laiklik, ırk, sosyoloji vb. gibi kavramlardan ve bunların meydana getirdiği belirsiz anlam şemalarından oluşan bir evren bu… Bu coğrafyanın tarihsel koşullarından üremediği için de bu coğrafyanın tarihsel birikimine ihtiyacı olmayan bir evren…

Dolayısıyla bizim tarihçiliğimize bakarsanız, erken Cumhuriyet dönemi boyunca önemli oranda (elbette bütünüyle değil) pejoratif bir tonlamaya konu olan Osmanlı tarihi bir yana, İslâm tarihinin büyük ölçüde paranteze alındığını ve salt belli ideolojik kurguların arkasından incelendiğini görürsünüz. Bu dönemde en büyük ağırlık eski çağa verilmiştir. Yurtdışına gönderilen öğrenci ağırlıkları falan… Yine Türk Tarih Kurumu’nun ilk kongreleri ve yayınları da hakeza… Çünkü ulus devlete mümkün mertebe tarihin derinliklerine ulaşacak kökler aranmaktadır. Fakat tekrar altını çizmek lazım: Son derece doğal bir süreçti bu ve doğrudan doğruya Cumhuriyet ile ilgili bir şey de değildi. Kökleri Osmanlı çağının son devirlerine dayanıyordu. Bütün değer yargılarını, düşünme biçimlerini ve geleneksel anlayışları tarumar eden bir akıl dolaşıyordu ortalıkta, bir fırtına gibi esiyor, karşısına çıkanı önüne katıp götürüyordu. Bunu akıldan çıkarmamak lazım… Çünkü insanın baktığını belirleyen şey, her şeyden önce nasıl baktığıdır.

Belki şöyle söyleyebiliriz: Selçuklu tarihi sosyal, siyasal ya da kültürel manada bir karşılığı olmadığı için ilgi dışı kaldı. Hâkim zihniyetin Selçuklulardan önce ilgisini yönlendireceği başka alanlar vardı, oldu. Dolayısıyla ona ihtiyaç duyulmuyordu ve “para etmiyordu.” Yoksa Selçuklu tarihi çalışmaları az çok her zaman mevcuttu. Fuat Köprülü’den Mükrimin Halil Yinanç’a ya da oradan Osman Turan, İbrahim Kafesoğlu, Mehmet Altay Köymen, Ahmed Ateş gibi birçok isim Selçuklu tarihi alanında çalıştılar ve pek çok kıymetli eserler de verdiler. Hatta Mükrimin Halil’in çıkardığı Anadolu Mecmuası’nda (1924-1925) Selçuklu tarihini temel alan yeni bir sosyal, kültürel ve siyasî perspektif bile konulmuştu ortaya… Fakat alıcısı olmadı. Çünkü devleti ve siyaseti idare eden iradenin anlam dünyasına uygun değildi.

Tüm bunların ardından şunu da ekleyebiliriz o zaman: Son yıllarda Selçuklu tarihi alanına dönük daha önce görülmemiş düzeyde bir ilginin ortaya çıkması da aynı nedenden kaynaklanmaktadır. Özellikle son yıllarda ülkemizde siyasî ve kültürel anlamda kendini var etmeye gayret eden yeni “yerlilik ve millîlik” nosyonundan söz ediyorum. Söz konusu nosyondan hareketle söyleyecek olursak, tarih konusunda yeni ihtiyaçlarımız var artık ve bu ihtiyaçların karşılanabileceği dönem de Selçuklular dönemi gibi duruyor. Hatta biraz daha ileri gidelim dilerseniz: Ben, önümüzdeki yüzyılda hem Türk hem de İslâm dünyasında başta Selçuklu çağı olmak üzere, İslâmî ortaçağ tarihinin siyasî, kültürel, sanatsal, dinsel vs. alanlarda adeta fikrî bir referans madeni işlevi görebileceğini ve bu alanlarda önemli bakış açılarının filizlenmesinde güçlü bir etki ortaya koyabileceğini düşünüyorum. 

Bu konuyu biraz daha açmak istiyorum. Bugün ülkemiz ve İslam dünyasının içinde bulunduğu şartlar; siyasi, sosyal, itikadi krizler ve problemler açısından, Selçuklu dönemiyle büyük benzerlikler gösteriyor. Dolayısıyla bu dönemin çok iyi anlaşılması gerekir.

