'Müslüman'ın müslümanlaşması!

Eyyüp Akyüz Ahmed Kalkan hoca ile günümüz dünyasında Müslümanca yaşamayı / yaşayabilmeyi konuştu..

'Müslüman'ın müslümanlaşması!

Modern dünyada Müslüman olmanın en büyük zorlukları nelerdir? 

Bütün bunlara rağmen, İslâm kolaylık dinidir; İslâm dışı düzenler de zorluktur, strestir, bunalımdır, zulümdür; şirk içinde bir hayat sürmek de çirkinlik, rezillik, anormallik ve hastalık olduğu kadar, aslında zorun zorudur da. Evet, Müslümanca yaşayış güzel ve kolay; gayri İslâmî hayat çirkin ve zor bir yaşamdır. Rabbimiz insana zulmetmez, O kaldıramayacağımız zorluğu bize yüklemez. “…Allah size kolaylık (yüsr) diler, sizin için zorluk (usr) istemez...” (2/Bakara, 185); “Allah her şahsa, ancak gücü yettiği kadar sorumluluk yükler.” (2/Bakara, 286); "...Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size ihsân ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz." (5/Mâide, 6)

Eyyüp Akyüz ve Ahmed Kalkan hoca
(+)

İnsanı en iyi tanıyan, onun gücünün neye yeteceğini bilen merhametli Allah, ona kolay dini vermiş, kaldırabileceği yükü yüklemiştir. Allah'a teslim olmuş Müslüman bir kula da Allah'a itimat, güven ve tevekkül yakışır. "Sen bunları yapabilirsin, gücün yeter, bunlar kolaydır, senden zorluk istemiyorum" deniyorsa, "hayır, yapamamam, zor!" demek, her şeyden önce bir isyan ve yalanlamadır. Sırât-ı müstakîm, dosdoğru yol demektir; Peygamberlerin, sıddıkların, şehid ve sâlihlerin (4/Nisâ, 69) yoludur. Bu dosdoğru İslâmî yolda yolculuk kolaydır, ayağı kaymadan nice insan bu yoldan yürümüştür. Ayrıca bu yolda tehlikelere karşı uyarılar, işaretler, yardımlaşmalar, İlâhî ikram ve ihsanlar vardır. Diğer yollar sapıklıktır, dolambaçlı, zigzaglarla dolu ve kaygandır, zordur. Yaşadığımız ülke dâhil, hemen bütün dünyada yürürlükteki kapitalizm, insanların hayatını zorlaştırmaktan başka bir şey getirmemiştir. Tüketim ve israf toplumu, bunalım toplumuna dönüşmüştür. Herkes daha çok tüketmek için, daha çok kazanmaya, dolayısıyla daha zor bir hayata kendini mahkûm ediyor. Bu, kırılması mümkün olmayan bir kısır döngüdür.

İslâm'ın dışındaki tüm düzenler, dünya görüşleri ve ideolojiler birer şirk düzenidir. Şirk ise, büyük bir zulümdür. "Gerçekten şirk, büyük bir zulümdür." (31/Lokman, 13). İslâm dışı düzenler ve uygulamalar zorbalık ve zulümdür, ağır yüktür. Haksız vergiler, hortumlar, adaletsiz hukukî düzenlemeler, halkın sırtındaki ağır yükler. Toplumdaki bütün bireylerin şikâyet ve huzursuzluğu, zorlukların ispatıdır. İnsanların hayatını kolaylaştırma vaadiyle ortaya çıkan materyalizm ve kapitalizm hayatın düzenini bozmuş, insanların fıtratını dejenere etmiş ve ihtiyaç kavramını alabildiğine genişletip bitmek tükenmek bilmeyen yarış içinde insanları tüketim araçlarının, teknolojik aygıtların kölesi yapmış, maddi-manevi zorluk üstüne zorluklar üretmiştir. 

İman cesarettir, takva sahibi olmak güçlü olmaktır. Mü'min inanır ki, Allah zoru kolaylaştırır, kolayı zorlaştırır; bütün bunlar İlâhî hikmet ve Sünnetullah dâhilinde ortaya çıkar. Hayattaki zorlukların kolaylaştırılmasının adı İslâm'dır. Şeytan olumlu bir şeyi terk ettirmek için onu zor gösterir. İnsan zordan kaçmaya meyillidir. Ama bu şeytani/nefsi oyuna gelmeyen nice insan sebat ve ısrar ederek başarılı olmuş, bir zamanlar kendisinin veya başkalarının zor dediğinin hiç de zor olmadığını anlamış ve ispat etmiştir.

