“Müslümanlar Doğu Türkistan’ın ikinci Endülüs olmasına seyirci mi kalacak!”

Ramazan Karaçıray’ın Maarif Derneği Genel Sekreteri Sayın Abdulahad Abdurrahman Bey ile Doğu Türkistan’da yaşanan zulme dair mühim bir söyleşi gerçekleştirmiş. Medeniyet Bülteni’nin son sayısında yayınlanan söyleşiyi önemine binaen alıntılıyoruz.

“Müslümanlar Doğu Türkistan’ın ikinci Endülüs olmasına seyirci mi kalacak!”

Doğu Türkistan’da yaşananlar gerçek mi, abartı mı? Dünyanın en büyük devletlerinden biri olan Çin Doğu Türkistanlı Müslümanlardan ne istiyor? İşgalin ve zulmün arka perdesinde neler var? Çin işgali karşında Uygur Müslümanlarının direnişi neden başarılı olamadı? Doğu Türkistan Müslümanları hangi politikalarla asimile ediliyor? Dünya bu zulme neden sessiz? Doğu Türkistan Müslümanları Türkiye’ye nasıl bakıyor?

Doğu Türkistan’la ilgili haberleri takip eden pek çok kişinin aklından geçen ve merak ettiği sorular bunlar. Ramazan Karaçıray’ın Medeniyet Bülteni için Maarif Derneği Genel Sekreteri Sayın Abdulahad Abdurrahman ile yaptığı söyleşi bu soruların hepsini cevaplıyor. Hem de içerden ve yaşananlara bizzat şahit olmuş birinin dilinden. Çünkü Abdulahad Abdurrahman Doğu Türkistan’ın Hoten vilayetinde dünyaya gelmiş.

Gözlerden ırak Doğu Türkistanlı Müslümanların zulmü bir nebze olsun duyurabilmek amacıyla söyleşiyi Dünyabizim okurlarıyla paylaşıyoruz.

***

Sizi tanıyabilir miyiz?

İsmim Abdulahad Abdurahman. 1971’de Doğu Türkistan’ın Hoten vilayetinde doğdum.  1986’da Türkiye’ye geldim. Burada okumaya çalışırken aksilikler çıktı, bu yüzden tahsilimi Mısır’da tamamlamak zorunda kaldım. 1997’nin sonunda Türkiye’ye döndüm. O zamandan beri de Türkiye’de yaşıyorum. Ne yazık ki Doğu Türkistan’a tekrar dönme şansım olmadı. Orada sekiz tane kardeşim var. 2016 yılında onlarla irtibatım kesildi, yaşayıp yaşamadıklarını dahi bilmiyorum. Şu anda İstanbul’dayım ve Doğu Türkistan Maarif Derneği Genel Sekreterliği görevini yürütüyorum.

Maarif Derneği nasıl doğdu? Kısaca bahsedebilir misiniz?

2006 yılında dünyanın çeşitli bölgelerinde, özellikle de İslâm dünyasında eğitim görmüş biz gençler İstanbul'da bir araya geldik. Doğu Türkistan halkına hizmet edebilmek için dernek çatısı altında toplanmanın daha uygun olacağı kanaatine vardık. Önceleri vakıf kurmak istedik, ancak 2006 senesinde vakıf kurmak biraz zordu. İmkânlarımız da ancak dernek kurmaya yeterliydi. Doğu Türkistan Maarif ve Dayanışma Derneği 2006 yılı Haziran ayında kuruldu. Doğu Türkistan işgal altında idi. Doğu Türkistan’dan çıkan büyüklerimiz de yeterince çalışmalar yapmışlar ama içinde bulundukları konjonktür nedeniyle çalışmaları biraz zayıf kalmıştı. Biz bu davaya omuz verebilecek, davayı daha ileriye taşıyabilecek insanların yetişmesi gerektiğini düşündük. Yeni nesiller yetiştirmemiz gerekiyordu. Bu nesiller; davayı ileriye taşıyabilecek, devletin farklı kademelerinde görevler alabilecek ve dava hakkında kulisler yapabilecek nitelikte olmalıydı. Bunun için ilk olarak eğitimden başlamalıydık. Doğu Türkistan Maarif Derneği işte bu düşüncenin ürünü olarak doğdu.

İlk olarak neler yaptınız? Çalışmalarınız hakkında bilgi verebilir misiniz?

İlk çalışmalarımız eğitim üzerine oldu. Medreseler kurduk, üniversitedeki öğrencilerle ilgilendik. Kuruluş amacımız, nitelikli insanlar yetiştirmek. Son on yıl içerisinde Doğu Türkistan’dan Türkiye'ye çok fazla göç oldu. Özellikle İstanbul çok göç aldı. Bu yoğun göç neticesinde sosyal hizmetler de çalışma alanlarımızdan birisi haline geldi. Fakat zaman içerisinde fark ettik ki sadece eğitim ya da sosyal hizmetler de yeterli olmuyor, bir de siyasi ayağımızın olması gerektiğini gördük. Şu anda üç alanda hizmet veriyoruz: Eğitim, sosyal hizmetler ve siyaset. Birkaç yerde medreselerimiz, öğrenci yurtlarımız, Kur’an kurslarımız var. Kur’anî eğitime yönelik Doğu Türkistan Seti Kur’an İlim ve Medeniyet Vakfı adı altında bir de vakıf kurduk. Eğitim işlerini bu vakfa devrettik. Daha sonra hizmeti çeşitlendirebilmek adına birkaç tane daha dernek kurduk. Bundan başka Nüzügum Derneği, Yeni Nesil Derneği, Spor Derneği gibi dernekler de kurduk. Bütün bu dernekler bizden bağımsız, kendi kendine hareket eder kabiliyettedir. Vefat eden büyüklerimizden Abdülhekim Han önderliğinde Doğu Türkistan Âlimler Birliği kuruldu. O birlik de bizden ayrı bir şekilde hizmetine devam etmektedir. Bu birliğe dünyanın çeşitli ülkelerinden âlimler üyedir.