Dediğiniz gibi… Evet, bu dönemde yaşadığımız birçok sorun Selçuklu çağının sorunlarıyla belli bakımlardan benzerlikler arz ediyor. Ya da şöyle diyelim: Özellikle dinî ve kültürel bakımdan Selçuklu sonrası dönemin tarihsel koşulları ve birikimi ile oluşmuş çok fazla sorunumuz var. Dolayısıyla da Selçuklu tarihinin (kuşkusuz modern dediğimiz kavram şemalarının bir yana bırakılması ön şartı ile) iyi bir şekilde anlaşılması, aslında birkaç asırdan beri sancısını çektiğimiz birçok sorunun sorun olarak görülmesi için bir neden olmadığı, bir başka söylemeyle esas itibarıyla yapay, imal ve icad edilmiş ve bize ait olmayan sorunlar olduklarının açıkça idrak edilebileceği bir zihinsel berraklık elde edebiliriz. Bu şekilde belki de son iki-üç asırlık deneyimimizin, kanser olmadığı halde kanser ilaçları tükettiği için kanser hastalığına yakalanan talihsiz bir adamın durumuna benzediğini fark etme imkânı da bulabiliriz. 

Türk tarihi ve İslam tarihi için belirleyici bir eşik

Bu girişten sonra şöyle devam edelim isterseniz: Türklerin Müslüman olmasıyla ilgili Bernard Lewis “Ne o zaman ne de daha sonra hiçbir millet kendi varlık ve kimliğini İslam dininin içerisine Türkler kadar gömmemiştir” diyor. Türklerin Müslüman olması kendi tarihleri ve İslam dünyası için ne anlama geliyor?

Öncelikle Türklerin Müslüman olması, bilinen dünya tarihinin en önemli virajları arasındadır, onu vurgulayarak başlamak lazım… Dolayısıyla bu olgunun hem Türklerin bizatihi kendileri hem de İslâm dünyası için belirleyici bir eşik olması doğaldır. Bir kere, mahiyeti halen tartışma konusu olmakla birlikte, Türklerin Müslüman oluşu benzersiz, görülmemiş bir hadisedir. Ne kadar uzun sürerse sürsün ya da ne tür sapmalara yataklık etmiş olursa olsun, tarihte örneğine sık rastlanmayan kolektif bir dönüşüm sürecidir bu ve benim düşünceme göre, en azından itikadî bakımdan saflık düzeyi alabildiğince yüksektir. Selçuklu Sultanı Alparslan’ın “biz bid’at bilmeyen Müslümanlarız” deyişinde kristalize olan bu İslâmlaşma hadisesi, kuşkusuz mahiyeti dolayısıyla “Sünnî İslâm” olarak tarif edilebilecek olan geleneksel Müslümanlık anlayışını tahkim etmiştir.

Daha da önemlisi, Türklerin İslâmlaşma süreci, Türkleri bir anlamda İslâm ile özdeş hale getiren bir vetireye de karşılık gelmektedir. Selçuklular ile birlikte başlayan ve Osmanlı’nın son dönemlerine kadar devam eden uzun bir zaman diliminde özellikle Hıristiyan Batı’nın zihninde Müslüman ile Türk arasında nasıl bir fark olduğu çok belirsizdir. Bunun önemsiz olduğunu söyleyebilir miyiz? Tabii bunun doğal olduğunu da görmek gerekir. Türkler İslâm dünyasının bir parçası olduktan kısa bir süre sonra, elbette sahip oldukları sosyolojik özellikleri dolayısıyla İslâm dünyasının “bilek gücü ve kol kuvveti” haline gelmişlerdir. Bakın, 11. yüzyılın ikinci yarısından itibaren 19. yüzyıla kadar Hıristiyanların karşısına çıkıp onlarla İslâm adına mücadele eden orduların hemen tamamı Türk’tür. Batı, bu süreç zarfında Müslüman olarak karşısında hep Türkleri görmüştür. İslâm adına bu kadar uzun süre, ısrarla ve kendisini adına mücadele ettiği şey ile özdeş kılarak savaşan, cihâd eden başka bir millet yoktur. Dolayısıyla Lewis’in söylediği söz bir hakikatin ifadesidir.

