Muhalifleri yok etmeye ayarlı idiler!

Haksöz Dergisi’nden Bahadır Kurbanoğlu ile tarihe dair İskilipli Atıf’tan Şalcı Şöhret Bacı’ya dair konuştuk

Muhalifleri yok etmeye ayarlı idiler!

 

Haksöz Dergisi’nden Bahadır Kurbanoğlu ile tarihe dair İskilipli Atıf’tan Şalcı Şöhret Bacı’ya, tarihin öneminden gençlerin tarih okumasında yapması gerekenlere, yakın tarihte yaşanan zulümlerden gelecekle tarih arasındaki ilişkiye uzanan geniş bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

Konuşmalarınızda ve yazılarınızda sıklıkla belirttiğiniz bir husus var: “Bir ideoloji, dava yahut hareketi tanımak için mutlaka tarihsel arka planına bakılmalı.” Bunu çokça ifade ettiğinize göre, önem verdiğiniz bir mesele. Bu konuyu niçin bu kadar önemsiyorsunuz?

Tarih, size sizin birikiminizi sunuyor. Size kim olduğunuzu hatırlatıyor. Bu çok önemli. Düşünebiliyor musunuz? Yüzlerce tecrübeli insan sizden önce düşünmüşler, sizden önce o konuya dair kafa yormuşlar. Bu yadsınacak bir şey değil. Bir konuda sonuca ulaşıyorum meselâ, bakıyorum, Ebû Hanife ona benden önce ulaşmış. Zaman kaybetmeden aynı sonuca ulaşma imkânı doğuyor. Bunu, ben Ebû Hanife’den 40 yaşında okudum, niçin 20 yaşında okumayayım? Tarih, bu anlamda oldukça önemli.

“Geleceğimizi tarihle inşâ edeceğiz”

Kemalistlerin ürettikleri bir tarih var, bir de yakın tarihleri var. Uydurmuşlar bu yakın tarihi, yalanlarla dolu. Kendilerini belirli bir konuma oturtmak için, insanlar üzerinde bir tahakküm oluşturmak adına yapılmış bu yalan tarih. Alternatiflerini geliştirenlerin de muhâfazakâr tarih algısını ürettiklerini görüyoruz. Birileri Abdülhamit’i överken, birileri yeriyor. Ya ikisi de doğru değilse? Zâten ister istemez kendinizi bir yerde buluyorsunuz. Kemalist tarih algısına karşı birileri muhâfazakâr tarih algısını geliştiriyor ve bu bir süre sonra Müslümanlar üzerinde ciddi bir etkinliğe ulaşıyor.

1000 yıllık bir tarihten bahsediliyor meselâ, sormak lâzım kim söylüyor bunu, niçin 1400 yıllık değil, niçin Adem’den bu yana denmiyor yahut? Bu soruların cevabı için başlıyorsunuz incelemeye. İlerleyen safhalarda görüyorsunuz ki bunların hepsi bir amaca hizmet ediyor. Üretilmiş şeyler olduğunu görüyorsunuz. Yahya Kemal gitmiş Fransa’ya, bir tarihçiden aktarmış, zaman içerisinde de gittikçe ünlenmiş, bünyeye yerleşmiş. Nerede üretildi, pek bilinmiyor ama üzerine bir sürü şey yazılıp çizilmiş. Bizim “millî dindarlık” dediğimiz şey muhâfazakâr tarih algısı üzerine oturur. İçinde Fatih Sultan Mehmet’ler, Abdülhamid’ler vs. vardır. İktidar ve güç özleminin merkezde olduğu nostaljik bir tarih okuması vardır. Bunların hiç yanlışları yoktur. Farklı bir tarih kutsamasını içerir bu durum, Kemalist tarihe alternatif olarak.

Marksizm’e bakalım meselâ, size bir tarih şeması sunar, 5 dönemden oluşur. Oradan, size bir gelecek tasavvuru oluşturur. Sadece tarih olarak bakılmamalı olaya, geleceğimizi tarihle inşâ edeceğiz. Söylediklerim tarihe/ tarihî bilgiye saplanıp kalmak olarak anlaşılmasın. Bir tarih perspektifi, hatta akîde edinmek anlamında bir şeydir bu. Ki Kur’an’daki kıssalarda “kimin başına neler gelmiş”in anlatısı değil; her döneme ilişkin sağlam bir duruş ve açılımlar üretmemizi sağlayan “ilkelerin tarihi”dir.