Doğu Türkistan Maarif Derneği Türkiye'de her kesime aynı mesafede duran bir kurumdur. Herhangi bir kuruma yakın ya da onunla birlikte hareket etmiyor. Hepsiyle aynı şekilde beraber hareket etmeye çalışıyor. Derneğin Türkiye içinde ya da dışında birlikte çalıştığı herhangi bir kurum yoktur.

Son yıllarda Doğu Türkistan’dan Türkiye’ye ve dış dünyaya çok fazla göç olduğunu söylediniz. Bunun sebepleri nelerdir?

Doğu Türkistanlılar Türkiye'yi, kendilerini Çin'in zulmünden, işgalinden kurtaracak ülke olarak görüyorlar, Türkiye'yi çok seviyorlar. Bu sevgi o kadar fazla ki Doğu Türkistan’daki insanlar kullandıkları eşyaların Türk malı olmasına özen gösteriyorlar. Bu nedenle Doğu Türkistanlı Türkler ilk önce Türkiye’ye gelmeyi tercih ediyorlar. Ancak bir kısmı da Avrupa'ya gitmek istiyor. Avrupa'ya gitmek o kadar kolay değil. Onların Avrupa'ya gitmek istemeleri de hayat şartlarının daha kolay olduğunu düşünmeleri. Ama halkın %95'i Türkiye'ye gelmeyi tercih ediyor çünkü Türkiye'yi kendi memleketleri olarak görüyorlar. Kan bağımız var, din bağımız var, ezan sesini duyabiliyorlar, sokağa çıktıklarında yabancılık çekmiyorlar. Türk devleti tarih boyunca hiçbir zaman Doğu Türkistan halkını yalnız bırakmamıştır. Zaman zaman unutmuşlarsa da çoğu zaman Doğu Türkistan halkına sahip çıkmış, onların dertlerine ortak olmaya çalışmıştır. Bu yüzden Doğu Türkistanlılar Türkiye sevdalısıdır. İkinci olarak, diğer İslâm ülkeleri Doğu Türkistanları kabul etmiyor. Örneğin Pakistan.  Orada 300-400 kadar öğrencimiz vardı, Pakistan hükümeti bu öğrencilerin bir kısmını Çin hükümetine teslim etti. Teslim edilen bu öğrencilerin bir kısmı Çin tarafından idam edildi, bir kısmı da Türkiye’ye sığındı. Orta Asya’da da insanlarımız vardı. Orta Asya cumhuriyetleri de insanlarımızı yine Çin'e teslim etti. Oradaki insanlar da Türkiye’ye geldiler. Özbekistan, Kazakistan gibi Türki Cumhuriyetler diye adlandırdığımız ülkeler, büyüklerimizi, dava liderlerimizi tutuklayıp Çin'e teslim ettiler. Bütün bunları gören insanlarımız da sadece Türkiye bize sahip çıkıyor diye düşünerek Türkiye’ye gelmeyi tercih ediyorlar. Arap memleketlerinin hiçbiri Uygurları kabul etmiyor. Sadece okumak için giden Uygurlar vardı. Mısır'da 3.000 civarında öğrencimiz vardı. Onların da bir kısmını Sisi hükümeti tutukladı, kalanları da Türkiye’ye kaçmak zorunda kaldı. Demek istediğim; Türkiye Doğu Türkistanlıların ikinci vatanı. Taşınmak için başka bir bölgeyi, başka bir ülkeyi düşünmezler.

Peki, Doğu Türkistan'ın tarihini 1949'dan öncesi ve sonrası diye ayırmak doğru olur mu? 1949 yılını milat kabul edebilir miyiz?

İşgali milat olarak kabul edebiliriz. Daha önceleri de Doğu Türkistan’da Çin işgalleri yaşanmış ve Uygur halkı bu işgallere karşı mukavemet göstermişti. 1933 yılında Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti’ni kurmuş, 1944 yılında Doğu Türkistan Cumhuriyeti’ni kurmuşlardı. Bu işgaller bile şimdiki duruma nazaran sembolik sayılabilecek işgaller. O zamanlar Doğu Türkistan'ın başkenti Urumçi’de Çin'in atadığı bir vali vardı ve bütün işler onun üzerinden yürütülüyordu. 1949 yılından itibaren oraya Çinlileri yerleştirerek Doğu Türkistan'ın demografik yapısını değiştirmeye çalıştılar. Ayrıca yerleşim yerlerimizin ve insanlarımızın adlarını da değiştirmek suretiyle hayatın bütün alanlarına girdi bu işgal. Dolayısıyla bu işgalin bir benzeri daha yoktur. 1949'da başlayan bu işgali milat olarak kabul edebiliriz.

Doğu Türkistan-Çin sorunu ne zaman başladı? Çin'in Doğu Türkistan üzerindeki emelleri nelerdir?