Öte yandan Türklerin İslâmlaşması ve İslâm dünyasının siyasî/askerî önderleri haline gelmesi İslâm dünyasında da büyük sonuçlar meydana getirmiştir. Evvela birkaç asırdan beri devam eden Bizans karşısındaki duraksama süreci sona ermiş, İslâmî siyasete yapılan Türk aşısı ile Müslümanlar için yeni ve asırlarca devam edecek bir yükseliş çağı başlamıştır. Yine Selçuklu çağına kadar Arabî bir renk taşıyan İslâmî siyaset, sosyoloji, kültür ve medeniyet, özellikle Malazgirt sonrası süreçte Müslüman Türklerin boyasıyla renklenmiştir. Hatta Türklerin İslâm dünyasının bir parçası, güçlü, belirleyici ve yönlendirici bir parçası haline gelmeleri ile birlikte İslâmî anlayışın temel ilkeleri arasında yer alan “ümmet” nosyonunun hakiki manada ilk kez pratiğe dökülmüş olduğu bile söylenebilir. Burada tabi sözünü ettiğimiz dönüşümlerin siyasî bağlamına işaret ettiğimizi, yoksa Türk olmayan Müslümanların İslâm medeniyetinin tekâmülündeki etki ve katkılarını dışlamadığımızı da vurgulamadan geçmeyelim.

Bir önceki sorunun devamı olarak şunu eklemek isterim. Selçuklular tarih sahnesine çıktıklarında nasıl bir dünya buldular? Bunu İslam dünyası şeklinde daraltmak da mümkün.

1000’li yılların ortalarından itibaren tarih sahnesinde etkin bir aktör olarak görünür hale gelen Selçukluların kendilerini içinde bulduğu İslâm dünyası Sünnî ve Şiî siyaset formları arasında iki kampa bölünmüş durumdaydı ve karmaşa içerisindeydi. Söz konusu siyasî kutuplaşma, doğal olarak sosyal ve kültürel alana da sirayet etmişti ve İslâm dünyası bir tür varoluş buhranı içerisinde kıvranmaktaydı. Emevîler ve bir ölçüde de Abbâsîler döneminde zirve noktasına ulaşan fetihler büyük ölçüde durmuş, özellikle Müslümanların Bizans karşısındaki ilerleyişi el-Cezîre (Mezopotamya) coğrafyasının batı uçlarında tıkanmıştı. Sünnî İslâm anlayışını temsil eden Bağdat’taki Abbâsî Halifeliği yok olmanın eşiğindeydi. Kuzey Afrika’da ortaya çıkan Şiî-İsmâilî Fâtımî Halifeliği Mısır’dan sonra Filistin ve Suriye’yi kontrol altına almış, el-Cezîre’nin güney kesimlerine kadar uzanan bir sahada gerek siyasî gerekse ideolojik bir hâkimiyet tesis etmişti. Abbâsîler, siyasî ve askerî yükselişine paralel olarak özel olarak görevlendirilen propagandacıların gayretleri ile İslâm dünyasının dört bir yanında Şiî anlayışı neşreden Fâtımîlere karşı eli kolu bağlı ve çaresiz bir şekilde adeta bir mucize olmasını bekliyorlardı. Siyasî ve askerî olarak bitmiş durumdaydılar ve yine Şiî bir hanedan olan Büveyhîlerin Bağdat’ı ele geçirmesi ile bütün bağımsızlıklarını yitirmişlerdi. Selçuklular böyle bir İslâm dünyasında karanlıklar içerisinde parlayan bir kuyrukluyıldız gibi yükseldiler.  

 

İslam dünyasında birliği sağlamak

Bir yazınızda “Bir çağı mı anlamak istiyoruz, o çağı biçimlendiren çağı anlamaya çalışmak olmalı gayemiz. Olayları değil, olaylara yön veren fikirleri. İdeleri. Düşünceyi. Düşünceleri. Zihni. Zihniyeti.” diyorsunuz. Öyleyse Selçukluları 11. yüzyılda güçlü bir devlet haline getiren, savaş kabiliyetlerinden ziyade yüklendikleri misyondu diyebilir miyiz? Bize bu misyonun genel çerçevesini çizebilir misiniz?

Selçukluları 11. yüzyılda büyük bir siyasî belirleyen haline getiren şeyin, evet, işaret ettiğiniz gibi, savaş kabiliyetlerini tabir yerindeyse hizmetine verdikleri misyonları olduğunu söyleyebiliriz. Bu misyon ise, benim anlayabildiğim kadarıyla İslâm dünyasında öncelikle siyasî, daha sonra da kültürel olarak Sünnî kavrayışı esas alan geniş tabanlı bir birlik tesis etme vizyonudur.

