banner17

Mollaer kimliğini nasıl açıkladı?

Fırat Mollaer'e kim olduğunu sorduk. Verdiği cevap, geçtiğimiz yıllarda yaşanan 'kimlik' tartışmalarının seviyesini göstermesi bakımından da ilgi çekici..

Mollaer kimliğini nasıl açıkladı?

Mimar Sinan Üniversitesi Genel Sosyoloji ve Metodoloji doktora programında tez çalışmasını sürdüren Fırat Mollaer, aynı zamanda Nurettin Topçu üzerine kitaplarıyla da tanınıyor. “Düşünen Siyaset, “Toplum ve Bilim”, “Cogito”, “Tezkire”, “Muhafazakâr Düşünce”, “Felsefe Logos”, “Hece”, “Yedi İklim” dergilerinde de yazıları çıkan Mollaer’e, “kim” olduğunu ve “kimlik”i sorduk.Jacques Lacan

Kimdir Fırat Mollaer? “Kim”liğini ne ile açıklar? Bu konulara nasıl yaklaşır?

İnsanın birden fazla kimliği vardır. Hangi kimliğimi soruyorsunuz? Bu soru, keskin bir biçimde ve sanki tek bir kimliğe sahipmişiz gibi cevaplandığı anda, belli bir kimliğe sahip olma olgusundan uzaklaşarak kimlikkeş olmaya meyleden yanlış bir yola sapabiliriz. Gerçekte varolmayan özdeşlikler kurgulanıp farklılığın üzeri çizilebilir. Lacan'ın ‘dünyanın dil tarafından damgalansa dahi yutulamayacağını’ söylemesi gibi, kimlik ne kadar açıklanmaya çalışılırsa çalışılsın tüketilemez. Fakat mükemmel bir bilgiye ve kesinliğe sahip olmasak da eylemde bulunmak zorundayız. Bunun için de bir başlangıç noktası, stratejik bir varsayım gerekir.

KimlikSoluk renkli bir çağda mı yaşıyoruz?

O halde, konuya kimliğin tamamlanmamışlığını ve eylemde bulunma zorunluluğunu gözeten bir açıdan yaklaşabiliriz: Politik kimlik konusunda olabildiğince açık ama genel anlamda kimlik konusunda daha temkinli konuşmayı yeğleyen bir tutumu tercih ederim. Çünkü dönemimizin hâkim ideolojisi ideolojilerin ve eski politik kimliklerin buharlaştığı bir vazgeçme döneminde, soluk renkli bir çağda yaşadığımıza ikna etmeye çalışıyor bizi. Bunu yaparken, politik karşıtlıkları üreten toplumsal şartların da yok olduğu gibi çarpık bir ideolojik varsayımda bulunuyor. Fakat eski politik kimlikleri üreten toplumsal nedenler ortadan kalkmış değil ve bu yüzden onlara gönderme yapmaya devam edeceğiz.Charles Taylor

Entelektüelin kuşkucu çatlaması ile ideolojik bağnazlığın ötesinde bir yer olmalı

“İdeolojilerin sonu” gibi cilalı söylemlere inat, insanlar belli politik kimlikleri benimsemekten kaçınmamalı. Kimlik bu açıdan etik seçim, sorumluluk ve bağlanma konularıyla da yakından ilgilidir. (Çağımızın en önemli filozoflarından Charles Taylor'in Sources of the Self'teki kimlik ve moral bağlılığın kopmaz bir biçimde bağlı olduğu iddiasını özellikle politik kimlik açısından düşünmek daha uygun gibi görünüyor.)

Bu konuda, öyle entelektüel şıklıklar yapacağım diye aşırı sofistike olmak, verili tarihsel koşullardaki egemenlerin lehine ezilenlerin aleyhine işler. Dar anlamda bir eylemci politika tarzından, sokaklarda yürümekten, slogan atmaktan bahsetmiyorum sadece. Şekillenmiş bir tutumdan ya da politik tutumlarımızı bilinçli olarak şekillendirmekten söz ediyorum daha çok. Terbiye olmuş ve stratejik olarak düşünülmüş bir keskinlikten… Entelektüelin kuşkucu çatlaması ile ideolojik bağnazlığın ötesinde bir yer olmalı.    