Ahmed KalkanSevgi dağları deldirir, olmazları oldurur. Esas sevgi, Allah sevgisi ve Allah için olan sevgidir. Dini, imanı sevdiren de Allah'tır. "Allah, size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip çekici kıldı ve size küfrü, fıskı ve isyânı çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş/irşâd olmuş olanlardır." (49/Hucurât, 7). İman sevgisi, dünyadaki her zorluğu kolay ve güzel kılan esrarengiz bir güçtür. Zorlukların en büyüğü, fedakârlığın en yücesi, candan geçmektir. Ama Allah sevgisiyle dolu bir mü'min şehâdeti kolaylıkla arzular ve bu arzusuna ulaşmak için gözüne güzel gelen ölüm de ona kolaylaştırılır: "Sizden biriniz karıncanın ısırmasından ne kadar acı duyarsa, şehid olan kimse de ölümden ancak o kadar acı duyar." (Tirmizî, Fezâilu'l-Cihâd 26; Nesâî, Cihad 35; İbn Mâce, Cihad 16)

Günümüzde İslâm'ı yaşamak ve hayata geçirmekle ilgili zorluk, dinin ve dinî kuralların zorluğundan ileri gelmiyor; İslâm düşmanı egemen güçlerin ve tâğûtî düzenlerin, Müslümanların dinlerini yaşaması önüne sayısız engeller koymasından, baskı ve zulümlerinden kaynaklanıyor. Dinin yaşanması zorlaştırılıp haramlar, mecburi istikamet işaretleriyle topluma dayatılınca kısır döngü şeklinde hayatın her alanı da zorlaştırılmış oluyor.

Allah'a kulluğun zor olduğunu zannedenler, nasıl zorluklar içinde kıvranıyorlar, farkında değiller. Hakkı görmek istemedikleri için, batıl kendilerine şirin, din de zor geliyor. Kula kulluk ve kendi gibi ya da daha aşağılarına boyun eğmek, insan fıtratına ve onuruna ters nice zorlukları bu insanımsılar nasıl değerlendiriyorlar? Stres ve bunalımlar, psikolojik rahatsızlıklar, ahlâkî problemler, maddî kayıplar, hastalıklar, bitmeyen şikâyetler... hep gayri İslâmî yönelişlerin bu dünyadaki zorluklarıdır. Şeytan, güzel amelleri zor göstermeye çalıştığı gibi, fâsıkların da amellerini süsler, zorları kolay zannettirir. İçki içmek ve sonrasına katlanmak hiç de kolay olmadığı halde, şeytan içkiyi güzel ve kolaylık gibi sunabilir. Fahişelik ve onlarla zina etmek, AIDS gibi riskleriyle, maddi-manevi pislik ve sıkıntılarıyla hiç de kolay bir şey olmasa gerektir.

"Lâ  râhate fi'ddünya." İnsan, zaten dünyada tam ve mutlak bir kolaylık içinde yaşayamaz; Bu kural, zengin-fakir, her dönem ve her yerdeki tüm insanlar için geçerlidir. Yoksa cennetin kıymeti olmazdı. İnsan, hayatın zorluklarını ya Allah için çekecek ve bu zorlukları kolaylık ve güzelliklere çevirecek ve Ahiret sermayesi yapacak, ya da gayri meşrû bir amaç uğruna zorluklara katlanacak, zorluklar katlanarak büyüyecek ve öteki dünyada zor bir hayat onu bekleyecektir.    

Müslümanın Müslümanlaşması, Ahmed KalkanMüslüman’ın Müslümanlaşması  adını taşıyan bir kitabınız var. Müslüman nasıl Müslümanlaşır? Kısaca özetlemenizi istesek... 