Kısaca Doğu Türkistan 6.000.000 km² toprağa sahip Büyük Türkistan’ın bir parçasıdır. Türkistan'ın batısını daha önce Ruslar işgal etmiş, doğusunu da Çinliler işgal etmişler. Ruslar işgal ettikleri topraklara Batı Türkistan, doğuda kalan topraklara da Doğu Türkistan adını vermişler. Rusların işgal ettiği Batı Türkistan; 1991'de bağımsızlığını kazanan Kazakistan, Özbekistan, Türkistan, Kırgızistan ve Tacikistan’dan oluşmaktadır. Batı Türkistan’a Çinliler ilk kez 1755 yılında girdiler. Doğu Türkistanlılar bu işgale karşı direndiler, savaştılar. 1862 yılına kadar 42 defa başkaldırı oldu, ama hepsi de kanlı bir şekilde bastırıldı. Son olarak 1862 yılında Kaşkariye Devleti kuruldu. Bu devlet de ancak 1877 yılına kadar varlığını sürdürebildi. Daha sonra Rusların desteğiyle Çin tekrar Doğu Türkistan’ı işgal etti. Çin, bu bölgenin adını 1884’te Şincan Bölgesi olarak değiştirdi. Doğu Türkistanlılar bu işgale yine direndiler ve 12 Kasım 1933 yılında Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti’ni kurdular. Sonra 1944 yılında Doğu Türkistan Cumhuriyeti kuruldu. Bu işgaller tarih boyunca böyle devam etti. En son 1949 yılında Komünist Parti Çin yönetimini tamamen ele geçirince tekrar Doğu Türkistan’ı işgal etti. 1955 yılında Doğu Türkistan'ın adını Şincan Uygur Özerk Bölgesi olarak değiştirdi. Doğu Türkistan’a özerklik verdiklerini ilan ettiler. Dolayısıyla 1949'dan önceki dönem inişli çıkışlı bir dönemdir. Yıllarca Çinlilerle ve Ruslarla mücadele ettik ancak 70 yıldır hiçbir şey yapamıyoruz. Şu anda Çin'e karşı bağımsızlık mücadelesi değil, var olma mücadelesi veriyoruz. Çünkü şu anda Çin bizi tamamen yok etmek istiyor.

1949 yılından önce bu kadar güçlü mücadeleler verirken 1949'dan sonra ne değişti de Çin'e karşı mücadele yeteneğinizi kaybettiniz?

Çin 1949'da burayı işgal ettiğinde niyeti buranın halkından, toprağından, yer altı zenginliklerinden istifade etmek değildi. Bu sefer amaçları başkaydı. Burayı tamamen Çin toprağı haline getirmekti. Bu nedenle de ilk önce Doğu Türkistan'ın adını değiştirdiler, sonra da insanların adını değiştirdiler. Örneğin benim adım Abdulahad, benim adımı "Abuduliaihaiti" diye değiştirdiler. Muhammed adını "Maimaiti" diye değiştirdiler. Bütün isimleri değiştirip Çince telaffuz edilir hale getirdiler. Doğu Türkistan’daki yer adlarını değiştirdiler. Başkentimiz Urumçi’ye "Vulumuçi" dediler, Kaşgar'a "Kaşi" adını verdiler, Hotan bölgesine "Hıtiyen" dediler. Önce isimlerimizi değiştirdiler, daha sonra da buraya her sene 2 milyona yakın Çinli göçmen yerleştirerek demografik yapımızı alt üst ettiler. 1949'dan 1955 yılına kadar herkesin eşit olacağı, eşit haklara sahip olacağı gibi güzel sözlerle komünizmin güzelliklerinden bahsettiler. 1955'te Doğu Türkistan adını değiştirdiler. 1956 yılında ise “Yer Islahatı” diye bir kanun çıkarttılar. Bu kanunla birlikte insanların elindeki her şeyi aldılar. İnsanların evlerinde yemek bile pişirmelerine izin verilmediler. Herkes kendi çalıştığı alanlarda toplu olarak yemeklerini yedi. Çiftçiler tarlalarında, marangozlar marangozhanelerde hep birlikte yemek yemek zorunda bırakıldılar. Bütün bunlar devam ederken 1966 yılında kültür devrimine başladılar. Kültür devriminin amacı eskiye dönük ne varsa silinmesi, yeni bir kültür, yeni bir medeniyet, yeni bir tarih, yeni bir devlet anlayışının oluşturulması idi. Buna binaen eskiyi sembolize eden, Türklüğü hatırlatan İslâmiyet'i hatırlatan her türlü yapı yok edilecekti. Camiler, medreseler, minareler her şeyi yok ettiler, yerle bir ettiler. Çoğu okuyan, geçmişini bilen insanlar ya idam edildi ya da hapishanelere kapatıldı. Geçmişini bilen insanlara uzun yıllar mahkûmiyet kararı verilerek kendilerinden kurtulma yollarına başvurdular. Eski Türk dilinde yazılan kitaplar, Kur'an-ı Kerimler ve bunun gibi kıymetli eserler/eşyalar yok edildi. Bu zulümler 1976 yılına kadar devam etti. Ben bu zulümlerin bir kısmını hatırlıyorum. Çocukluğumdan iki şey hatırlıyorum. Birincisi; hiç kimsenin evinde duman tütmezdi, ateş yakmak yasaklanmıştı. İkincisi ise evlerde tuvalet yapmamız yasaklanmıştı. Herkese ikişer tane kap veriyorlardı, tuvaletimizi bu kaplara yapıyorduk, sonra bu kapları götürüp toplama merkezine teslim ediyorduk. Toplama merkezi o kapları bizden tartarak alıyordu. Gübre olarak kullanacaklarmış…

