Muhammet Ateş: "Mağrib’den şarka ve garba haykıran filozof: Taha Abdurrahman"

"Taklidin hem selefî-vahhabi tarzını hem de modernist tarzını aşmadıkça zihinsel bir berraklığa, ahlâki bir olgunluğa, özgün ve estetik bir düşünsel üretime ermek nerdeyse muhâldir." İsmail Demirbaş'ın söyleşisi.

Muhammet Ateş: "Mağrib’den şarka ve garba haykıran filozof: Taha Abdurrahman"

Isparta’nın görünmeyen üniversitesi Bekir Sağlam her yıl kitaba ve düşünceye değer veren okurları, akademisyenlerle bir araya getiriyor. Önceden belirlenen ve çalışılan konular üzerinde iki gün boyunca oturumlar yapılıyor. İlim ve Fikir Yolculuğu adı verilen bu çalışma, adına yakışır şekilde yoluna devam ediyor. Bu yılki buluşmaya Prof. Dr. Kasım Küçükalp, Prof Dr. Durmuş Günay ve Muhammet Ateş katıldılar. Düşünceden ahlâka, nihilimzden simülasyon dünyasına, sünnetin dindeki yerinden âlim ve entelektüel yetiştiren eğitim paradigmasına varıncaya kadar birçok konu üzerinde duruldu.

Genç bir akademisyen olan Muhammet Ateş, “Bilge insan Taha Abdurahman” üzerine ufuk açıcı bir sunum yaptı. Sonraki haftalarda Taha’nın başyapıtı “Dinin Ruhu” kitabından online dersler vermeye başladı. Ben de bu buluşmaları fırsata çevirip kendisiyle Taha Abdurrahman ile ilgili bir söyleşi yaptım. Arz ederim efendim.

Kıymetli hocam, Taha Abdurrahman’ın düşüncesi ve felsefesi üzerine ülkemizde çalışma yapan ilk akademisyenlerden birisiniz. Abdurrahman Taha üzerine çalışmak fikri sizde nasıl ortaya çıktı?

Taha Abdurrahman’ın eserlerini okumaya başlamadan önce ülkemizdeki Müslüman entelektüel damarı oluşturan İsmet Özel, Sezai Karakoç, Nurettin Topçu gibi mütefekkirlerimizi okumuştum. Bu yüzden Taha Abdurrahman’ın eserlerini okumaya başladığımda kendimi çok aşina olduğum bir düşünüş tarzı, bir fikir iklimi içinde buldum. Çünkü Taha’nın savunduğu tezler temelde bu düşünürlerde okuyup öğrendiğim şeylere oldukça yakın düşüyordu. Örneğin İsmet Özel’in “Türklük kavramı” üzerinden Müslümanlara özgü bir düşünüş tarzının olduğunu, bu yüzden İslâm düşüncesi içinde üretilen ve üretilme imkanı taşıyan fikri müktesebatın öyle “evrensel düşünce” şeklinde ihdas edilmiş uyduruk bir giyotine kurban edilemeyeceği yönünde savunduğu şeyi, Taha Abdurrahman da dilbilim ve dil felsefesinin ortak bir disiplini olan “edimbilim” cihetinden savunur ve bu düşünceyi daha teknik bir isimlendirme ile “İslamî pragmatik/edimbilimsel alan” şeklinde kavramlaştırır. Keza her iki düşünür özgün bir düşünsel sistem inşasının “insana yönelik” estetik ve özgün bir tasavvur geliştirmekle mümkün olacağına inanır. Tabiî bir mümin için özgün ve estetik bir tasavvur inşa etmek demek, her şeyden önce özgün ve estetik bir Kur’an okuması yapmak demektir. Her iki düşünür de buna davet eder zaten. Buna benzer örnekleri çoğaltabilirim, fakat burada sorunun cevap çerçevesini çok aşmak istemem.

Taha Abdurrahman’ın 2020 yılında "İslam düşüncesinin ihyasına yönelik yüksek felsefi çabası, disiplinler arası yaklaşımın yanı sıra geleneksel birikimi dikkate alan kuşatıcı yöntemi" dolayısıyla Necip Fazıl Uluslararası Kültür Sanat Ödülü'ne layık görülmesi ülkemiz adına sevindirici bir gelişme oldu. Taha hâlen hayatta olan ve ilerlemiş yaşına rağmen çalışmalarına devam eden büyük filozoflardan biri olmasına rağmen uzun süre hem İslâm dünyası hem de Batı dünyası onu görmezden ve duymazdan gelmiş. Bunun sebepleri sizce nelerdir?