 Müslümanların, emredildikleri gibi Müslümanlaşması için tevhid, ibadet ve cihad bilincine yeniden kavuşması ve bunları içselleştirmesi gerekmektedir. Asr-ı saâdeti yaşamanın, saadeti Asra taşımanın yolu akidenin sağlamlığından geçer. Kur’an’ın istediği gibi iman edilmedikçe, kişilerin ve toplumların düzelmesi mümkün olmayacak, ahlâkî öğütler delik kaba su doldurma gayreti gibi sonuçsuz kalacaktır. Rasûlullah’ın Allah’a sığındığı faydasız bilgi için her zorluğa göğüs geren insan, Ahirette kurtuluş ve dünyada huzur için gerekli İslâm’ı öğrenme ve yaşama çabası içinde değilse, büyük bir yanlışlık var demektir. İslâm’ı öğrenmeye çalıştığını sanan bazı kişilerin de, abdesti bozan şeyler kadar imanı bozan şeyleri öğrenmeye önem vermediği de ayrı bir problem. Her taraftan cahiliyyenin kuşattığı insanın, her türlü beşerî dayatmalara karşı direnebilmesi, Allah’tan başkasına eğilmeyecek bir güce ulaşabilmesi için çok sağlam bir imana ihtiyacı olacaktır.

Kur’an, insanın sadece Allah’a kulluk yapmak için yaratıldığını  vurgular. Her türlü puta tapıcılığı, şirkin tüm çeşitlerini, tâğutun bütün görüntülerini, sahte ilâhların egemenliklerini reddetmeden yalnız Allah’a kulluk sergilenemez. İman iddiası da, itaat ile ispat edilmeden insanı kurtaramaz.

“Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde, hakkıyla, nasıl korkulması gerekiyorsa öyle korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.” (3/Âl-i İmrân, 102). Müslüman olarak ölmek istiyorsak, yeniden Müslümanlaşmak ve Müslümanca yaşamak zorundayız.   

İnsanlık hüsranın tüm boyutlarını yaşıyor. Şirkin zulmü globalleşiyor. Çağ imaj, kandırma, vitrin, reklam, tüketme ve tükenme çağı. Çılgınlık, azgınlık ve isyan hiçbir sınır tanımıyor. Nice insan, İslâm’ı mükemmel yaşayanlara şahit olamadığı için İslâm’ın dışında kalıyor; hatta görmediğine, bilmediğine düşman oluyor. Müslümanların da önemli bir kesimi Müslümanlığı doğru şekilde bilmiyor. Bilenlerin de yapabileceklerinin tümünü yaptıklarını iddia etmek zor. Bu ortamda, teknik imkânlarla donanan, devle(tle)şen, küreselleşen fitne, sadece yapanları değil; tüm insanlığı kemiriyor. Ülkeler, sokaklar, evler, beyinler, gönüller işgale uğramış durumda. Müslüman olduğunu iddia edenlerin de büyük bölümü bilinçsizce şirkin kucağına atılıyor, kurtuluşu zalimlerin safında arayıp ifsadı ıslah zannediyor.

Bireysel, sosyal ve siyasal hayattaki tüm problemlerin kaynağında Kur’an’dan uzak inanç ve yaşayışın olduğunu görmek zorundayız. Kur’an’ın diriltici emirlerinden biri şöyledir: “Ey iman edenler iman edin…” (4/Nisâ, 136). Yani, imanın hakkını verin, nasıl iman edilmesi gerekiyorsa öyle iman edin. Sadece sözde değil; özde de, davranışta da teslimiyet gösterin. Bütün organlarınıza iman ettirip onları Allah’a teslim olan Müslüman yapın. İmanınızı itaatle ispatlayın. Mü’minlerin geçirileceği sınavlara hazır olun. Ve imanda sebat edin.

İnsanlar neden ibadetlerinden tat alamıyorlar? 

İnsanlar, bütün uğraşlarında, gerçekten ve sadece Allah’a ibadet ediyorlar mı ki, ibadetlerinde tat almalarından bahsedelim? İbadet, insanın Allah'ın razı olduğu şeyi yapması, yerine getirmekle yükümlü olduğu fiilleri emrolunduğu şekliyle hayata geçirmesi, hiçbir şey gözetmeden Allah'a kulluk etmesi ve bunu, sadece O'na boyun eğip itaat etmek için yapmasıdır. İbadet, imanın uygulanması, hak ve doğru kabul edilen esasların günlük hayatta yaşanması demektir. Kur'an'a müracaat edilerek incelendiği zaman, ibadetin, insan hayatının tümünü kapsayan bir terim olduğu anlaşılır. Sadece belirli hareketleri ve işleri ibadet kabul edip, insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen hükümleri ve bunları uygulamayı ibadet kabul etmemek, Kur'an'daki ibadet anlayışına ters düşer. İbadet, bir şekil ve formaliteden ibaret de değildir. Aksine, bir din edinme, bir sisteme bağlanma ve günlük hayatta yaşanan bir doktrine uyma meselesidir. Bu özelliklerinden dolayı Kur'an'da en çok önem verilen bir konu olmuştur.