Sanırım Nizamiye Medreselerini de aynı çerçevede değerlendirmek gerekir?

Elbette. Kesinlikle. Aynı zamanda Selçuklu bürokrasisinin nitelikli eleman ihtiyacını da karşılayan bir havuz olduğunu bildiğimiz Nizâmiye medreseleri, Selçukluların özelde Şiî Fâtımîlere, genelde ise İslâm dünyasında her zaman mevcut olan müfrit (râfizî) hareketlere karşı deruhte etmiş olduğu Sünnî İslâm birliğinin tesis edilmesi vizyonunun bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Selçuklular, uzun yıllardan beri ideolojik propaganda faaliyetleri içerisinde olan Fâtımîlerin, Mısır’daki medreselerde yetiştirdikleri dâîler aracılığıyla neler elde ettiklerini görmüşlerdi. Fâtımîlerle mücadele etmenin salt askerî ya da siyasî bir hat üzerinden sağlıklı bir biçimde yürütülemeyeceğini fark etmiş, bir anlamda onlara kendi silahları ile karşılık verebilmek adına bir tür karşı-ideoloji oluşturmak gayesiyle bu medreseleri kurmuşlardı.

Ülkenin dört bir tarafına yayılan ve buralarda ders verecek müderrislerden okutulacak kitaplara kadar her şeyin incelikli bir biçimde takip edildiği bu medreselerin, İslâm dünyasının sonraki çağlarının zihniyet tarihinin şekillenmesinde de büyük etkisi oldu. Sünnî metodolojinin tam tekâmülünün bu dönemlerde ve elbette sözü edilen medreselerde yürütülen akademik faaliyetler bağlamında sağlanmış olması da girişimin ne kadar dâhiyane olduğunu gösterir.

Bu sürecin devlet eliyle ya da devlet desteğiyle, işaret ettiğiniz gibi yarı-resmî bir çerçevede yürütülmesi ise, kolaylıkla anlaşılabileceği gibi Selçukluların birlik (tevhid) misyonunun bir parçasıydı. Çünkü sadece sosyal, siyasal ve askerî alanlarda değil, bu alanlardaki ortaklığın inşası için aynı zamanda düşünsel olarak da bir birliğe ihtiyaç vardı ve en azından Sünnî bir “fikrî anayol” oluşturulması gerekiyordu. Tabii bütün bunlar devletten bağımsız bir medrese kültürü ya da ilmî muhit olmadığı anlamına da gelmiyor, onu da vurgulamadan geçmemek lazım… O hat her zaman mevcuttu ve bu dönemde de varlığını muhafaza etti.

Omuzladıkları bu misyonun hayata geçirilmesinde ne kadar başarılı oldular mı?

Selçukluların yükselişi ile birlikte Sünnî İslâm anlayışının yeniden İslâm dünyasının ana akım siyaset ve düşünce hattı haline gelmesi, Müslümanların Bizanslılara karşı olan mücadelelerinde yeni bir hayatiyet kazanmaları, Bizans İmparatorluğu’nun Malazgirt Savaşı’ndan sonraki süreçte kademeli olarak bir çözülme devresine girmesi, 1070’li yılların sonunda hemen İstanbul’un yanında bulunan İznik’te Türkiye Selçuklu Devleti’nin kurulması, Haçlı Seferlerinin uzun vadede başarısız olması, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması, Osmanlı Devleti’nin kurulması, İstanbul’un fethedilmesi ve Avrupa’nın büyük bir bölümünün Müslüman Türklerin hâkimiyetini kabul etmek zorunda kalmaları… Bütün bunlar bir arada düşünüldüğünde, evet, hiç tereddüt bile etmeden, Selçukluların üstlendikleri misyonu başarılı bir biçimde yerine getirdiklerini söyleyebiliriz.