Batı şu an dünyaya hâkim olan sistemin başında yer alıyor. Orada yer almayı hak etmediğini güçlü bir şekilde de seziyor. Çünkü modernite projesi ve aydınlanma felsefesinin meşruiyetini sağlayacak mahiyette kendi tebasına ve dünyaya hangi sözü verdiyse özellikle son iki yüzyıl içinde onun tam aksini gerçekleştirdi. Kurduğu sistem ve geliştirdiği ideolojilerle tüm insanlığı barışa erdireceğini ilan etti ama dünya tarihinin en kanlı iki savaşına imza attı. Ki irili ufaklı açtığı savaşlar kesintiye uğramaksızın sürüyor hâlâ. Aydınlanma düşüncesi neticesinde tüm dünyayı refaha ulaştıracağını söyledi ve fakat geliştirdiği kapitalist ekonomik modelle dünyayı fakirlik ve zenginlik bakımından insanlık tarihinde görülmemiş bir şekilde ayrıştırdı. Tam ortadan ikiye böldü. Güney ülkeleri bu acımasız kapitalist sömürü ve zulmün etkisiyle açlık, sefalet ve hastalıkla boğuşurken kuzey ülkeleri kapitalizm kanallarından kendilerine akan haraçla israfın, lüksün ve konformizmin taşkınlığı içinde yaşam sürüyor. Bu yüzden de Batı medeniyeti durmadan kriz üretmektedir. Bu krizlerle baş edebilme korkusunun yanı sıra bir de genç ve dinamik bir din olan İslâm’ın potansiyeli ile de başa çıkmak zorunda hissediyor kendisini. İşte bu başa çıkma faaliyeti doğrultusunda geliştirdikleri bir strateji de Kur’an’ın, İslâm’ın ve Müslümanların asrın idrakine âdil ve Batı’nın tüm ahlâki krizlerini bertaraf edebilecek taptaze bir ruh üfleme imkanına sahip olduğunu savunan bütün Müslüman mütefekkirleri ademe mahkûm etmek şeklinde. Zira eğer siz Batılı modern düşünüş tarzını ve değerlerini “evrensel değerler” adı altında savunup bütün kadim medeniyetlere dayatmıyorsanız Batılıların ve onların Müslüman ülkelerindeki görevli veya gönüllü elçilerinin radarına anında takılıyorsunuz veya ademe mahkûm edilerek ya da mümkünse itibarsızlaştırılarak insanların düşünme tarzına etki etmekten uzaklaştırılıyorsunuz. Bana göre Taha Abdurrahman’ın otuz-kırk yıl önce yazdığı eserlerin ancak günümüzde -o da kısmen- gündeme gelmesinin sebebi budur.

Taha Abdurrahman Batılılara, hem de onların itibar ettiği yüksek felsefî meleke ve dille açık ve cesur bir şekilde “Biz sizin gibi düşünmek zorunda değiliz, sizin gibi inanmak zorunda değiliz, sizin için kendi düşünsel mirasımızı terk edecek değiliz, sizin dini tasavvurlarınızın dünyaya hâkim olması için kendi dinimizin gereklerinden vazgeçecek değiliz, bilakis sizin dünyaya özellikle ahlaki yönden çektirdiğiniz acıların, dünyayı duçar kıldığınız yaraların merhemi bizde” diyor. Müesses nizamın ekabirini son derece rahatsız eden bu özgüvenli ve nitelikli ses ne kadar az yayılırsa onlar için o kadar iyi. Müslüman dünyaya gelirsek kanaatim o ki Taha Abdurrahman’ın geç fark edilmesinin bir nedeni; kitaplarının son derece beliğ olmasına karşın modern mantık, dil felsefesi ve dilbilimlerinin melekesi ile yazıldığı için zor anlaşılır olmasıdır. Diğer bir neden de Descartes rasyonalitesinin hüküm sürdüğü modernist Müslüman muhitlerde Taha’nın düşünüş biçiminin yadırganması olabilir.  

Taha Abdurrahman’ın modernizme dair güçlü eleştirileri olmakla birlikte ‘modernitenin ruhu’ kavramından yola çıkarak her kültür ve medeniyetin kendi özgün modernitesini oluşturabileceğini iddia ediyor. Modernite konusunda onu diğer filozoflardan farklı kılan görüşleri nelerdir?