O zamanlar para yoktu. Herkese bilet veriyorlardı. İnsanlar sabah namazından önce çalışma alanlarında toplanıyordu. Güneş doğana kadar onlara kominizm ideolojisi anlatılıyor, sonra çalışma yerlerine götürülüyorlardı. Akşam da yine kimin daha az çalıştığı kimin daha çok çalıştığı gibi konularda 1 saat boyunca günün muhasebesi yapılıyordu. Çok çalışanlara bilet veriliyor, çalışmayanlara verilmiyordu. O biletle gidip kendimize yemek alıyorduk. Pazarlarda ekmek ya da herhangi bir yiyecek satılmazdı, yasaktı. 1976-1977 yıllarına kadar bu tür uygulamalarla kültürümüzü bitirmeye çalıştılar. İnsanların düşünme kapasitesini yok ettiler. İnsanları o kadar korkuttular ki hiçbir şey yapamaz hale getirdiler. 1970'ten sonra insanlara silah bile dağıttılar, ama kimsede bu silahları kullanabilecek cesaret ve irade kalmamıştı. Silahları birbirlerini öldürmek için kullandılar. 1955'ten 1977 yılına kadar yeryüzünde görülmemiş işkence uygulandı, katliamlar yapıldı, asimilasyon politikaları yürütüldü. İnsanlarda yeni bir başkaldırma iradesi yok edildi, bilinçler öldürüldü. Bütün bunlardan dolayı insanlarda başkaldıracak cesaret kalmadı, hepsi korkudan sindiler. Daha sonra 1991'de Barın’da bir olay oldu. Çin'e bir başkaldırı olayı yaşandı. Çin bir günde başkaldıranların tamamını yok etti. Bir günde 5.000 kişiyi öldürdü. 1997 yılında Gulca’da bir başkaldırı oldu. Çin onu da kanlı bir şekilde bastırdı. Yine orada da bir gecede 5.000 kişiyi öldürdü. Ne var ki bütün bu olaylara dünya sessiz kaldı. Fakat şu bilinmelidir ki Doğu Türkistan halkı her şeye rağmen Çin'e direnmiş, her fırsatta bağımsızlığını kazanmak için bedel ödeyerek mücadele etmiştir.

Bu zulümler sizlere neden reva görülüyor?

Burada uygulanan zulümler Çin’deki “Takkeli Müslümanlar”a uygulanmıyor. Sadece Uygur halkına uygulanıyor. Doğu Türkistan halkı, Doğu Türkistan’ın bizatihi kendisi, hiçbir Çinliye, hiçbir Çin bölgesine benzemez. Örf ve adetleri hiçbir yere benzemez. Çinliler buraya bizim topraklarımız diyorlar, ama bölgelerimizin isimlerini bile bilmiyorlar, söyleyemiyorlar. Kendilerince yeni isimler uyduruyor, o isimleri söylüyorlar. Benim ismimi söyleyemiyor, benim âdetimi yaşayamıyor, benim yaşadığım gibi yaşayamıyor; peki orası nasıl olacak da Doğu Türkistan’ın bir parçası olacak? Doğu Türkistan halkının tarihten beri Çin'le herhangi bir benzerliği olmadığı için buradan bir ayrılık çıkacak, bunlar bizden ayrılacaklar korkusuyla sonsuza kadar bizimle kalsınlar diye bu zulümleri yapıyorlar. Eğer bu farklılıklar olmasaydı Çinlilerle aynı şekilde yaşasaydık, örf ve adetlerimiz aynı olsaydı, yani bizi biz yapan değerlerimizden vazgeçseydik işte o zaman bize bu zulümleri yapmazlardı. Bizi Çinlileştiremedikleri, değiştiremedikleri için bunları yapıyorlar.

“Takkeli Müslümanlar” dediniz. Onlar kim? Neden böyle bir isimlendirme?

Onların örf, adet ve kültürleri, dilleri, yaşayışları, zevk ve eğlenceleri her şeyleri Çinlidir. Uygurlar Çinlilere benzemez. Onlar Çinli, Çinli Müslüman olmuşlar; takkeyi çıkarınca Çinli mi yoksa Tungan mı olduğunu anlayamıyorsunuz. Takkeyi taktığında Müslüman, çıkardığında Çinli oluyorlar. Onları Çinlilerden ayırt etmeniz mümkün değil. İkincisi Tunganların nüfusu 70-80 milyon kadardır ve şu ana kadar Doğu Türkistan’daki zulümler hakkında en ufak bir ses çıkarmadılar. Sessiz kalmaları bunların Çin ile beraber olduğunu gösteriyor. Üçüncüsü de Türkiye’den ya da diğer Müslüman ülkelerden farklı zamanlarda âlimler çıkmış ama bu Çinli Müslümanlara baktığınızda hiç âlim göremiyorsunuz. Evet, Müslümandırlar, bu yönüyle onlara bir şey söyleyemeyiz ama bizden çok farklı oldukları da bir gerçek. Müslüman kardeşleri ezilirken neden ses çıkartmadıklarını anlamak mümkün değil. Ses çıkarmak bir yana zaman zaman Çinlilerle beraber olup Doğu Türkistan’a karşı mücadele bile etmişlerdir. Bundan dolayı da Doğu Türkistan halkı bu Çinli Müslümanlara karşı ön yargılıdır. “Takkeli Müslümanlar”dan kastım bu. Takkeyi başına taktığı zaman Müslüman, takkeyi çıkardığı zaman Çinli oldukları için. “Tungan”ın bir manası da “dönen, dönek” demektir. Özellikle Doğu Türkistan'ın başkenti Urumçi'de Selman Rüştü olayında biz bunu gördük. Çinli Müslümanlar, Uygurlarla ortak protesto düzenledi, ancak Çin hükümeti protestoculara saldırınca Çinli Müslümanlar tekkelerini çıkarıp ortadan kayboldu, meydanda Uygurlar kaldı. Çinli Müslümanlar Çinlilere karışıp kurtuldu. Çin eylemi kanlı bir şekilde bastırdı.

Doğu Türkistan, Asya'nın Kuveyt’i olarak adlandırılıyor. Çin’in bu bölgeyi bu kadar çok istemesinin sebebi bu olabilir mi?

Doğu Türkistan, sahip olduğu yer altı zenginlikleriyle bir taraftan “Kuveyt”, diğer taraftan da “dünyanın kara incisi” olarak isimlendirilir. Doğu Türkistan kadim bir ülke, çok eskiden beri var ve varlığını bugün de sürdürmeyi başarmıştır. Buradaki doğal zenginlik çok fazladır. Çin’in tamamında 152 çeşit maden kaynağı bulunur. Petrol, doğal gaz, uranyum, altın, kömür başta olmak üzere 118 çeşidi Doğu Türkistan'dan çıkıyor. Bunlar ekonomiye ve teknolojiye katkı sağlayan çok önemli madenler. Çinliler bu zenginlikten istifade etmek için sonsuza kadar Doğu Türkistan’ı bırakmak istemiyor. Bir diğer sebep; Doğu Türkistan Çin'in batıya açılan kapısıdır. “İpek Yolu” projesi burada yürütülüyor. Türkiye bu projeye dâhildir. İpek Yolu, Çin’den başlıyor, Doğu Türkistan’dan geçip Orta Asya’dan Azerbaycan’a, oradan da Türkiye ve Avrupa’ya gidiyor. Doğu Türkistan’da bir sıkıntı olursa bu İpek Yolu projesi tehlikeye girecek. Onun için burada bir sıkıntı olmaması gerekiyor.