Ahmed KalkanGünümüz insanları, ibadetin, Allah'ın koyduğu bütün emirleri kapsadığı gibi, kişiyi Allah'a yönelten her hareketi, her işi de içine alan bir terim olduğunu bilmelidirler. İnsanoğlu, kalbini Allah'a yönelttikçe hayatında yaptığı her hareketin ibadet haline dönüşmesi mümkündür. İslâm, yaratıcı ile yaratılmışlar arasındaki bağın gerçeğini belirtmeye özen göstermiştir. Her varlık gibi, insanla Allah arasında da bir bağın var olduğunu, bunun da "ulûhiyet" ve "ubûdiyet" esaslarından ibaret bulunduğunu kesinlikle belirtmiştir. İşte bu gerçek, Kur'an'da şöyle ifade edilir: "Allah'a ibadet edin. Sizin O'ndan başka ilâhınız yok" (7/A'râf, 59) Bütün peygamberlerin kesinlikle belirttiği gerçek: "Allah'ın tek bir ilâh olduğu ve O'na ibadetle kulluk edilmesi"dir.

İnsanlığın huzur ve mutluluğu, hâkimiyeti hudutsuz, saltanatı ebedî olan Allah'a yönelmededir. İşte, insanların Allah'a karşı durumu budur. Allah yaratan, insanlar ise diğer varlıklar gibi yaratılandır. O rab’dır. İnsan ise kuldur. Allah'a kul olmak, insanı kullara kulluktan kurtarır. Allah'a kulluktan kaçınanlar kendileri gibi kulların kulu olurlar, ya da nefislerinin, arzu ve isteklerinin kulu durumuna düşerler.

Sadece Allah'a ibadet edilmelidir. Çünkü ibadet O'nun hakkıdır. Allah'a ibadet edenlerdir ki, O'ndan başkasından korkmaz ve ümit etmezler de sadece O'na kul olurlar. Gönüller Allah'tan başkasına bağlandığı zaman insanlar korku kaynağı ile ümit kaynağını ayrı ayrı görürler. O zaman bir de bakarsınız ki bir tarafta dilber sevgi ma'budları, diğer tarafta da kahraman korku ma'budları dizilmiştir. İkisi arasında kalan zavallı insan, bu hal içinde çırpınır, tapınır ve bunu da bir ibadet sanır. Yaratıklardan hiç biri rab olamaz. Her şeyin mutlak Rabbi Allah'tır. O'na ibadet edilmelidir. Çünkü ibadet ve ubûdiyet Allah'ın hakkı, insanın da vazifesidir.

İbadet, hayat yolunun bütünüdür.  Namaz, oruç gibi ibadetler, insanın azığını ikmal ettiği, enerji depolanan istasyonlardır. Azık bittikçe ve yolcu, önündeki istasyona her uğrayışında yeni bir enerji ve azık aldığı duraklardır namazlar, oruçlar. Bu dinde ibadet anlayışı ve yolu geniş kapsamlıdır. İnsanların ibadet diye isimlendirmekte birleştikleri bir takım taabbudî sembollerle sınırlı değildir. Bu semboller -bütün önemlerine rağmen-  farz kılınan ibadetin sadece bir parçasıdır. "De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm ortağı olmayan Rabb’ul âlemîn Allah içindir. O'nun hiçbir ortağı yoktur." (6/En'âm, 162-163) Namaz ve kurban, sembolleri temsil ediyor; fakat gaye bundan daha büyüktür. Gaye ölünceye kadar hayatın tümünün, hatta bizzat hayatın, ortağı olmayan Allah'a yöneltilmiş bir ibadet olmasıdır. Yani ibâadet; her anı, her işi, her fikri, her duyguyu kapsıyor.

"Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk/ibadet etsinler diye yarattım." (51/Zâriyât, 56) Cinlerin ve insanların yaratılış hedefi Allah'a ibadete hasredildiğine göre, hayatın bütününü ölünceye kadar sadece şeklî farzlar doldurabilir mi? Bu, ancak ibadetin hayatın her yönünü kapsaması durumunda gerçekleşir. Bu da bilfiil İslâm'da vardır. Şeklî ibadetler namaz da olsa, zekât, oruç veya hac da olsa, belirli bir süreyi kapsar. Ya da kişi nafilelerle bu süreyi arttırabilir. Fakat hayatın bütün alanını dolduramaz. Bu şekilde ancak Allah'ın nurdan yarattığı melekler ibadet edebilir (21/Enbiyâ, 20; 66/Tahrîm, 6). Yoksa insanoğlu bütün vakitlerini klasik ibadetlerle geçiremez.

Rasûlülllah (s.a.s.)'ın ibadetin insan hayatındaki büyük küçük her şeyi kapsadığını öğretmek için buyurduğu gibi "hatta eşinin ağzına koyduğu bir lokma bile" ibadettir.

Bütün ibadetler, dünya ve ahireti beraber hedefleyen bir iştir. İster klasik ibadet tanımı içine giren semboller olsun, ister insanın icra edip yürüttüğü hayatî faaliyetler olsun.

 İbadetleri ma'bedlerle sınırlamayan bir dinin, temel buyruklarının yanında, gülümsemeyi, sevmeyi, çalışmayı, ticareti, yeme-içmeyi, kızmayı, ağlamayı, yürümeyi, nefes almayı, sevişmeyi, yani hayatın kendisini ibadet haline getirmesine neden hayret etmeli? İlâhî sınırlar korunduğu zaman hayatın her birimi gerçek kimliğini kazanır. Bu kimlikle açılır cennetin kapıları.

Bu kadar sözden sonra, sorunuza cevap vermeye çalışayım: “İnsanlar neden ibadetlerinden tat alamıyorlar?” İmanları kâmil olmadığı için, ibadetleri ihlâssız olduğu için. İbadetlerini severek yapmadıkları için. İbadetleri, kendileri için bir gıda, zaruri bir ihtiyaç olarak görmedikleri, ruhlarına, psikolojilerine ilaç kabul etmedikleri için. “İbadetten zevk almak” derken sanırım “namaz” adlı ibadetlerin en büyüğünü, en özel olanını kast ediyorsunuz. Namazdan zevk almak için namazı huşû ile edâ etmek, ikame etmek gerekiyor. 

Namazda huşu kalbin tam olarak dış ilgilerden boşaltılıp, Allah'a bağlanması  ile meydana gelir. O zaman gönül huzuru duyulur. Namazda huşu; bütün himmetini namaz için toplamak, namazın dışındaki her şeyden yüz çevirmek, namazı bütün organlarıyla, bütün ruhuyla, gönlüyle, zihniyle eda etmek demektir.

Sadece kalıpla kılınıp kalben kılınmayan namaz, insana zevk vermez elbet. Kıldığımız namaz, son kılacağımız namaz olsa nasıl kılarsak öyle kılmalıyız ki namazlarımızdan zevk alabilelim. Miraca çıkıp Rabbimizle görüşmek olarak değerlendirilen namaz insana huzur verir. Kendi namazımıza kendimiz not versek, on üzerinden kaç not veririz? Namaz kılarken ruhumuzun röntgeni çekilse, iftihar ederek insanlara gösterebilir miyiz? Ne tür düşüncelerle, dünyevî hesaplarla, vesveselerle namaz kılıyoruz, ya da kılar gibi yapıyoruz? Bu sorulara olumlu cevap vermeden namazdan nasıl zevk alınabilir ki? Namazı tahsildara vergi verir gibi kılarsak, namazla kurtulalım dememiz gerektiği halde, namaz kılıp da (namazdan) kurtulalım demeye kalkarsak, böyle kılınan namaz bize zevk verir mi? Mâlum, Kur’an’ın hiçbir ayetinde “namaz kılın!” denilmez; “namazı ikame edin” denir. İkame etmek, ayağa kaldırmak demektir. Namazlar ölü gibi, yerde sürünüyor. Namazların başı dik değil, başı eğik. Biz namazı ayağa kaldırmazsak, namaz bizi ayağa kaldırır mı? Her türlü fahşâdan ve münkerden, aşırılık ve günahlardan alıkoymayan namaza namaz demez ki Kur’an. Namaz, insanın Allah karşısındaki esas duruşunu sembolize eden muhteşem bir simge. Ama, Allah'a karşı esas duruşu olmayanların başını nasıl dik tutsun namaz? Namazın başını dik tutmayanların başını neden dik tutsun namaz?