Gelecek tasavvuru için.

Evet, geleceği inşâ açısından bunu bilmek zorunluluğu vardır. Biz tarihimizden kopmuş durumdayız. Diyelim ki Sebil’ur Reşad devam etseydi 1920lerde, 30larda, düşünebiliyor musunuz o birikimin devam ettiğini? Nasıl bir gençlik ve nesil oluşurdu? Bambaşka bir şey ortaya çıkacaktı. İnanılmaz şeyler olacaktı belki o dönemde.

“Suçlu arama gayretinde değiliz”

Hafıza kaybı dediğimiz şeyi düşünün. Kafanızı bir yere vurmuşsunuz. 25-30 yıl öyle yaşamışsınız, 30 yıl sonra kendinize gelmişsiniz. Kaybı düşünün. Burada olan da aynı şey. Kafanızı bir yerlere vuruyorlar. Silkeliyorlar sizi, susturuyorlar Takrir-i Sükûnlar ile vs. Siz ise tekrardan bir hatırlama gayreti gösteriyorsunuz. Bu arada bir sürü hata yapılıyor, zaaflara düşülüyor. Suçlu arama gayretinde değiliz elbette, sadece gözlemliyoruz. Adalete mebnî (adalete dayalı) olarak yapılması gerekenlerden bahsediyoruz.

Mücadeleler çeşitli yöntemlerle zamanına göre değişim gösterebiliyor. 50’li yıllar mesela. Bir yeniden silkiniş, yeni fıkıhlar oluşturma, döneme göre kendinizi yeniden tanzim etme çabaları. Sonradan gerek solun, gerekse bazı uç görüşlerin tesiriyle sağcılık ve Müslüman halkın sisteme entegrasyonunun sağlandığı yıllar olarak nitelenegelmiştir. Oysa doğru değildir. Aksine DP’ye de tavır almış, Müslüman halkı o dönemde İslâm’ın şiarlarıyla yeniden buluşturma çabasını içerir, tüm zaaf ve eksikliklerine rağmen. İnsanların bulunduğu durumu ve dönemin şartlarını göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bu konuyla ilgili iki bölümlük bir makale var Haksöz dergisinde. Eşref Edip ve Said Nursî örnekleri üzerinden. İlgilenen arkadaşlar bakabilirler. 250 ve 251. sayılarda.

Yakın tarihe baktığımızda İstiklal Mahkemeleri eliyle ve başka birçok şekilde sindirilen/ yok edilen ismini bilmediğimiz birçok isim var. Daha ismini duymadık belki birçoğunun, bir şekilde açığa çıkıyor yavaş yavaş. Sizin araştırmalarınız oldu mu bu konuda?

Bahadır Kurbanoğlu

Babaeski müftüsü Ali Rıza Efendi var meselâ. Adam savunma bile yapmadı. Anladı durumunu, ona bile ihtiyaç hissetmedi. İbrahim Hakkı’lar, Ethem’ler, Makriköylü Hasan Efendi’ler, Erbilli’ler, kimler kimler, yüzlerce, binlerce insan...

“O dönemde bir ‘isyankâr’ profili var”

İstiklal Mahkemeleri’nin misyonunu ve şapka kanununun ruhunu iyi kavradığımızda olayı anlarız. Bir devlet form değiştiriyor, birtakım insanlar da engel olarak beliriyorlar. Böyle anlatılır tarih. “Onlar şapkadan dolayı yok edilmediler, isyankâr oldukları için yok edildiler” denir. “Yeni cumhuriyet kurulmuş, bu cumhuriyetin düşmanı çoktu; yavaş yavaş pençelerini gösterdiler” denir. Halbuki yok edilenlerin hepsi bu coğrafyada evi barkı, ailesi, aşireti olan insanlar ve bu coğrafyanın kurtuluşu için mücadele etmiş insanlar. Hepsinin bir cephede emeği geçmiştir mutlaka.

Said Nursî Bitlis’te Ruslar’a karşı savaşmış. Seyid Rıza, Kazım Karabekir’in ordusuna 10.500 kişiyle destek vermiş bir insandır. O dönemde zaten geniş bir “isyankâr” profili var, Kazım Karabekir’e kadar genişliyor bu. Cumhuriyet tarihi, Mustafa Kemal’in kendi diktasını oluşturma tarihidir. Kendi yapmak istediklerini, önüne hiç kimse geçemesin diye gerek kanunlar yoluyla (yetkilerin kendi üzerinde toplanması), gerek İstiklal Mahkemeleri yoluyla cebir, tenkil (uzaklaştırma), taktil, tehcir, tedip (yola getirme) ve terör yoluyla hayata geçirmesinin tarihidir.