Medyada yer aldığına göre, “toplama kampları” ve “kardeş aile uygulaması” en çok öne çıkan zulümler. Mübalağa mı ediliyor, doğru mudur bunlar? Orada gerçekten işkenceler yapılıyor mu?

Hayır, mübalağa edilmiyor, hepsi de doğrudur. Fazlası var, azı yok. İşkencelerin haddi hesabı yok. Her gün yeni bir zulüm icat, yeni bir işkence icat ediyorlar. Daha önce Doğu Türkistan’da yüzlerce defa atom denemeleri yaptılar. Atom denemelerinden dolayı insanlar sakat doğdu, toplu ölümler meydana geldi. Bunların ne olduğunu dünyaya duyurmaya çalıştık. Sonra nüfusumuzu yok etmek için kürtaj kanunu çıkardılar. Buna göre ikiden fazla çocuğa izin verilmiyordu. Üçüncü çocuk olursa para cezası, dördüncü çocuğa ise hapis cezası var. Çocuğun düşürülmesi, alınması gibi uygulamalar ortaya çıktı. Doğu Türkistanlılar bütün bunlardan çok çekti. 1993 yılında Karakaş ilçesinde 24 tane hamile kadını traktörün arkasına bağlayıp çocuklarını düşürttüler. Çin medyasında da bu haberlere yer verildi. Hedefleri verilen cezayı ilan etmek, böylece insanlara gözdağı vermekti.

7-8 aylık çocukları acımasızca annelerinin karnından parçalayıp aldılar. Kürtajda kadının karnı kesiliyor ve çocuk parça parça alıyorlar. 2012’den sonra Uygur gençlerini Çin’in iç bölgelerine götürmeye başladılar. Her bir evden kız olsun erkek olsun 16 yaş üstü yüz binlerce genci Çin’in iç bölgelerine götürdüler, meslek edindirmek bahanesiyle onları çok ağır işlerde çalıştırdılar. Bu da esasında asimilasyonunun başka bir versiyonu. Doğu Türkistan’da her bölgeye demirden barikatlar kurdular, kapılar yaptılar. Bir mahalleden bir mahalleye gitmek için izin almak zorundasınız. Bir yakınınızı, bir dostunuzu bile ziyaret edebilmek için idareden izin almanız gerekiyor. Gideceğiniz kişi de izin alıyor, böylece iki taraflı izin almanız gerekiyor.

Bir de hac meselesi var. İnsanlar hacca gidemiyor. Sadece imkânsızlıktan değil, Çin hükumetinin politikalarından. Doğu Türkistan’da özellikle 1986’dan sonra insanların mülkiyet hakları kendilerine verildi. Halk biraz zenginleşti, refah seviyesi yükseldi. Bu durumu fırsat bilip hac farizasını yerine getirmek için hayat boyu biriktirdikleri paraları hac için harcamak istediler. Fakat fırsat yok. Şu anda 40 milyona yakın Müslüman var, ama hacca gelen insan sayısı sadece 300-400 kişi. Çin’inin genelinde en fazla 3.000 kişi gidebildi hacca. Bunun da 3’te 2’si Çinli Müslümanlar. Uygurlardan da sadece Çin’e hizmet eden kişilere izin veriliyor.

Doğu Türkistan, dünyaya kapalı bir bölge, pasaport alıp oradan dışarı çıkmak çok zordur. Pasaport olabilmek için hiç suç işlememiş, rüşvet vermemiş olmanız gerekiyor. Bir pasaport alabilmek için 30.000-40.000 $ harcamanız gerekiyor. İnsanlar seyahat özgürlüğünden mahrum bırakılıyor. Bir şehirden bir şehre gidebilmek için oranın yetkilisinden izin almanız gerekiyor. Örneğin Karakaş ilçesinden Hotan'a gideceksiniz. Aradaki mesafe 40 km. 40 km’de yedi kontrol noktası var. Bunların her biri birer zulüm. Aslında 2005 senesinde bu zülüm zirveye çıktı. Dini hassasiyeti olan insanları eğitim kamplarına götürmeye başladılar. Gelecekte eylem yapabilecek kapasiteye sahip insanları şüpheli olarak görüyorlar ve onları sabah kampa götürüp akşama kadar orada tutuyorlardı. Kamplarda akşama kadar devletin kanunlarını öğretiyorlardı. Bu zulümden sonra Doğu Türkistan'da oruç yasağı getirildi. Aslında anayasada böyle bir yasak yok, “Herkese eşit davranılır, herkesin dinine saygı gösterilir.” diye yazar. Doğu Türkistan’da oruç vaktinde insanları meydana toplayıp buralarda yemek yeme yarışmaları düzenlediler, içki içme yarışmalarına soktular. Eskiden bu yarışmalar sadece Ramazan’da yapılırken şimdilerde neredeyse her gün yapılır oldu. Yarışmaya katılmayanları ise cezalandırıyorlardı. “Çin’de oruç yasağı var.” denildiğinde “Öyle bir şey yok, biz dine karşı saygılıyız.” diyorlar ve hemen anayasalarını gösteriyorlar. Ama uygulama böyle değil. Camiye girişleri kısıtladılar. “Beş grup insan camiye giremez.” diye camii kapılarına listeler astılar.