Ahmed KalkanKalp ve zihin başka şeylerle meşgulse namaz gafletle kılınmış demektir. Böyle namaz, Hakkı hatırlatmaz. Hâlbuki namaz, Hakkı hatırlatmak içindir. Okuduğumuz ayet ve duaların anlamlarını düşünmeden kılınan namaz insana huşu sağlamaz, zevk de vermez. Allah’ı görür gibi ihsan bilinci içinde eda edilmeyen, formalite icabı veya yükten kurtulmak için kılınan (ikame edilmeyen) namazın insana dünyada faydası nasıl dokunsun?

Bir Müslüman, Allah ile arasını en iyi nasıl tutabilir? 

Şirkten uzak, tevhide uygun tarzda inandıktan sonra bu inancın gerektirdiği şekilde yaşayıp hayatımızı kulluk içinde değerlendirerek Allah’la aramız sağlamlaşır ve güzelleşir.

Mü’min bir kul, Allah’a, yani O’nun dinine yardım edecektir ki, O da kuluna yardım etsin (47/Muhammed, 7). İman edenler, kendilerinden önceki mü’minlerin sünnetullah gereği başından geçen sıkıntılara göğüs gerecek ve “Allah’ın yardımı ne zaman?” diye tavırları ve dilleriyle o yardımı bekleyip hak kazanacaklar ki, “Allah’ın yardımı yakın” olsun. Allah’ın yardımı olmadan muvaffakiyet/başarı yoktur (11/Hûd, 88). Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah’ındır (3/Âl-i İmrân, 126). Allah dilediğine yardım edip zafer verir (30/Rûm, 5). Allah dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basiret sahipleri için büyük bir ibret vardır (3/Âl-i İmrân, 13). Mü’minlere yardım etmeyi Allah üzerine hak olarak almıştır (30/Rûm, 47). İman edip mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda savaşanların günahlarını bağışladığı ve onları cennetlere koyduğu gibi, Allah, onlara sevecekleri başka bir şey daha vaad eder: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih (61/Saf, 10-13).   

Bir kısmının adı “ensar” olan ashabın Allah’ın yardımına nail olup kısa bir zaman içinde maddî ve manevi her alanda dünyanın en büyük gücüne sahip olması, O’nun yardımıyla zaferden zafere koşmaları işte bu bilinçte yatmaktadır: Onlar öncelikle Allah’ın dinine yardım ettiler, Allah da onlara yardım etti. Onlar öncelikle kendileri Allah’a doğru adım attılar, Allah da onlara yardım etti. Önce İlâhî yardıma, zafer ve devlete liyakat kesbettiler, Allah da onlara kapılarını açtı. Günümüz insanı hazırcılığa, kolaycılığa, görevlerini ihmal edip haklarını öne çıkarmaya, özgürlüğünü savunup sorumluluktan kaçmaya, her şeyi eleştirip kendi nefsini savunmaya, cihad gibi Allah’ın yardımına ulaştıracak vesilelerden uzaklaşmaya, dünyevîleşip ölümden korkmaya meyyal olduğu için Allah’ın yardımı da gelmemektedir.

