Modern öykü gelenekten kopuk değildir

Öykü üzerine kafa yoran Necip Tosun ile ''Modern Öykü Kuramı'' kitabı hakkında söyleştik

Modern öykü gelenekten kopuk değildir

 

Necip Tosun'la edebiyatın en kaygan zemininde olan, ‘öykü’yü, kuramsal temelleri hakkında, öykünün estetik yapısına ilişkin, derinlikten uzaklaşmadan ama açık ve anlaşılır bir ifadeyle kaleme aldığı, ''Modern Öykü Kuramı'' kitabı hakkında söyleştik.

Modern öykünün serüveninden bahsederken ‘Şark insanının dönem gereği olarak hikayeyi yazınsal bir tür olarak düşünmemiş, sadece bu formun insanlara ulaşmasında en etkili yol olduğuna inanmıştır’ diyorsunuz..  Peki kim ulaştırmıştır?

Tarihsel süreç içerisinde hikâye, insanlığın birikimlerini aktarmada kullandığı en önemli yöntemlerden biri olmuştur. Bu hikâyelerde, masallarda insanlığın yaşadığı sevinçler, acılar, kahramanlıklar, öğütler, ibretler, kısaca hayatın kendisi vardır. Bu anlamda hikâye insanı kendine, birikimine, yaşadığı tecrübelere yönelterek hep yüzleşme fonksiyonunu yüklenmiş, ibrete vurgu yapmış, insanlığın belleğinin, deneyimin temsilcisi olmuştur.

Bütün bu hikâyeler de bir “hikâye anlatıcısı”na gerek duymuştur. Hikâye anlatıcısı hayatı, deneyimi yeni kuşaklara aktararak yarınlara taşımıştır. Hikâye anlatıcıları bu anlamda insanlığın belleği olmuştur. Hikâye anlatıcıları insanlığın ortak birikimlerini kelimeler ve seslere döker, onların yankıları olurlar. Tüm güçleri kelimelerdir. Yanlarında geçmişin birikimleri, geleceğin tasarımı insanlara yaşadıkları hayatı aktarırlar. Özellikle sözlü kültürde, hep birikimin hafızası olmuşlardır. Hikâye anlatıcısı sadece iyi “bilen” değil, aynı zamanda en iyi “anlatan”, “aktaran”dır. Birikimi, doğruyu, bilgiyi, insanlara dinletir hâle getiren bir anlamda sanata dönüştüren kişidir. Hikâyesini sıkıcı, tek düze değil, bir ritim, bir cazibeyle anlatır. Bunun için de şiirin, müziğin gücünden beslenerek bilgiyi ahenk, ritim ve biçemsel ustalıkla söz sanatına dönüştürür. Hikâye anlatıcılarının dilinde hakikat kuşaktan kuşağa gelişir, çeşitlenir, çoğalır.

Yaşadığımız coğrafyada hikâye anlatan kassaslar, menkıbehânlar, kıssahânlar, meddahlar, nakkallar halkın birikimini yüzyıllarca belleklerde taşımışlardır. Bunların bir kısmı yazılmış, bilinen geleneksel hikâyeleri anlatırken, bir kısmı da doğrudan doğruya kendilerinin oluşturduğu hikâyeleri anlatırlar. Bunlar bilgili, hünerli, hikmetli insanlardan oluşur. Türklerde bu işi ozanlar yaparken, Araplarda kassaslar, İran’da kıssahânlar yapar. Sokak hikâyecilerinden, kahve ve saray meddahlarına kadar hikâye anlatıcıları hep kültürlü, donanımlı insanlardan oluşur.Necip Tosun, Modern Öykü Kuramı

Hikâye anlatıcıları o dönemde sadece dini konular değil, hayatın tüm alanlarından söz alır, tecrübeler, bilgiler aktarırlar. Yaşanan olayları, kişileri, toplumsal olguları hikâyelerinde değerlendirirler, kimi kez de iktidarı eleştirmekten geri durmazlar. Halkın yanında iktidarlara karşı eleştirel bir tutum takınırlar. Halk karşısında büyük saygınlıkları vardır ve kültürlü kişilerdir. “Mânâ ülkesinin valisi”dirler. Ve bir ibreti, kıssayı gözetirler.

Anadolu’da gezgin ozanlar, âşıklar, kent kent, köy köy dolaşarak, halkın birikimlerini aktarmışlar, yaygınlaştırmışlardır. Kürt bölgelerindeki dengbejler, Bektaşi geleneğinde görülen cem törenlerindeki dedeler/pirler aynı fonksiyonu üstlenirler.