Bunlar:

  1. Kadınlar,
  2. 18 yaşından küçükler,
  3. Komünist partiye üye olanlar,
  4. Devlette memurluk yapanlar,
  5. Devlet memurluğundan emekli olanlar.

Dış dünyadan gözlemciler geldiğinde bunlara yalan söylüyorlar, yasak listesini kaldırıyorlar, ibadet yasağının asla olmadığını, aksine herkesin özgürce camilere gidip geldiğini söylüyorlar. Cami imamını da sıkı sıkıya tembihliyorlar, bunları kontrol etmesi için onu görevlendiriyorlar. İmam işini yapmazsa başkalarını gözcü olarak görevlendiriyorlar.

Doğu Türkistan’da yer altı medreseleri vardı. İnsanlar dinî eğitim alabilmek için yer altında, hücrelerde kalmışlardı. Ben de bu hücrelerin birinde üç yıl okudum. Bu hücrelerin tamamını yıktılar. Evinde kendi çocuğuna Kur’an öğretenleri de cezalandıracaklarını ilan ettiler ve gerçekten Kur’an öğretenleri, öğrenenleri 15-20 yılla cezalandırdılar. Bunun bir örneği Abdulkerim Abdulveli diye bir hocamız vardı. Sadece medrese kurduğu için 7,5 yıl hüküm verdiler. Bu süre bittikten sonra tekrar yenilediler. Böyle yenileye yenileye 32 yıl geçtikten sonra hapishanede şehit oldu. Büyükler olmadığında eve gelip tatlı bir dille çocuklara Kur’an okumayı bilip bilmediklerini soruyorlardı. Doğu Türkistan’da Kur'an eğitimi, din eğitimi bu gibi zulümlerle tamamen yok edildi.

Her yıl 45 kişinin mezun olduğu, İslâmiyet Enstitüsü diye bir merkez kurdular. Bir tür medrese. İslâm ülkelerinden gözlemciler geldiğinde onları bu medreseye götürüyorlar. “Biz İslâmiyet öğretiyoruz.” diye burayı gösteriyorlar. 40 milyon nüfuslu Doğu Türkistan’a 45 kişi ne kadar yeterli olabilir, bunu sorgulamak lazım. Bu merkezlerde kominizm propagandası yapıyorlar, komünizmi öğretiyorlar. Başta da söylediğim gibi, Çin her geçen gün yeni bir işkence modeli geliştiriyor. 2008 yılında Doğu Türkistan’daki bir sürü genci Çin'in iç bölgelerine götürdüler. 4 Temmuz 2009 yılında Çin'in Şandon eyaletinde bir fabrikada 200 Uygur genç çalışıyor. Bu gençler 5.000 Çinli tarafından hunharca katledildi. 5 Temmuz 2009'da bu çocukların anneleri Urumçi'de çocuklarımızı geri istiyoruz diye sokağa döküldü. Aynı gece 5.000 insanı katlettiler. 2014 yılında yeni bir uygulamaya başladılar. “Her gün saat 7.00’de insanlar meydanda toplanacak ve 1 saat boyunca kadınlı erkekli Avrupai tarzda dans edecekler.” diye zorladılar. İnsanlar buna yanaşmayınca önce imamlara gidip onlara dans eğitimi verdiler. Sonra imamlarımızı, âlimlerimizi meydanlara getirip insanların önünde dans etmeye zorladılar. İnternette bunların videolarını bulabilirsiniz. Sakallı, cübbeli insanlar 60-70 yaşlarında meydanda, caminin önünde zorla dans ettiriliyorlar. 2015'te başka bir uygulama daha ortaya koydular. Doğu Türkistan’ın her bölgesinde devasa büyüklükte kamplar inşa ettiler. Önce kamplara gönderilecek insanların listeleri hazırlandı. Herkese kendi geçmişleri hakkında bilgi vermeleri gereken, itiraf mektupları denilen kâğıtlar dağıtıldı. Oraya geçmişte neler yaptığınızı, medrese mi açtınız, zekât mı verdiniz, Kur’an mı öğrettiniz gibi bilgileri yazmanız gerekiyordu. Bu listelerin neticesinde de kampa gidecek kişilere karar verdiler. Bu anketler 40 sorudan oluşuyordu. İlk soru ise herhangi bir dine inanıyor musunuz, inanıyorsanız hangi dinin mensubusunuzdur. 2018'e kadar bu kamplar daha da genişletildi. 2016'dan daha katı bir şekilde uygulamaya başladılar. Aslında 2005'ten beri bu toplama merkezleri vardı. Biraz önce bahsetmiştim. 2016'dan itibaren insanları altı ay, bir yıl, üç yıl, beş yıl gibi sürelerle buralara kapattılar. Bu kampları başta meslek edindirme merkezleri olarak ilan ettiler. Bu tutmayınca buraların ıslah merkezi olduğunu söylediler. Onlara göre buraya kapattıkları insanlar “radikal dinci”lerdi ve ıslah edilmeleri gerekiyordu, yoksa terörist gruplara karışıyorlardı. Kampa aldıkları insanların önce kayıtlarını alıyorlar, sonra komünizm yemini ettiriyorlar. Komünizmi tanıdığına, Çin Devleti’ni sevdiğine, herhangi bir dine mensup olmadığına dair yeminler ettiriyorlar. Daha sonra da bu insanlara her gün dinsizlik eğitimi veriyorlar. Eğer bütün bunlara karşı çıkarsanız dininizi yaşamak isterseniz size işkence yapıyorlar, hatta sizi öldürüyorlar. Birleşmiş Milletler’in rakamlarına göre bu kamplarda 1.200.000 insan var. Ama bizim verilerimize göre üç ila beş milyon insan bu toplama kamplarında tutuluyor. Dışarıda kalan insanları asimile etmek için de geliştirdikleri başka bir zülüm yöntemi var: İkiz aile uygulaması. Bu projeye göre Doğu Türkistanlılar Çinlilerle kardeştir. Uygur ailelerin evlerine Çinliler gelip yerleşiyor, ailelerle entegre oluyorlar, Uygur aileler, Çinliler nasıl yaşıyorsa öyle yaşamak zorunda bırakılıyor; din, kültür farkı tanımıyorlar. Eve gelen Çinliler ne yiyorsa siz de onu yiyorsunuz, ne içiyorsa onu içiyorsunuz, nasıl yaşıyorsa siz de aynı şekilde yaşamak zorunda bırakılıyorsunuz. Aileyi onlar yönlendiriyor. Onlardan farklı yaşamaya kalkarsanız sizi bölücü ilan ediyorlar, terörist listesine alınıyorsunuz. Bu Çinliler evde 5-6 ay süreyle kalıyor, daha sonra o gidiyor yerine bir başkası geliyor. Çin'in resmî rakamlarına göre şu ana kadar 31 milyon Çinli, Uygur evlerini ziyaret etmiş durumda. Evde erkek olsun olmasın, bu insanlarla birlikte yaşamak zorundasınız, hatta aynı yatağı bile paylaşmak zorunda kalabiliyorsunuz. Bu zulümler dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir. Bir diğer proje ise “Tek Devlet, Tek Millet” projesi. Bu nedenle Çinli olmanız gerekiyor Buda haram, helal ortadan kalkıyor. Her şeyin helal olduğunu kabul etmeniz gerekiyor. Onlara göre her şey helal, onlar her şeyi yer içer. Çince İslâm'ı benimsemek zorundasınız. Eğer bir Çinli erkek, Doğu Türkistanlı bir kızla ya da kadınla evlenmek isterse buna hiç kimse engel olamaz. Eğer kadın evliyse evliliği bir şekilde zorla da olsa sonlandırılır. Eğer istediği kızı vermezseniz ya da kadın onunla evlenmeyi kabul etmezse sizi bölücü ilan ediyorlar. Millet ayrımcılığı yapmış oluyorsunuz. Bu da sizin hapishaneye atılmanız için yeterli bir gerekçe.