Bir kimlik, hem fizîken hem de fikren ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. Toplumu değiştirirken önce kanaat önderlerinden başlarsınız. Takrir-i Sükun bunu rahatlıkla yapabilmek için çıkarılmıştır. Muhalif bir basın olmamalı, mecliste konuşan bulunmamalı. Önce bir susturma, ondan sonra istediğini yapma.

İskilipli Atıf da simgesel olarak şunu temsil ediyor: Müslüman kimliğin zor yoluyla tamamen susturulması ve bu coğrafyadan silinmeye çalışılması. Şunu unutmamak gerekiyor, ulus-kimlik İslâmî kimlik bastırılmadan oluşturulamazdı. Cumhuriyet tarihi, iki kimliğin çatışmasıdır aslında. Tekke-zaviye-medreselerin kapatılması, Kur’an eğitiminin yasaklanması, harf devrimi... Bunlara bakın, tamamen bakiyenin görünür olmaktan çıkarılması, ortadan kaldırılıp yok edilmesi, unutturulmasına yöneliktir. Elbette en önemlisi de, vahyi bir vicdan ve akılla hayatın, toplumun ve bireyin ıslahı, kişiliğinin, kimliğinin, ahlakının tanzimi geleneğini yok ediyorsunuz. Hâlâ bunun yeniden inşası çabalarını bu yüzden konuşmuyor muyuz?

“Şal ören, 2 çocuğu olan gariban bir kadın Şöhret Bacı”

Sormak istediğim bir kişi var, İskilipli Atıf’a geçmeden evvel: Şalcı Şöhret Bacı. Anlatabilir misiniz Şöhret Bacı’yı?

Şalcı Şöhret Bacı’nın olaylarla hiçbir alâkası yok. Gariban bir insan o. Dul bir kadın. 2 çocuğu var. Şal örüyor. Çocuklarının zaptiyeler tarafından alındığını öğreniyor, hükümetin önündeki kargaşaya gidiyor ama çocuklarını göremiyor. Çocuklarını göremeyince zaptiyelere hakaret ediyor; “Şapkanıza da bilmem nenize de, nerede çocuklarım” gibi bir şeyler söylüyor. Zarar verdiklerini düşünüyor çocuklarına. O arada tutuklanıyor. Ama sonuçta şapkadan dolayı idam edilmiş oluyor. Başına –kadın olduğu anlaşılmasın ve infial oluşmasın diye- çuval geçirerek asıyorlar… Biz bunu yıllar sonra Çetin Altan’ın anlatısından öğreniyoruz. Dönemin Jandarma komutanı dedesi Tatar Hasan Paşa’nın marifeti imiş bu. Yıllar sonra yazıyor, öğreniyoruz. Ha, belki bölgeye gidip araştırılsa başka şahitlikler de olabilir; ama ben rastlamadım. Bu tür dramatik olaylar da var.

Bu olaya dair söylenecek çok fazla bir şey de yok, insan kalıyor sanki öyle.

İlginç olan bir yer şurası olabilir: İdam edilen tek kadın, kadın olduğu belli olmasın diye çuval geçiriliyor (infial uyandırabilir diye), ilaveten hiçbir gazete bundan söz etmiyor diğer olayları abartarak vermelerine rağmen. Bilgisi yok da mı bahsetmiyorlar, yoksa özellikle mi gizleniyor? Bence özellikle gizleniyor.

Devlet, değiştirmek istiyor, değişeceksin diyor. Bundaki ciddiyeti sana göstermeye çalışıyor. Şapka Kanunu, Müslüman halka müdahalede bulunan ve yeni rejimin demir yumruğunu halka gösteren ilk kanundur. Tesettüre direkt olarak bir şey yapamadıkları için erkek üzerinden başlatılmıştır süreç. Ayrıca o dönem yaşananlara kanun arayanlar da komik duruma düşüyorlar. Kanunsuz zâten birçok şey. Hukuk yoktu. Varmış gibi davranılıyordu.

İskilipli Atıf hakkında konuşalım biraz da. Çokça suçlanıyor belirli çevreler tarafından “hain” “İngiliz yanlısı” “isyankâr” diye. Siz ne diyorsunuz bu söylenenlere?