Geleneksel ve tasavvufî anlatıda, modern anlatıya geçmeden bu türün örnekleri yok mu?

Ortak bir coğrafyayı ve tarihi paylaştığımız Şark toplumlarında hikâyenin zengin bir birikimi ve güçlü bir damarı var. Şark insanı hikâyeyle inanır, onunla sever, onunla nefret eder. Hikâyeler, onun zihnine âdeta nakşolunmuştur. Ve bu apaçık fıtratın bir tezahürüdür.

Kur’an’da büyüleyici bir üslupla kıssalar anlatılır. Bu kıssalarda, doğru yoldan sapmış ulusların hayatları hikâye edilir. Kıssalarda amaç ibret ve hikmettir. Kur’an’da birikimlerin niçin hikâye biçiminde anlatıldığı şöyle vurgulanır: “Bu kıssayı anlat, umulur ki tefekkür ederler.” (Araf, 176). Böylece hikâyenin insanı kendine yönelten, kendiyle yüzleştiren fonksiyonu açık edilir. Kur’an’ı Kerim’de Yusuf Kıssası için “ahsenü’l-kasas” kıssaların en güzeli denmesi üzerinde ayrıca durulmaya değer bir konudur. Hiç şüphesiz bu da derecelendirmeye bir göndermedir.

Kur’an’daki kıssalardan yola çıkılarak daha sonraki dönemlerde hikâyeler çeşitlendirilmiş, çoğaltılmıştır. Mevlâna Kur’an’ı izah etmek, onun mesajını aktarmak için hikâyeye başvurmuştur. Menkıbeler de hikâyeye ihtiyaç duymuştur. Hikmetler, keşifler hikâye formuyla işaretlenmiştir. Dilden dile dolaşan halk hikâyeleri, halkın aşklarını, acılarını, özlemlerini, sevgilerini hikâyelere dökmüş, gelecek kuşaklara böyle aktarmıştır. Damlarda, ay ışığının altında, hurma ağaçlarının gölgesinde, uzun kış gecelerinde; muhayyilenin ipi sonuna kadar gerilip olağanüstü olayların, müthiş aşkların, ölümüne coşkulu, imanlı gönüllerin peşine düşülmüştür: Arzu ile Kamber, Tahir ile Zühre, Kerem ile Aslı, Yusuf ile Züleyha, Köroğlu, Ferhat ile Şirin, Zal Oğlu Rüstem... Halk hikâyeleri yanında, din büyükleri ve onların kişilikleri, savaşları üzerine yazılmış kahramanlık hikâyeleri de bir başka birikimi oluşturur: Hazret-i Ali Cenkleri, Hayber Kalesi, Kan Kalesi, Eba Müslim Horasani Kıssaları, Menâkıb-i Seyyid Battal Gazi, Hazret-i Hamza’nın Kıssaları, Veysel Karani, Hallac-ı Mansur... Bu hikâyelerde din ve din büyükleri anlatılmıştır.

Yani Şark, insanlara ulaşmada, özellikle çok değer verdikleri bilgileri, öğütleri, hikmetleri iletmede, tecrübeleri, birikimleri aktarmada hikâye formuna ihtiyaç duymuş ona başvurmuştur. Dolayısıyla hikâyenin etkili bir form güzel ve cazip bir anlatım olduğunun farkındadırlar. Bu anlamda modern öyküye geçişte gelenek büyük, zengin bir imkân olarak önümüzde durmaktadır.

Modern öykü gelenekten kopuk değildir

Bireyselleşmeye farklı bir pencereden bakmanın dışında nedir Modern Öykünün olmazsa olmazı?

Sizin aracılığınızla bir yanlış anlamayı düzelteyim. “Modern öykü” kavramıyla yeni bir öykü anlayışı, gelenekten kopuk bir öykü tutumu kastedilmiyor. Buradaki “modern” kelimesini “günümüz/çağcıl” anlamında kullandım ve öykünün günümüze değin yaşadığı değişimi, gelişimini anlattığım için bir dönem belirlemesi anlamında modern kelimesini kullandım. Yani modern öykü ile öykünün geldiği yeri, edindiği yeni imkânları kastediyoruz.  Bu anlamda “modern öykü” günümüzde yazılan tüm öyküleri kapsıyor, postmodern öyküler de dahil. Bir başka deyişle modern öykü kavramını kitapta geleneksel hikâye anlayışı da tartışıldığı için bir tarihsel süreç çağrıştırsın diye kullandım.