Gerçekten de içeride olsun dışarıda olsun bütün hayatı Çince yaşamak zorunda kalıyorsunuz. Unutmadan söyleyeyim, bu kampa alınacak insanların en başında dinî nikâh yapanlar oluyor. Dinî nikâh yapmak suçtur. Dinî nikâh yapan hoca hapishaneye gönderiliyor, çünkü çok büyük bir suç işlemiş oluyor. Dini nikâh yapan karı koca da ıslah kampına götürülüyor.

Türkiye, İslâm devletleri ve dünya neden bu kadar sessiz?

Dünyanın sessizliğini anlayabiliyoruz. Şu anda dünyayı 5 devlet yönetiyor. 5 devletten birisi Çin. Herhangi bir karar çıkartıldığı zaman herhangi bir oylama yapıldığı zaman Çin hayır derse diğer devletler de bir şey yapamıyor. Bir diğer sebep: “Kâfirler tek millettir.” İslâm dışındaki bütün dinler ve bu dinlerin temsilcileri tek millettir. Yahudiler, Hristiyanlar, Mecusiler, izmler… Çin neden 2016’dan itibaren bu kadar katı icraata geçti? Zulümlerini arttırdı, çünkü cesaret aldı. İslâm dünyasında insanlarımız göz göre göre katledildi, yok edildi, canlı canlı yakıldı, ayakları, kolları kesildi. Arakan’daki Müslümanların nasıl katledildiğini dünya gördü. Suriye’de olup bitenlere herkes şahit oldu. Irak’ta 2 milyondan fazla insan öldürüldü. Bütün bunlara dünya sessiz kaldı. İslâm dünyasında da ses çıkmadı. Bu tepkisizlik, sükûnet Çin’e cesaret verdi. “Zaten bu insanların arkasında duracak kimse yok.” diyerek zulümlerine devam ettiler. İslâm dünyasındaki yönetimler çoğunlukla Amerika ya da Rusya’nın güdümünde. Onlar ne derlerse öyle hareket ederler. İslâm dünyasından sadece Türkiye’den biraz ses duyabiliyoruz, ama başka devletlerden hiç birisinden bir ses duymuyoruz. Nedeni de dünya menfaatler üzerine kurulmuş bir düzende yaşıyor olmamız. Herkes kendi menfaatine bakıyor. Doğu Türkistan meselesinde de kendi menfaatlerine gelirse ses çıkartıyorlar, gelmezse sessiz kalıyorlar. Unutmadan söyleyeyim; Çin özellikle 2016’dan sonra Doğu Türkistan'ı dış dünyaya kapattı. İnsanlarımızı toplama kamplarına götürdüler, çok sayıda vatandaşımızı hapishaneye kapattılar. Dış dünyaya gidenleri istisnasız bir şekilde hapishaneye attılar. Şu anda benim bir arkadaşım var. 2015 yılında annesi İstanbul’a gelmişti, burada iki ay kalmıştı. Hacca gidip geldi. Doğu Türkistan’a gittiğinde kendisine iki tane suçlama yapıldı. Suçlamalar nedir?

  1. Kanunsuz hacca gitmek,
  2. Türkiye’ye gidip ayrılıkçı güçlerle görüşmek.

Kadın 75 yaşında, şeker hastası, yürümekte zorlanıyor, oğlunun yardımıyla yürüyebiliyor. Bu kadına 16 yıl hapis cezası verdiler. Şu anda hapiste, şimdi hangi durumda ondan haberimiz yok. Benim orada 8 tane kardeşim var. 2016’ya kadar onlarla telefonla görüşüyordum, hal hatır soruyordum, nasıl yaşadıklarını öğreniyordum. Şimdi onlarla görüşemiyorum, sağlar mı, ölüler mi bilmiyorum. 2016’dan itibaren dış dünyayla bütün bağları kestiler. Dışarıdan, özellikle Türkiye’den birimiz telefonla arasak yahut onlardan birisi bizi arasa, bir küçük “Alo” dese akrabalar derhâl tutuklanıyorlar. Şimdi hiç kimse anne babasından, akrabalarından haber alamıyor. Şu anda sosyal medyada ben de Uygur’um, benim annem, babam nerede diye bir kampanya başlatıldı. Böylelikle Çin Doğu Türkistan’ı dış dünyaya kapattı. Allah korusun böyle devam ederse Doğu Türkistan halkının toplu bir şekilde yok edeceğini uzak görmüyorum.