Ancak konuyu sosyal, psikolojik ve felsefî bir zemine aktarırsak, daha sofistike bir “olma” durumundan söz etmeli. Bu açıdan kimliğin bir doğa yasası gibi “açıklanabilecek” bir şey olduğunu düşünmek kolaycı bir zihniyet. (Ve elbette, tehlikeli bir öz taşıyor “öteki” konusu açısından. Yani kimlik bu durumda da etik bir konunun parçası olmayı sürdürür. Sadece ontolojinin konusu değildir.) Pozitivizmin yasa-koyucu, açıklayıcı ve mutlak kesinliğe dayalı mantığı peşimizi bırakmayacak. Kimliğimin ne’liği sorusu, insanı yanıltıcı bir açıklığa, sahte bir kesinliğe doğru götürebilecek bir soru. Tedirgin edici bir şeffaflık var burada. Fakat diğer yandan, ilginç bir rahatlık da hissetmiyor değil insan.Erving Goffman

Zihin kendini nasıl zehirler?

Bu soruyu gördükten sonra aklıma gelenlerden biri de, kendimi “sahih” bir biçimde tanımlayabileceğim ve hatta böyle bir imkânı verdiğiniz için size teşekkür etmem gerektiğiydi. Bunun nedeni, toplumsal yaşamda kimliğimizin ötekiler tarafından tanımlanması gerçeğine karşı duyduğumuz hoşnutsuzluktur. Çoğu insan kendi kendisini tanımlamak ister ve başkası tarafından yapılan kendi tanımlarının daimi bir eksiklikle malûl olduğunu düşünür. Bunda bir gerçeklik payı yok değil. Zira ülkemizin politik kültüründen aşina olduğumuz bir kategorileştirme, etiketleme ya da yaygın tabirle “fişleme”yle yakın anlamlı bir süreçten bahsediyorum. (Erving Goffman, bu tür bir kimliklenmeyi “örselenmiş kimlik” (spoiled identity) olarak adlandırıyor.

Max SchelerHatta biraz daha ileri giderek, bu “yanlış” kimliklenmenin yol açtığı, bireyin kendi varlığının sevimsiz bir biçimde indirgenmesine karşı geliştirdiği Nietzsche ve Mah Schelerci anlamda bir “hınç”tan (ressentiment) söz edebiliriz. Birey, toplumsal yaşamda kendi rızası dışında gerçekleştirilen bu paketlenmiş kimliklemeye çoğu zaman karşı gelemez; çünkü ötekilerle birlikte yaşadığının ve toplumsal sözleşmelere uymak zorunda olduğunun farkındadır. Fakat bu sürekli bastırma, hıncın süreğen bir zihinsel durum haline gelmesine yol açar. Scheler, buna ‘zihnin kendini zehirlemesi’ diyor. İnsanın kendi olması için ötekilere hem ihtiyaç duyduğunu bilmesi hem de hınçtan geri durmaması en ilginç insanlık durumlarından biridir. Bu, toplumda varolmanın ve tarihsel olmanın kaçınılmaz diyalektiği.)    

Olduk mu, oluyor muyuz?

Birine kendisini tanımlama fırsatını vermek ona paha biçilmez bir şeyi bahşetmektir. Buna karşın, insan kendisine verilen hediyeyi kabul eder etmez bir eksiklik olduğunu sezer ve mutluluğu azalır. Çünkü insanoğlunun kendisinin yetkin bir tanımını yapabileceği fikri en eski vehimlerimizden biridir. Batı felsefesinde bu vehmi kurumsallaştıran ciddi bir metafizik geleneği olmasına rağmen, kimi mistik ve Doğulu gelenekler bunun bir vehim olduğuna dair bir farkındalık geliştirmişlerdir. Buna göre, insan hep hareket halinde olan diyalektik bir varlıktır. Öyle ki, Tanrı'da dahi sürekli ikâmet edemez. “Kesintisiz bir oluşma”, “sonu olmayan bir göçtür” o. Fakat burada temel bir varoluş sorusuyla karşılaşıyoruz: Varlık ve hiçlik sorunu.