Bu anlamda öykü, tarihsel süreç içerisinde sürekli kendini yeniler ve çağının dilini konuşur. Kalıcı öyküler, gerçeğin “yeni dili”ni bulan metinlerdir. Yaşayan hikâyeler, her çağda hakikatin sesi olmaya devam eden hikâyelerdir. Ama her dönemde hakikatin sesinin tonu, rengi, biçimi değişir. Bu çağcıl sesi yakalayan anlatılar yeniden, yeniden doğarlar. Bu yüzden hikâyeler çağa, zamana, koşullara göre hep yeniden biçimlenir. Okuyan/dinleyen ile anlatanın/yazanın buluştuğu yer, yaratılan yeni bir dünya, varolma bilinci ve hakikat evrenidir. Modern öykü, zamanın öykü anlayışıdır. Modern öykü dildir, zihniyettir, günümüz insanını kavrayıştır, hakikatin günümüzdeki görünümünü yansıtıştır. 

Postmodern tutum, edebiyatta bir imkândırNecip Tosun

Postmodern üzerine yaklaşık son yirmi yıldır tartışılmakta ve halen daha kavram, anlam olarak yerine oturmuş sayılmaz, hâl böyle iken, ne düşündürüyor Postmodern öykü sizin için?

Zeynep Hanım dediğiniz gibi, postmodernist tutumun teorik yapısı yaygın bir birikim oluşturmasına karşın, yazınsal örnekleri oldukça tartışmalıdır. Çünkü postmodern edebiyatın kimi özellikleri, edebiyatın çok erken dönemlerindeki ürünlerinde bile gözlenen bir anlayıştır. Örneğin Ahmet Mithat gibi. Bu bağlamda örnekler ve temsil konusundaki tartışmalar sürmektedir. Öyle ki yapıtlarında postmodern edebiyatın temel özellikleri görülen kimi yazarlar, kendilerinin postmodern edebiyatçı olmadıklarını ifade etmek zorunda kalmışlardır.

Türk öykücülüğüne baktığımızda postmodern edebiyatın saf, özgün temsilcilerini değil, postmodern edebiyatın temel özelliklerinin yansımalarını buluruz. Özellikle üstkurmaca 1980’den sonra öykücülüğümüzde yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Yine 1990’lardan sonra öykü yayımlayan genç kuşakta ise postmodern anlayışın baskın olduğu kimi öykücülerden söz edilebilir. Postmodern edebiyatın örnekleri de tıpkı kavramın kendisi gibi hâlâ tartışılmaktadır. Benim düşünceme göre postmodern tutum, edebiyatta bir imkândır. Yenilikçi arayışların, biçimci tutumun bir yansımasıdır. Karşı çıkarken de yanında yer alırken de ona böyle bakılmalıdır. Ancak bir bitiş/kopuş ve yeniden başlayış/milat olarak nitelemek acelecilik olur. Hele modernizmin ürettiği edebî/sanatsal birikimi hepten yok saymak, toptancı retler derin bir yanılgıdır.

İdeolojik eleştiri kimilerini yok saydı

Kitapta, Doğu ve Batı birikimini titizlikle ve aynı zamanda nesnellikle  kaleme almışsınız.. Bu nesnelliği ne bozar, sanatın, estetiğin dışında sorumlu olduğu bir alan yok iken, ideoloji sanatın nesnelliğini bozar mı, keza din… Siyaset?

Yıllardır Sezai Karakoç’u, Rasim Özdenören’i, Mustafa Kutlu’yu yok sayan ideolojik eleştiri anlayışından çok çektik. Tek yanlı kör bir bakışla bir edebiyat üretileceği sanıldı. Bu insanlar yok sayılarak, görmezlikten gelinerek edebiyat ortamında tek anlayışın hâkim olmasına uğraşıldı.  Oysa bu tutumun saçmalığı iyiden iyiye günyüzüne çıktı. İşte bu kitabın belki de en büyük mesajı ön yargısız olması. Öykücünün teklif ettiği ideoloji ya da dünya görüşünün doğruluğunu, yanlışlığını tartışmadan, metni sanatsal nesne olarak açıklamak, yorumlamak, çözümlemek kitabın öncelikli amacı oldu. Polemiğe yaslanan, önyargılı, ucuzcu yaklaşımların dışında, metni anlamaya, çözümlemeye çalışan, tek ölçünün “estetik değer” olduğu bir eleştiri anlayışı benimsenerek, edebiyat dışı ideolojik/duygusal yargılardan uzak durularak, öykü sanatının temel ölçütleriyle metinlere yaklaşılmaya çalışıldı. Bu anlamda Erdal Öz’le Rasim Özdenören, Kâmuran Şipal’le Mustafa Kutlu, Sevinç Çokum’la Tomris Uyar bir arada, aynı estetik ölçütlerle değerlendirildi. Öykümüzün tüm renklerine, onların tonlarına, aydınlıktakilere, karanlıkta kalmışlara aynı tutumla yaklaşılmış, ayrım yapmadan tüm birikim yansıtılmaya çalışıldı.