Çin Halk Cumhuriyeti 6.000.000 km2 toprağa sahip bir ülke. Doğu Türkistan, Çin’in 5’te biri olarak görünüyor. Çin o kadar büyük bir devlet olmasına rağmen şu anda dünyada petrol savaşları var, doğal gaz savaşı var. Suriye’de, Irak’ta olup bitenlerin hepsi petrol üzerinden doğal gaz üzerinden olan şeyler. Bu savaşlarda Çin’in çok fazla etkili olduğunu görmüyoruz. Ortada gözükmüyor. Neden? Çünkü bu doğal gaz da petrol de Doğu Türkistan’da yeteri kadar çıktığı için, bundan istifade ettiği için bu savaşlara girmeye lüzum görmüyor. Çin, ucuz işçilikler ülkesi. Ürünleri ucuza mal ediyor, dünya pazarına da ucuz maliyetle satıyor. Pek çok sebepten ekonomisi güçlü. Dünya devletlerinin ekonomisi çoğu yerde Çin’e bağlanmış durumda. Onun içinde Çin’e ses çıkartamıyorlar. Çin de bütün hesaplarını ekonomik ilişkilerin bozulmaması üzerine kuruyor. Eğer İslâm dünyası ya da Türk dünyası Çin'in ekonomik düzenine karşı bir ayaklanma, hareketlenme başlatırsa Çin bundan çok etkilenecektir. Hatta Çin’i mali krize bile sürükleyebilir. Bu da Çin’in paramparça olması demektir. Çin bundan korkuyor. Kendisini güçlü hissetmek, diğer devletlerden destek alabilmek için Şanghay İşbirliği’ni kurdular. Sonra bütün dünyayı kendi ucuz mallarıyla donattılar, bu devletleri kendilerine bağladılar. Hatta Amerika’daki malların %60’ı Çin malı. Onun için de Amerikan şirketleri tesis ve fabrikalarını Çin’de kuruyor. Onun için de Çin’e karşı çok fazla ses çıkmıyor.

Eklemek istediğiniz son bir şey var mı?

Bu mesele kanayan yaramız. Ne kadar anlatsak da Müslüman Uygurların dramını tam olarak ifade etmiş olamayacağız. Fakat son olarak bazı hususların altını bir kez daha çizmek isytiyorum: Doğu Türkistan’da 35-40 milyon Müslüman Türk halkı yaşamakta. Çin'in niyeti gerçekten kötü. Bu milleti, bu insanları tamamen ortadan kaldırmak ya da tamamen Çinleştirip bitirmektir. Çinlileşmiyorlarsa bir şekilde yok edecekler. Böyle bir durum var ortada. Böyle giderse Allah korusun ikinci Endülüs vakası yaşanır. Doğu Türkistan da Endülüs medeniyeti gibi yok olup gider. Müslümanlar buna seyirci mi kalacak? Çin’in bütün gücü ekonomi. Parasına çok güveniyor. Çin’de ekonomik kriz ortaya çıkarsa bugün kurduğu bütün düzenler, bütün planlar altüst olur. Allah’ın iradesi ortaya çıkacaktır inşallah. Doğu Türkistanlılar olarak biz de Allah’ın lütfunu hak etmemiz gerekiyor, ona göre çalışmalıyız. Allah’ın dinine daha fazla sarılmalıyız. İslâmi yaşamımızı devam ettirmemiz gerekiyor. Dünyadaki Müslümanlara da sesleniyorum, özellikle Türk halkına sesleniyorum. Müslümanlık sadece yatıp kalkmaktan ibaret değildir, namaz kılmak, zekât vermek, hayır işler yapmak değildir, zalimin karşısında durmak, mazlumun yanında durmaktır. Eğer İslâm dünyası ikinci bir Endülüs vakası yaşamak istemiyorsa Çin'e karşı dur demek zorundadır. Bir an önce sorumluluklarını yerine getirmesi gerekiyor. Bunu nasıl yapacaklar? Öncelikle iş dünyası Çin ile olan ekonomik ilişkilerini gözden geçirmeli. İkinci görevleri ise Doğu Türkistan’da yaşanan zulümleri tüm dünyaya anlatmaya çalışmak olmalıdır. Bunun için de yürüyüşler, toplantılar düzenleyebilirler, mitingler yapabilirler, ilanlar asabilirler, medyayı etkin bir şekilde kullanabilirler. En azından sosyal medya vasıtasıyla insanlara buradaki zulümleri duyurabilirler. En azından ailelerine, çocuklarına, akrabalarına, Doğu Türkistan diye bir yerin varlığından, burada 40 milyona yakın insanın, Müslüman Türk'ün yaşadığından bahsedebilirler. En azından yakın çevrelerini bilinçlendirebilirler. Doğu Türkistan davası Türkiye'de gündem olursa, Türk halkının davası olursa tüm dünyada yankı bulacaktır. İslâm dünyası da bu davayı sahiplenecektir. Her bir Müslüman’ın yapabileceği şeyler vardır. Bunları bir an önce yapmalarını bekliyoruz.

Alıntılayan: Mustafa Gülali

Güncelleme Tarihi: 11 Nisan 2019, 12:22
banner12
YORUM EKLE

banner19