Taha Abdurrahman modernlik için “özgünlük ve özgürlük ikliminde” serpilen üretkenliği kıstas alır. Bu yüzden ona göre düşünce ve insanlık tarihi, eğer özellikle köklü sıçrayış momentumları esas alınırsa aslında bir modernleşme tarihidir. Bu yüzden tarihte varlık göstermiş her millet ve medeniyet ilgili dönemin modernliğini sergilemiştir. Taha’ya göre modernlik bir ruhtur. Bu ruhun üç temel tezahürü var: Rüşt, eleştiri ve şümul.

Bir düşünce ikliminde insanlar düşünme konusunda vesayet altına girmeyi reddedip kendi düşündüklerini, istikşafi bir eleştiriye tabi tutmaksızın hiçbir tezi kabul etmedikleri ve bu ruhu her toplum ve bireye layık gördükleri zaman o toplum “modernliğe giriş yapmış” demektir. Taha Abdurrahman modernlik ruhunun bu yüzden ne bir coğrafyaya ne de bir medeniyete özgü olduğunu savunur. Ama modernliğin tanımlama faaliyetinde “ruh ile pratik” farkı, bunu usul terimleriyle ifade edecek olursak “usul ile füru’” farkı gözetilmediği için modernlik günümüzdeki Batı medeniyetine özgü bir şey olarak düşünülüyor. Oysa günümüzde Batı modernitesi “modernlik” ruhunun mümkün uygulama tarzlarından sadece biridir. Kaldı ki bu alafranga modernlik tarzı, uygulama aksiyomlarından dolayı oldukça arızalıdır. Çünkü inşa ettiği akıl, birleştiren değil parçalayan, bütünleyen değil bölen bir akıldır. Hatta post-modernite aklını hesaba katarsak akletmek; bir şeyi nerdeyse kırıntılar haline getirmektir. Bu yüzden Batılı tarz modernlikte uygulama aksiyomları bilimi ahlâktan, siyaseti ahlaktan; dini inancı, özellikle ahiret inancını sosyal hayatın tezahürlerinden ayırmıştır. Ayrılma kabul etmeyen şeyleri ayırdıkça da kriz üretmiştir ve üretmeye de devam etmektedir. Taha Abdurrahman, modernliğin Batılı pratiğini değil, ruhunu esas aldığımızda elbette ki bir İslâm modernliğinin mümkün olduğunu söyler. Hatta mümkünlük ne kelime, böyle bir modernlik inşa etmek farz-ı ‘ayndır, der. Müslümanın aklı tevhid inancına göre çalışır, bu yüzden birleştirir, bütünler ve “ünsiyet ve ülfet husule getiren cihetler” üzerinden alakalar kurmayı önceler. Bu yüzden Müslümanların modernliğin ruhunu uygularken benimseyecekleri “icrâî aksiyomlar” hiç kuşkusuz ki Batılıların aksiyomlarından farklılık arz edecektir. Örneğin bilim ile ahlakın insicamı bir aksiyom olarak belirlenecektir.

Taha, Müslümanların bu anlamda oldukça ihmalkâr davrandığını düşünmekte. Çünkü ona göre bizim modernliğe girişimizin iki ana kapısı var, biri özgün ve estetik, yani modern bir Kur’an okuması, diğeri de son modern atılımı yapan Batı’nın nitelikli düşünce eserlerinin üç ayrı seviyeden tercüme edilmesi. Kur’an’ın özgün ve estetik bir okumaya tabi tutulması bu çağda yaşayan Müslümanlar olarak, İslâm’ın bu çağda değerine layık bir tecelliyle belirgin kılınması, Müslümanın da İslâm’ı bu çağın zaikası ile tadıp bu tadı çağın dili ve metodolojik melekeleriyle tarif ve tasvir etmesi için şarttır. Değil mi ki her Müslüman ilk Müslümandır, öyleyse her Müslüman “Müslümanca varoluş olgusuna” kendi özel ve özgün deneyimini eklemeli ve böylece tevarüs ettiği geleneğe kendi payına düşeni ekleyip onu kendisinden sonra gelenlere miras bırakmalı. Tercümede ise esasen Batılı metin inşa edicileri -tabir-i caizse- üretim laboratuvarları içinde gözlem ve deney altına almak ve onların özgünlük sırlarını açığa çıkarmak hedeflenmeli. Bu yüzden bu anlamda otorite eserlerin önce lafzının harf-i tercümesi yapılmalı ki metin inşa edicilerin kendi dillerinin imkanlarını özgün bir düşünce ortaya çıkarmada nasıl kullandıkları görülsün. İkinci aşamada “anlamının harf-i tercümesi” yapılmalı ki onların kavram üretmedeki melekelerinin sırları keşfedilsin. Üçüncü aşamada ise ilgili metin yerlileştirilmeli, yani metnin zeminindeki istidlal mekanizması ve semantik ağ korunup metnin dilinin okurun hazzedeceği şekilde tamamen hedef dilin gereklerine göre, anlamsal unsurlarının da yine okurun kendi kültüründen aşina olduğu şeylerle tercüme edilmesi gerekir. Böylece okur özgün ve estetik üretime giden yolun her menzilinde öğrenilmesi gerekeni görecek ve bu suretle özgünlüğe açılan yolu yürüme konusunda bir bilinç ve dirayet kazanacaktır.