Sanatta “mesaj” meselesine gelince… Her sanatçı ister bilinçli ister bilinçsiz, içinde yaşadığı toprakların bir ürünüdür ve toplumun bir tezahürüdür. Hiçbir zaman yeryüzüne fırlatılmış öncesiz ve sonrasız bir birey değildir. Yazdıklarında bu toplumdan bir iz, bir koku, bir tat taşır. Bu bağlamda yerli bir yazarın içinde yaşadığı toplumun beğenilerini, zevklerini, insana ve eşyaya bakışını, bir zihniyet olarak dünyayı algılayışını eserlerinde değerlendirmesinden daha doğal bir şey olamaz.

Kuşkusuz yazar yaşadıklarından soyutlanamaz. Elbette yaşadıklarını, tanıklığını, gözlemlerini sanatına aksettirecektir; doğrularını, inançlarını… Yazarın yazdıkları hayata değecek, toplumdan kopmayacaktır. Elbette her insan gibi yazar da ideolojiden, inançlarından, siyasetten soyutlanamaz. Bu anlamda her yazarın, dini, ahlâki, felsefi tavırları şöyle ya da böyle eserlerine yansıyacaktır. Bunda garipsenecek bir yan yoktur. Ama bu, okurla birlikte çıkılan bir serüvenle varılacak bir tutum olduğunda bir anlam ifade eder. O doğruyla, o düşünceyle okurların insani bir bağ kurmaları sağlanarak, çizilen karakterlerin sevinçlerine, acılarına okurlar ortak edilerek ancak bir yere varılabilir. Yapmacıklığı ve sahteliği sırıtan bir atmosfer ile insanların akıllarına, ruhlarına ulaşmak mümkün değildir. Hele okura tuzak kurarak, onu aldatarak bir doğruya ulaşmak hiç mümkün değildir. Belli bir estetik kaygı güdülmeden öykü sanatının olmazsa olmaz gerekleri yerine getirilmeden, baştan sona somut bir mesaj kaygısıyla, “öykünün neresine ne sokuştururum” tavrı, öykünün paylaşımını zedeler. Çünkü mesaj, “nesnelleşmiş ruhtur.” Yani sorun “siyaset”i, “inancı” edebiyatın merkezine koymak değil, bütün bunları bildik kolaycı yaklaşımlarla, popülist anlayışlarla, öykü türünün gerektirdiği estetik yaklaşımlardan uzak, kaba bir tutumla işlemektir. Öykülerde bir dünya görüşü, bir duyuş, bir bilinç aktarma hedefi elbette olacaktır; açıktır ki aslolan bunun sunumudur.

Kurmaca bizi aldatmaz

Öykü, yaşanmış ya da başkalarının yaşadığı olaylar örgüsü kabul edilirken, ‘kurgu’ nerdedir, öykü oluşturulurken?

Kurmaca dediğimizde aslında ortaya çıkan şeyin maddi/fiziki gerçeklikle mesafesinden bahsediyoruz demektir. Bu nedenle kurgu, gerçekliğin karşısında üretilen yeni bir dünyayı kavramlaştırır ve ille de birebir gerçekliği temsil etmesi gerekmeyen bireysel bir üretme, inşa olayıdır. Bu anlamda bir tasarı, bir plandır. Biz de okur olarak kurmaca bir yapıtı elimize aldığımızda ilk elde bize yansıttığı evrenin gerçeklikle örtüşüp örtüşmediğini sorgulamayız. Bir öykü ya da romanın bir tarih kitabı, gazete, yemek tarifi kitabı olmadığını bilir, kabulleniriz. Bu nedenle, anlatılanların yaşamsal alanda gerçek olup olmadığı birincil değil ikincil bir sorundur. Kitap bittikten sonra bunların gerçek olup olmadığını, yaşamla bağlantısını düşünebiliriz ama bu soruların muhatabı hiçbir zaman yazar değildir. Çünkü yazar, seçtiği anlatım türüyle (kurmaca) okura böyle bir şey vaat etmemiştir. Okur  da eline bir kurmaca metni almakla yazarın sunacağı dünyayı peşinen kabullenmiştir. Bu ise kurmacanın dünyasıdır. Kurmaca bizi aldatmaz, hayal kırıklığına uğratmaz. Çünkü onun kurmaca olduğunu en baştan biliriz.