Ben, İslâm tarihinin en benzersiz deneyimini oluşturan Selçukluların, hedeflemiş olduklarından çok daha fazlasını elde ettiklerini düşünüyorum. Evet, Mısır’ı fethedemedikleri, Fâtımîleri yok edemedikleri ya da kendi soydaşları olan Oğuz göçerleri karşısında devletlerini muhafaza edemedikleri doğrudur; fakat bunun ne önemi var ki! Hedeflemiş oldukları birliği, İslâm dünyasını yeni bir şahlanma çağına taşıyabilecek oranda gerçekleştirmişlerdi. Söz konusu birliğin nihai amacı da bu olacağına göre, ziyadesiyle başarılı oldukları görülür. Yine Mısır’ı fetheden ve Şiî Fâtımî Halifeliği’ni ortadan kaldıran Zengî-Eyyûbî idaresinin üzerinde yükseldiği siyasî zeminin de Selçukluların mirası olduğunu hatırladığımızda, Selçukluların İslâm tarihindeki yeri konusunda çok daha berrak bir analiz elde edebiliriz.    

Malazgirt Zaferi Bin Yıllık Miras kitabınızda Sultan Alparslan’ın öncelikli hedefinin Fatimiler olduğunu ve Malazgirt Savaşı öncesinde Mısır’a doğru sefere çıktığını ancak Bizans ordunun Doğu Anadolu’ya gelişini haber alınca geriye döndüğünü söylüyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?

Bu, Selçukluların yüklendiğini söylediğimiz misyon ile ilgili bir şey… Bakınız, Selçuklu kaynaklarında İstanbul’un fethine ilişkin neredeyse hiç atıf yoktur. Bu basit bir şey değil. Ben bundan, açıkçası Selçukluların doğrudan Bizans’ı hedef alan bir genişleme pratiği içerisinde olmadıkları sonucunu çıkarıyorum. Bunun nedeni kendilerini henüz o aşamada görmüyor olmaları da olabilir, fakat esas neden, elbette siyasî yönelimlerinden hareketle bunu söyleyebiliyoruz, öncelikli olarak İslâm dünyasında siyasî bir bütünlük sağlama hedefini benimsemiş olmalarıdır.

1040 yılında meydana gelen Dandanakan Savaşı’nın ardından bağımsızlıklarını ilan eden Selçukluların ilk hükümdarlarına bakıldığı zaman, bunların siyasî ve askerî faaliyetlerinin büyük oranda İslâm dünyasına yönelik olduğu görülür. İlk Selçuklu sultanı olan Tuğrul Bey döneminden itibaren düzensiz diyebileceğimiz Türkmen topluluklarının Anadolu’ya akınlar düzenledikleri doğrudur, fakat devletin sistematik olarak takip ettiği politikaya bakıldığında, bunun Bağdat’ı Büveyhî sultasından kurtarmakla başlayan ve sonrasında da Fâtımîlerin İslâm dünyasındaki etkinliğini hedef alan bir aşamaya evrilen bir politika olduğu görülür.

Nitekim Malazgirt Savaşı’ndan hemen önce Sultan Alparslan’ın Mısır üzerine yürümesi ve Bizanslıların sefere çıktıkları esnada Halep’te olması da bize bunu gösterir. Sultan Bizans ile bir mücadele içerisine girmeyi, en azından Mısır sorununu çözmeden, bir diğer ifadeyle İslâm dünyasında siyasî birliği tesis etmeden önce düşünmüyordu. Hatta Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’in Malazgirt Savaşı ile sonuçlanan seferi düzenleme sebeplerinden birinin, Selçukluların sözünü ettiğimiz birlik odaklı siyasetini iyi okuması olduğu dahi söylenebilir. Çünkü bunu görmek için müneccim olmaya gerek yok, Selçuklular İslâm dünyasında hedefledikleri birliği tesis edebildikleri takdirde doğal olarak ve elbette o dönemde olduğundan çok daha güçlü bir şekilde Bizans’ın karşısına dikileceklerdi.

Kasvetli ve durağan bir dönem sona erdi      

Artık klasikleşmiş bir soru haline geldi ama önemine binaen tekrar etmekte fayda var: Malazgirt Zaferi’nin İslam dünyası ve Türkler için anlamı nedir?