Taha Abdurrahman hakkında çokça dile getirilen ‘Asrın Gazalisi’ benzetmesi var. Okurları bu benzetmeye sevk eden sebepler nelerdir?

Evet, Arap aleminde özellikle Taha Abdurrahman’ı takip edenler böyle bir benzetme yapıyorlar. Muhtemelen “yeni gelen/gelişen” karşısında “Müslümanca varoluşun” kıymetine halel getirmemek, özgüvenle “bu yeni”den de istifade ederek Müslümanca varoluşun derinliklerini ve güzelliklerini keşfetme, anlatma, telif etme dirayeti göstermek bakımından iki ismi birbirine benzetiyorlar. Bu cihetten bir benzerlik kurulabilir. Zira Gazali de bunu yapmıştır. Bugün Taha Abdurrahman da aynı şeyi yapmaktadır. Fakat eğer düşünme yöntemini esas alırsak Taha Abdurrahman, İbn Arabi’ye daha yakındır. Gazali, Taha Abdurrahman’a göre Aristotelyen mantık tasavvurunun etkilerini taşır. Bu yüzden metodolojik yönden aralarında pek bir yakınlık kurulamaz.

Wail B.Hallaq ‘Modernitenin Reformu’ kitabında Taha Abdurrahman’ın felsefesine, ahlak ve yeni insan görüşlerine dair derinlikli bir okuma yapıyor ve bazı eleştiriler sunuyor. Sizin de Abdurrahman Taha’nın felsefesi özelinde “Modernitenin Felsefi Temelleri ve İslâm” adıyla bir kitabınız yayımlandı. Bunun dışında henüz akademik camiadan birkaç makale dışında Taha Abdurrahman’ın felsefesi üzerine bir şeyler yazılmadı. Bu sessizliği siz neye bağlıyorsunuz?

Yönelim ve niyet, esasen her şeyin altındaki temel muharrik güçtür. Türkiye’de akademide -özellikle kendisinden Taha Abdurrahman düşüncesini bahse konu etmesi beklenecek olan bölümlerde- hâkim olan yönelim ve niyetin, eskisine nazaran oldukça esnemiş, biraz da çeşitlenmiş olsa da Taha Abdurrahman’ın ortaya koyduğu perspektifi ve düşünsel yapıyı anlamlı kabul edebilecek bir kıvama geldiğini sanmıyorum. Bu yüzden Taha Abdurrahman’a ilgi oldukça sınırlı kalıyor. Bir de Taha Abdurrahman’ın külliyatının henüz tercüme edilmemiş olması onun düşünsel projelerini çalışmak isteyenlerin önünde engel teşkil ediyor. Ama ben ilk sebebin daha izah edici olduğunu düşünüyorum. Bunu bizim kendi ülkemizde yetişen düşünürlerimizin, mesela İsmet Özel, Sezai Karakoç ve Cemil Meriç, hatta Yalçın Koç’ların gördüğü düşük ilgiden de anlayabiliyoruz. Akademik camiada bu insanların ortaya koyduğu düşünsel mahsulatın kritiğini yapmaya bile oldukça bireysel çabalar yöneliyor. Bize ait olan, ne yazık ki akademinin hâlâ çok uzağında.

Son iki yıl içerisinde Taha Abdurrahman’ın eserleri Türkçeye çevrilmeye başlandı. Bu güzel bir gelişme. Fakat Taha Abdurrahman bir şair, dil felsefesi ve mantık uzmanı olmasına rağmen çeviri eserlerinin zor anlaşıldığına dair eleştiriler var. Siz bu çevirileri nasıl buluyorsunuz?