Bu anlamda kurmaca (öykü, roman) ister birebir yaşananları, gerçekleri anlatsın, ister düşsel bir evreni yansıtsın, sonuçta, bütün bunlar yazarın disiplininden geçer ve onun müdahaleleriyle oluşur. Yazar, izlenimleri, duyguları, durumları, kendi dünyasında estetize eder ve sanatın diline dönüştürür. Kurmaca dediğimizde, gerçekliğin bizzat kendisiyle değil yazarca tasarlanmış, planlanmış yeni bir dünyayla karşı karşıya olduğumuzu biliriz. Kurmaca bizzat gerçeği de iletebilir ama bu onun temel özelliği değildir. Bu nedenle kurmacanın doğrudan doğruya gerçekle bağlantısı kurulamaz. Yazar, gerçeği, bazen hayal, düş, olağanüstü ve fantastiğin penceresinden yorumlar. Dünyevi olan gerçekler, dünyevi olmayan bir işleyiş ve kavramlarla izah edilir; böylece yeni bir kurmaca gerçekliği yaratılır. Dil de artık gündelik konuşmadaki anlamından başka bir şeye dönüşmüş, bir bildirişim aracı olmaktan çıkmış, edebiyatın diline evrilmiştir. Kısaca kurmaca, bir bilgi ve anlam aktarıcısı değil güzellik yaratma, değer üretme işlevi görür.

Tüm dergileri okuyorum

Son zamanlarda, kurgusuyla, dili ile beğenip okuduğunuz öykücüler var mı?  İlgilendiğiniz, beğendiğiniz öykücüler…

Elbette. Benim ilgim çoğunlukla öyküde yeni gözükenler ve iyi yol alacaklarının ipuçlarını verenler üzerine olur. Gençleri yakından izlemeye, onların öykü dünyalarını anlamaya, zamanın ritmini genç gözünden, onun duyarlığından nasıl görüldüğünü kavramaya çalışırım. Bu yüzden çıkmış tüm öykü kitaplarını, tüm dergileri almaya, okumaya özen gösteririm. Zaten kitapevinde “öykü” yazılı hiçbir metne kayıtsız kalamıyorum. Çünkü benim için “öykü” kelimesi büyülü bir şey sanki. İyi bir öykü okuduğum zaman kendim yazmış gibi heyecanlanıyorum. O öyküden etkilenmek istiyorum.

Bu yüzden hiçbir ayrım yapmadan genç öyküyü büyük bir sevgiyle izlerim. Bunların içinden ustalaşacakları kestirmeye çalışırım. Çok umut beslediklerimin yarı yolda kalmasını, öyküyü bırakmasını hayretle, üzüntüyle izlerim. Son dönemde de elbette izlediğim genç, parlak yazarlar var. Hepsini burada anmam zor. Ama madem sordunuz hatırladıklarımı sıralayayım. İlk öykü kitaplarını yayınlayan Güray Süngü, Yılmaz Yılmaz, Aykut Ertuğrul, Güzide Ertürk, Pelin Buzluk, Hasibe Çerko, Aysun Kara Sezer, Handan Acar Yıldız, Nazlı Karabıyıkoğlu… Henüz kitap yayınlamamasına karşın nitelikli öyküleriyle ilgiyi hak edenleri ise Zeynep Hicret, Esra Özdemir Demirci, Emine Batar, Mehmet Kahraman, Zeynep Delav olarak sıralayabilirim. Unuttuklarım elbette var. Ama ilk elde aklıma gelenler bunlar…

 

Zeynep Delav konuştu

 

 

Güncelleme Tarihi: 05 Mayıs 2016, 14:54
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
narin ahmet
narin ahmet - 8 yıl Önce

10 sene önce hikaye geleneksel, öykü modern diyorlardı. şimdi geleneğe göz dikmişler. ceketimizi de alacak mısınız.

banner19

banner13