Şunu sormak lâzım: Mâdemki haindi, niye meşhur 150’likler listesinde yoktu? Niye geçmişte hiç yargılanmamıştı? Geçmişi sürekli kendini takip eden bir insan, riskler olduğunu düşünen insan; “10 yıl boyunca 50 kitap basacağım” deyip de yayınevi kurar mı, gelecek tasavvuru oluşturur mu? Laleli’de evinde oturuyor, çoluğu var çocuğu var; ekonomik durumları da iyi değil. Yayınevi kuruyor kendisine layık olan görevlere gelemeyince; kendine bir iş kuruyor yani. Bir sürü kitabı vardır. Tesettür-ü Şer’i kitabı basılmıştır, İslam’da İçkinin Zararları hakkında bir kitabı vardır, sonrasında Frenk Mukallitliği ve Şapka risalesi.

Yargılamaları esnasında mahkeme heyeti, sürekli geçmişe dönük hukuksuzca hatırlatmalarda bulunuyor, kendi vicdanî kanaatini güçlendirmek için. Delil yok, sadece vicdani kanaate mebni isnadlar var. Sorular karşısında gösterdiği deliller de dikkate alınmıyor. Yalancılıkla itham ediliyor heyet tarafından. Bu vicdanî kanaat meselesi de mahkemelere verilmiş bir hak(!) o dönemde. Delilsiz de olsa, vicdani kanaate göre adam asabilirsiniz, karar alabilirsiniz denmiş oluyor. Zaten Kemalist tarihçiler bu mahkemeleri hukuken savunma yoluna pek gitmezler. O dönemde şartlar böyleydi derler. “İnkılabın ruhuna göre hareket etmek zorundaydı bu mahkemeler” derler. “Nedir bu ruh” dediğinizde, bir otoritenin politikalarını hayata geçirebilmek için tüm muhalif addettiklerini cürüm olsun olmasın, gelecek açısından tehlike görerek sindirme operasyonudur. Meşruiyetinin tek gerekçesi inkılapların gerekliliğidir. Kim karar vermiştir buna: Tek Adam!

Düşünün meselâ Alman vulgar materyalizmi, biyolojik pozitivizm, sosyal darwinizm hayat bulacak diye, Ziya Gökalp’in görüşlerine göre bir toplumun değişmesi gerektiği kanaatine vardığınız için nice hayatları yok ediyorsunuz. Tabii Lozan’ın arka bahçesinde İngilizlerle neler konuşulduğunu arşivsel açıdan bilemiyoruz. Bu da işin uluslararası boyutu, emperyalizmle ilişkili yanı. Maalesef 100 yıldır açılmayan İngiliz arşivleri açılana dek de öğrenemeyeceğiz. Yani mesele sadece kişisel ihtiraslarla açıklanabilecek kadar basit de değil. Ama somut görünürlükte, yaşanmışlıklarda açık olan taraf bu.

Röportajın ikinci bölümü: http://www.dunyabizim.com/iskilipli-atif-hoca/8886/milli-mucadele-islamcilari-neden-anlatilmaz

 

Esad Eseoğlu söyleşti

Güncelleme Tarihi: 04 Şubat 2017, 10:56
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
enver faruk
enver faruk - 7 yıl Önce

valla Allah razı olsun çok güzel bir şöyleşi olmuş.bahadır kurbanoğlunun haksöz de çıkan mükemmel yazılarından sonra onunla bir söyleşi yapılmaması da ayıp olurdu zaten.dünyabizim de her zaman ki gibi kaçırmamış ve yapmış röportajı.heralde kendileri araştırmalarını son dönemde yakın tarih üzerine yoğunlaştırmış...Allah razı olsun.devamını bekliyoruz inşallah.

Fatih Demir
Fatih Demir - 7 yıl Önce

Haksoz Merhum Cemil Meriç'in "Dergi, Hür tefekkürün kalesi" tanımlamasına uyan bir dergi. Bu sohbet ve dergi adına sayın Bahadıroğlu'nu ve Haksoz Dergisini takdir ediyor, Alllah gayretlerini bereketlendirsin diye dua ediyorum.Selam ola.

mehmet gülsüm
mehmet gülsüm - 7 yıl Önce

Güzel bir yazı, çok faydaLANDIM. Bahadır Kurbanoğlu değerli bir çalışma içinde, teşekkür ederim. Yazı için site çalışanlarına da teşekkür ederiz, istifademize sundukları için.

banner19

banner13