Malazgirt Zaferi’ni, İslâm tarihini kasvetli bir durağanlık içerisine sürükleyen büyük kördüğümün çözüldüğü sihirli bir an olarak görüyorum. Bu zafer ile birlikte İslâm tarihini hareket ettiren (çalıştıran) motor güç olarak Türklerin etkinliği artık herkes tarafından kabul ve tescil edilmiştir. Türkler İslâm dünyasının en belirleyici ve güçlü parçası haline gelmiş, bu da diğer Müslümanlar tarafından kabul görmüştür. Bu tabii yeni bir İslâm dünyası, Müslüman ve Türk resminin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir ve bu da yüzyıllar boyunca devam edecektir. Malazgirt’in tam da merkezinde yer aldığı süreçte Sünnî ve Şiî siyaset formları arasındaki çekişme Sünnî İslâm anlayışı lehine sonuçlanmıştır. Sünnî siyaset biçimi o dönemden günümüze ulaşan süreç içerisinde İslâm tarihinin ve coğrafyasının bütününü kuşatacak biçimde etkin olmuştur. Şiî siyaset marjinalleşmiş, gücüne ek olarak ideallerini de yitirmiştir. Öte yandan savaşın kısa ve uzun vadeli sonuçlarına da bakıldığında, Malazgirt’in gerek Türkler arasında gerekse İslâm dünyasının geri kalanında köklü ve sonraki çağları biçimlendiren büyük etkiler yarattığı da görülür. Selçukluların gelişine kadar Müslümanların el-Cezîre’den daha öteye ilerlemesine mani olmayı başaran Bizanslıların asırlardır devam eden direniş gücü çökmüş, savaşın üzerinden on yıl bile geçmeden İznik’te Türkiye Selçuklu Devleti kurulmuştur. Malazgirt Zaferi’nin üzerinden öyle dikkate değer düzeyde bir zaman geçmeden Müslümanlar Anadolu’nun dört bir yanına dağılmış, bir sonraki aşamada Beylikler çağı ile bu coğrafyada kökleşen yeni siyasî ve kültürel atılım, Osmanlılar eliyle Avrupa’nın kalbine taşınmıştır. Bir bakıma Osmanlı gibi cihanşümul bir siyaset aktörünün ortaya çıkışını sağlayan sürecin Selçuklu, dolayısıyla da Malazgirt mirası olduğunu söyleyebiliriz. Meseleye bu açıdan temas edildiğinde, denilebilir ki, Malazgirt Zaferi, liderliğini Türklerin üstlendiği İslâm dünyası açısından yeni bir yükseliş çağının başlangıcını teşkil etmektedir. Burada tabi Malazgirt Savaşı’nı bütün bu gelişmeleri mümkün kılan iradenin filizlendiği ana toprak, bir diğer ifadeyle her şeyin temel nedeni olarak falan değil, daha önce başlamış olan bir dönüşümün kristalize olduğu simgesel bir hadise olarak gördüğümüzü de belirtmeden geçmeyelim.     

Sizi hazır yakalamışken -umuma hitap edebilecek- Selçuklu tarihini ana hatlarıyla kavrayabileceğimiz, onların dünya tasavvurlarına vakıf olabileceğimiz birkaç kitap tavsiyesi alalım.

Selçuklu tarihini agoraya taşıma çabaları, bir diğer söylemeyle umuma hitap edebilecek Selçuklu tarihi metinleri son yıllarda belirgin bir artış gösterdi. Bunu açık biçimde takip edebiliyoruz. Fakat ben bu çabaların henüz emekleme aşamasında olduğu düşüncesindeyim. Bununla birlikte söz konusu döneme ilişkin genel bir perspektif sunan bazı metinler de var elbette… Osman Turan merhumun Selçuklular ve Türk-İslâm Medeniyeti Tarihi isimli kitabı, bence her dönemde ve herkes tarafından okunabilecek olup Selçuklu’yu en gerçek haliyle okuyucuya sunabilecek en önemli eser. Yine Mehmet Ersan ile birlikte kaleme aldığımız ve Timaş Yayınları’ndan çıkan Selçuklu Tarihini Yeniden Keşfetmek ile Osmanlı’dan Önce Onlar Vardı isimli metinler gerek kolay okunabilir olmaları, gerekse bir tür özet olmaları dolayısıyla ortalama meraklı okur için iyi bir başlangıç olabilir. Aynı şekilde Mehmet Ersan, Muharrem Kesik, Cihan Piyadeoğlu, Erkan Göksu, Ayşe Atıcı Arayancan vb. yazarların yarı-popüler olarak tarif edilebilecek olan Selçuklu tarihine dair çeşitli biyografi ve monografileri ya da Türkçeye tercüme edilen ve üslup bakımından da oldukça eğlenceli olan ortaçağ İslâm tarihi kaynakları (İbnü’l-Verdî, İbnü’l-Esir, İbn Kesir, Bundarî, Reşîdeddîn, Râvendî, Ahmed b. Mahmud vb.) Selçuklu tarihi meraklılarına faydalı ve keyifli okuma deneyimleri yaşatabilir. Son olarak, “umumi okur” kategorisini biraz zorlayacak bir metin olmakla birlikte Selçuklu çağının anlam kodlarına ilişkin bir kanaat için Fatih M. Şeker’in Selçuklu Türklerinin İslam Tasavvuru adlı kitabını da okuyucuya tavsiye ederim.  