Kendimizi "olmak" yerine "oluşum halinde olmak" ile tanımlasak dahi her bireyin belli bir oluşma hikayesi var. Varlığımızın yoğunlaştığı, kimliğimizin belirginleştiği birtakım ayırdedici unsurlar taşıyoruz: Bedenimizin varlığı ve tikelliği, gözlerimizin farklılığı vd. İkincisi, içinde yaşadığımız bir kültür var: O halde, bir bedenim var. Gözlerim beni Y değil X yapıyor. İçinde yaşadığım kültür, bu varlığı yoğuruyor. Ancak bir dil ve kültür evrenine katılarak ya da onun içinde yoğrularak varolabilirim. Bu, kültürün tamamen içine gömüldüğüm ve herhangi bir düşünümsel-eleştirel mesafe geliştiremeyeceğim anlamına gelmez. Sadece kültürün varlığım üzerindeki etkisinin farkında olmaktır. Buradan çıkan sonuç, başta söylediğim gibi, her ne kadar kırılgan, ironik ya da diyalektik de olsa kimlikten felsefi anlamda sözedebileceğimizdir. Bu olguyu, bazı post-yapısalcı filozofların önerdiği kimliksizleşme (non-identity) temasına karşı(t) düşünebiliriz. Kimliği olup bitmiş bir bütünlük, bir yapı olarak tanımlamak ne kadar sahteyse, kimliksizleşmeden sözetmek de o kadar anlamsızdır, adeta hiçlikten sözetmenin paradoksunu içerir ve gerçekten uzaktır.

Kimlik

Kimlik sürekli bir oluşa dayanıyorsa, bu onun daimi bir seçim süreci olduğu anlamına da gelir. Zaten bu yüzden kendimizi tam olarak anlat(a)mayız. Çünkü bizi oluşturan bir dizi unsurdan bir bölümünün öne çıkarılması ve dolayısıyla diğer bölümünün de arka planda bırakılmasıdır kimliğin açıklanması. Yine de kimlik hakkında konuşmak, her şeyi açıklamasa da bazı şeyleri açıklar: Eğer ona aşkın ve mutlak bir kesinlik olarak bakmazsak, soyut anlamda mutlak değil de onsuz yaşamanın imkânsız ve anlamsız olabileceği anlamında bir kesinlik olarak algılarsak. Sadece bir bilgi sorunu olmadığı, aynı zamanda etik bir sorun olduğunu düşündüğümüzde, bu tür bir algının alelâde bir kuşkuculuktan öteye gittiği, çok daha anlamlı olduğu anlaşılabilir.

Bunu iki açıdan düşünebiliriz: İlki, kimlik hakkında kuşkucu haline gelmek, ben-öteki ilişkisinin daha etik yollarını açabilir. Çünkü etiğin kaynağı, egonun sorgulanmasında da aranmalıdır. İkincisi, kimlikle etik arasındaki başka türden bir ilişki de vardır. Kimlik belli seçimlere dayanır ve bunların bir kısmı aynı zamanda etik seçimlerdir. Dolayısıyla kimlik hakkında kuşkucu hale gelsek dahi, bunun sonucu kimliksizleşmenin onaylanması değildir. Öyle olsa, egonun sorgulanması da başarılamaz. 

 

 

 

Zeki Dursun sordu

Güncelleme Tarihi: 23 Mayıs 2010, 01:01
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
b.can
b.can - 8 yıl Önce

özellikle mostardaki yazılarını okuyunca ismine merak saldım. yazılarıyla konunun hakkını veren ve bir 10 yıl sonrasında ismini daha fazla duyacağımız güzel insan.

teşekkürler.

banner8

banner19

banner20