Allah’ın yardımı hangi şartlarda gelir, Kur’an bu sünnetullahı  birçok âyette belirtir. Bunlardan biri: “(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve onlar öyle sarsıldılar ki Peygamber ve onunla beraber iman edenler, nihâyet ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman (onlara): ‘Şüphesiz Allah’ın yardımı yakın’ (denildi).” (2/Bakara, 214). Bu âyette eşsiz bir terbiye örneği vardır. Müslümanlara dünyada ve dolayısıyla ahirette başarılı olmanın yolu, iman ve cihadla çalışmak, çabalamak, Allah yolunda sıkıntılara katlanmak, güçlüklerden yılmamak, daima tembelliği, zevk ve sefâyı, eğlenceyi tercih eden nefsin hevâsından, şeytandan uzak olmaktır. Ey Müslümanlar! Sıkıntı çekmeden, cihad etmeden, kurban vermeden zafere ulaşamazsınız, cennete giremezsiniz. Bu ayet, bir rivayete göre, Hendek Savaşında Müslümanların çektiği sıkıntıları dile getirir. Diğer rivayete göre, Uhud Savaşı ile ilgilidir. Diğer bir rivayete göre ise, evlerini, mallarını ve yakınlarını Mekke’de bırakıp bunca sıkıntılara katlanarak Medine’ye göç eden Müslümanları teselli için inmiştir.

Hadis-i Şerifte: “Nasılsanız öyle idare olunursunuz” buyrulmuş. “...Bir toplum kendindeki özellikleri değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledimi, artık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. Onların Allah’tan başka yardımcıları da yoktur.” (13/Ra’d, 11). Allah âdildir, zerre kadar zulmetmez. Hak edene hak ettiğini verir. Hatta hak etmek için, liyakat kesbetmek için gerekli gayreti gösteren kimselere lutfuyla muamele eder, fazlaca nimetler ihsan eder. Önemli olan, mü’min kulların kulluk bilincidir. İnsan Allah’a doğru adım atar atmaz Allah kapılarını açacak, dünyada izzet ve devlet, ahirette sonsuz nimet ve cennet verecektir.           

Günümüz Müslümanlarının ve dünümüz dava adamlarının en zor imtihanı  dünyevîleşmedir. Bu sınavda dökülen etrafımızdaki çok sayıda insan, bize hal dilleriyle dünyevîleşmenin insanilik ve İslâmîlikten ne kadar uzak olduğunu haykırıyor; dünyevîleşme meylinden uzak olanlar her an bu çığlığı duyabilir. Öyle bir sömürü düzeni içinde yaşıyoruz ki, kapitalizm din olmuş, para da dünyevîleşen biri için tanrı, banka tapınak, çek ve hisse senedi kutsal bir kitaptır. Ancak bilinçli dava erleri, tevhidi bayraklaştıran ve dünyevîleşme adlı şeytanın hilelerini bilip kavli ve fiili dua ile Allah’a sığınan muvahhidler bu kâğıttan tanrılara “lâ/hayır!” diyebilir.

"Fakirlikten şikâyet edenlere sormak lâzım: 'İki gözünün kör olup bir milyar doların olsun, ister misin? Aklını ve dilini satın almaya kalkan olursa kaça satarsın? Hele hidayetini, dinini, cennetini satın almak isteseler kaç para istersin? Öyleyse, milyarlarca altın değerinde Rabbinin nimetleri varken, fakirlikten şikâyet etmeye utanmıyor musun?" Rızkın/zenginliğin en güzeli hidayettir, imandır, takvadır, salih ameldir, güzel ahlâktır.

 “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlü’ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Mü’minleri (bunlarla) müjdele.” (61/Saff, 10-13). İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı ahirete tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrımındayız: Ya nefsimiz veya Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya dava. Ya fâni olan, ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara selâm olsun!                

Önceki konuşmamız için tıklayın. 

Eyyüp Akyüz sordu

Güncelleme Tarihi: 02 Nisan 2010, 16:45
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
esra karayank
esra karayank - 11 yıl Önce

EYYÜP AKYÜZ'Ü BEĞENEREK OKURUM VE TAVSİYE EDERM..BU ÇALIŞMASIDA DİĞER ÇALIŞMALARI KADAR ETKİLEYİCİ, GÜZEL VE GAYET DOĞRU YOLDA BR SORUŞTURMA..HOCAMI TEBRİK EDİYRM..DEVAMLARINI BEKLİYORUZ..SA.

Ebuzer Coşkun
Ebuzer Coşkun - 11 yıl Önce

eyyüp bey'e ehl-i ilim ahmet kalkan hocadan istifade imkanı sağladığı için teşekkür ediyor, bu minvaldeki röportajların da devamını bekliyoruz.

banner19

banner13

banner26