Takip ettiğim kadarıyla iyi bir okursunuz ve özellikle edebi eserlere epeyce bir düşkünlüğünüz var. Bu, akademisyen bir tarihçiye ne katıyor ve katar?

İşin aslı böyle bir soruya cevap vermek çok zor. Bir kere edebi eserlere düşkün olmak diye tarif ettiğiniz şey, en azından benim için, akademisyenlikten ya da tarihçilikten önce gelen, onu önceleyen, kuşatan ve belki de kuran bir şey. Tarihçiliği ya da akademisyenliği hayatımızın belirli bir evresinde elde ettiğimiz, seçtiğimiz bir tür meslek olarak görebiliriz, hatta görmemiz gerekir. Fakat bir şekilde edebi eserlerle “güçlü” teması olan biri için bunu söyleyemezsiniz. Çünkü orada kişinin varoluşuna, hayatı kavrama biçimine ilişkin bir şeyler var. Kuşkusuz “daha iyi yazmak, üslubunu düzeltmek, kelime hazinesini genişletmek, değişik maceralara şahitlik etmek” gibi nedenlerle yapılan okumalar da vardır. Bunları dışarıda tutuyorum. Dolayısıyla burada en önemli mesele nasıl bir okur olduğumuz, neyi nasıl okuduğumuz...

Meseleye bu hattan baktığımızda ise, herhalde sorumuzu edebi metinlerle hemhal olmanın bir tarihçiye neler katacağı biçiminde değil de edebi metinlerle hemhal olan birinin nasıl bir tarihçi olacağı şeklinde düzeltmek daha doğru olacaktır. Buna tabii çeşitli cevaplar verilebilir. Böyle bir tarihçi daha canlı bir tarih yazabilir, anlattığı tarihî figürlerle daha yakın ve empatik, hoşgörülü bir ilişki kurabilir, yeri geldiğinde tarihî bir belgenin sunduğundan çok daha fazlasını edebi birikiminden çıkarsayarak okurun içine girebileceği somut bir anlatı inşa edebilir vs…

Öte yandan böyle bir tarihçi için aksi yönde değerlendirmeler de yapılabilir. Onun tarihî hadiselerin doğasına nüfuz edemediği, somut olanı gölgelediği, değerlendirmelerinde kurgunun tuzaklarından kaçamadığı, tarihi tahrif ettiği vb… Son tahlilde, bu sorunun cevabı tarihçide değil, okurdadır bence. Cevabı o versin. J       

Son olarak başucu kitaplarınızı soralım.

Başucu kitaplarım diyebileceğim kitaplar, galiba doğal olarak mevsimlere, hava koşullarına, bulunduğum şehre ve ortama, ruh halime, dönemsel ilgilerime, başıma gelen hadiselere göre değişiyor. Ama herhalde son on yıldır gözümün önünden ayırmadığım, bir tür sığınak olarak kullandığım, dönüp dönüp okuduğum, “ilk fırsatta yeniden okuyacağım” dediğim, öğrencilerime yeri gelince tavsiye ederek, yeri gelince zorla okuttuğum, yeri gelince de sınıfıma gidip kendilerine içlerinden bölümler okuduğum bazı kitaplar var. Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ı, Herman Hesse’nin Bozkırkurdu’nu, E. M. Cioran’ın Çürümenin Kitabı ve Burukluk isimli kitapları, Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken’i (özellikle de bu kitaptaki Demiryolu Hikâyecileri isimli öyküsü), Şule Gürbüz’ün Coşkuyla Ölmek’i, Stefan Zweig’in öyküleri ve özellike Clarissa adlı olağanüstü son romanı ve tabii ki Franz Kafka’nın sarsıcı öyküleri… Bir çırpıda bunları söyleyebilirim sanırım…   

Röportaj: Munise Şimşek 

Güncelleme Tarihi: 04 Aralık 2018, 12:49
YORUM EKLE
banner8

banner20