Şimdiye kadar üç dört kitabı tercüme edildi, ama yapılan tüm tercümeleri bende yok, elime sadece iki kitabının çevirisi geçti, ikisi de oldukça niteliksiz. Hatta bir tanesinin nerdeyse her paragrafı yanlış olarak ve bozuk bir Türkçeyle tercüme edilmiş. Diğer mütercimleri zan altında bırakmamak için hemen belirtmeliyim ki ben bahsi geçen her iki çeviriyi de değerlendiren yazılar yazdım ve Marmara İlahiyat dergisinde yayınlandılar. Merak edenler o yazılara müracaat edebilir. Bir çeviride temelde iki şey aranır: Doğru ve güzel olması. Eserin anlatmak istediğini bozmadan, daraltmadan, genişletmeden, değiştirmeden aktarmak mütercimin öncelikle müellife karşı sorumluluğudur. Eseri anlaşılır, güzel ve zengin bir Türkçeyle tercüme etmek ise öncelikle Türk okuruna karşı sorumluluğudur. Mütercim bu iki sorumluluğu yüklenecek evsafa sahip değilse tercümeye yeltenmemeli. Ama neylersiniz ki vakıa, buna uygun cereyan etmiyor.

Arap ve Batı dünyasında Taha Abdurrahman ile ilgili çalışmalar yapılıyor mu?

Son beş yılda Arap âleminde Taha Abdurrahman hakkında oldukça fazla akademik çalışma yapıldı. Yapılmaya da devam ediyor. Düşüncesi hakkında çok yetersiz de olsa İngilizce bir literatür de yavaş yavaş oluşmaya başladı.

Özetle Taha Abdurrahman okurlarına ne sunuyor?

Özgün düşünmek için Batıyı olduğu gibi kopyalamak ve taklit etmek, yani çok örtük de olsa Hristiyanlaşmak gerekmediğini anlamalarını sağlar. Müslüman kalarak da, Müslümanca varoluşu taptaze tadarak da özgün ve estetik bir üretkenliğe ulaşmak pekala mümkün. Bunun için taklitten nefret etmek yeterli. Taklidin hem selefî-vahhabi tarzını hem de modernist tarzını aşmadıkça zihinsel bir berraklığa, ahlâki bir olgunluğa, özgün ve estetik bir düşünsel üretime ermek nerdeyse muhâldir.

Sunduğu çok spesifik bir hususu önemle belirtmeden geçmek istemem. O da şu ki bazı popüler düşünürler tarafından Marksist epistemolojinin “üst-yapı ve alt-yapı” baltasıyla kopuk parçalara ayrılan İslam, ilim ve düşünce geleneğinin tevhid kültürü ile inşa olmuş bir akıl tarafından nasıl “insicamlı bir şekilde, ülfet ve ünsiyetle birbirine bağlanıp bütünlendiğini” hem de modern metodolojilerin formasyonuyla sunuyor. Bu husus bile tek başına Taha’nın Türk okuruna tanıtılması için yeterli bir sebeptir.

Taha Abdurrahman yoğun çalışma temposuna rağmen Türkiye ve İslâm dünyasında olup bitenleri yakından takip edebiliyor mu? Yaşanan sorunlara yönelik belli başlı çözüm önerileri nelerdir?

Taha’nın da her Müslüman entelektüel gibi bir gözü sürekli Türkiye’de. Türkiye’nin sahip olduğu derinlik, oldukça fazla. Öyle görünüyor ki İslâm aleminde ümmetin dertleriyle dertlenen çoğu kimse eğer sağlam bir gövde yeniden teşekkül edecekse bunun ancak Türkiye gibi oldukça sağlam kökleri olan, kökleri alabildiğine derinlere kadar uzanan bir yerde gerçekleşeceğine inanıyor. Hemen belirtmeli ki Taha Abdurrahman, dil felsefecisi olduğu için Arapçanın beyan imkanlarının düşünce hususunda arz ettiği imkân ve imtiyazların üzerinde ısrarla durur. Bazı kimseler bunu Arap milliyetçiliğine yorabilir, oysa Taha’nın -bilinen menfi anlamıyla- milliyetçilikle uzaktan yakından alakası yoktur. Taha’ya göre biz kendi meselelerimizi, sağlam felsefi bir sorunsallaştırmayla ele alıp özgün ve estetik metinler inşa etmedikçe sorunlarımızı çözmeye hep uzak kalırız.

Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Taha Abdurrahman’ı gündeminize aldığınız ve bana imkân verdiğiniz için ben teşekkür ederim.

Söyleşi: İsmail Demirbaş

Yayın Tarihi: 26 Kasım 2021 Cuma 11:00 Güncelleme Tarihi: 26 Kasım 2021, 15:16
banner25
YORUM EKLE

banner26