banner17

Modern dünyada eşyaya hürmetin yeri yok

Çocukluk resmi olmayan resim âşığı bir imamla, Davut Özgül ile konuştu Yıldız Ramazanoğlu..

Modern dünyada eşyaya hürmetin yeri yok

 

Davut Özgül Hocamız hakkında her zaman güzel şeyler duyardım, tanışmak Özgün Duruş gazetesinin bir toplantısında nasip oldu. Hastalığı dolayısıyla ressam Hülya Yazıcı ile birlikte ziyaretine gittik ve neredeyse o bizi teselli etti, güzel bir sohbetimiz oldu, ardından söyleşimiz zihnimde şekillendi.Çengelköy Hamdullah Paşa Camii

Yıllarca imamlık yaptığı Çengelköy’deki Hamdullah Paşa Camii’ni yaptıran zat bir Osmanlı sadrazamı.  Kaptan-ı Derya Abdullah adıyla da biliniyor. Çengelköyü iskelesi kayıkçılarından Safranbolulu Yalnızkürek Ali Dayı’nın oğlu olarak dünyaya gelmiş, babasının yanında kayıkçılık etmiş, yıllarca denize kürek sallamış, ocaklardan geçerek kademe kademe yükselerek 2.Mahmut’un cülusunda 1808-1809 yılları arasında Bostancı başı olmuş. Camiyi ise 1818’de yaptırmış. İstanbul’un en meşhur ve ulu çınarlarından birinin kanatları altında duran bu güzide ahşap caminin imamı Davut Hoca 1966 Urfa doğumlu. Gaziantep Nizip’te okudu, sonra İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. Odasına girer girmez eski Urfa’nın yüreklere hitabeden mahzun silueti bizi karşılıyor. Muhteşem bir panorama. Hocamızın şehrine sadakatinin, sevgisinin dışavurumu.

Elinde çok kıymetli tarihî fotoğraflar var. Bunlardan birinde Şeyh Said, arkadaşlarıyla açık arazide bir yerde oturuyor. Hepsi de tezkiye olmuş inançlı, kararlı yüzlere, eski ama onurla taşınan elbiselere sahip. Dönemin acılarla yoğrulan ruhu, Anadolu’nun yoksunlukları siyah beyaz resme olduğu gibi aksetmiş. Resim sanatına sevgisiyle de bilinen hocamız Ankara’dan aldığı Eşref Ören tablosunu tanıtıyor ilkin. Sonra bir Van Gogh üretimi ve sayısız kıymetli tablo. Açıkçası şehre gelene kadar bir tek fotoğrafı bile çekilmemiş, çocukluk fotoğrafı olmayan biri o. Bunu, “Bozova’da büyüdüm, bozkırda böyle teknolojilerden uzaktaydık” diye açıklıyor. Nasıl resme merak sardı acaba.

Hikmet Duruer’in 1969’da yaptığı Balıkçı, A. Atabek’den Van Gogh kopyası (1961), Sami Yetik’den Kayık (1915) ve birçokları… Resimleri almanız nasıl oldu, birçok insan resimden hoşlanır ama sıra almaya gelince fuzuli görür para vermeyi…

Eskimezler “Gülü seven dikenine katlanır” buyurmuşlar. Doğru bir tespit. Bu tabloların ve hatların bulunduğu bir ortamı solumak tarifi imkânsız bir duygu. Çoğu kere karşılarında oturup renk cümbüşleri ile fırça darbeleri arasında huzur bulurum. Bunun da bir bedeli olmalı. Ayrıca hane halkının da bu kompozisyonu belleğine, hatta yüreğine kaydettiğini düşünüyorum. İleriki zamanlarda evlatlarımın da evlerinde bu kompozisyon ile bunun ürettiği kültürün yeni bir kompozisyonu olacaktır diye ümit ediyorum. Ayrıca sanatın bizi Cemal ile buluşturduğuna inanıyorum.

Davut ÖzgülEvimde gördüğünüz bu tablolar ve yayla evimdeki tablo ile hat levhalarım epeyce birikti. Sahaflık mesleği ile uğraştığımdan olsa gerek, hurdacı ve eskicileri gezmem, nadiren de olsa müzayedeleri ve sergileri takip etmem sonucu biriktiler. Hepsini satın alıyorum. Çoğunlukla ucuz alıyorum. Evde bulunan gördüğünüz malzemeler bazen değişebiliyor. Takas yapabilirim veya satıp yerine daha çok beğendiğim başka bir eser alabilirim. Bu konuda titiz değilim maalesef. Bir keresinde bir apartman görevlisine Necdet Kalay’a ait bir resmin imzasını okuyup değerine yakın 1.000 dolar gibi bir fiyat teklif etmiştim. O da satmaktan  vazgeçmişti. Benden bir gün önce bir hurdacıya 150 TL ye teklif etmiş, hurdacı da parası olmayınca alamamış, nihayetinde ben de hoca olarak adamcağıza o fiyatı verdim.

Babanız abdest alırken avuçlarından dökülen toprak rengi suyu hatırlıyorsunuz.
Fotoğraflar belleğinizde adeta kadrajlar halinde kayıtlı. Siz toprak rengi ama kızıla çalan suyu anlatırken muhayyilemizi nasıl da harekete geçirdiniz.  Çocukluğunuz nasıl bir ortamda geçti, sosyal çevre ve doğal çevre nasıldı?

Zihnim beni yanıltmıyorsa sevgili Cihan Aktaş bir kitabında şöyle diyordu; “Toprağa olan yakınlığımı kaybedince, annemi kaybetmiş gibi oluyorum.” Topraktan olan babamın 1970’li yıllarda toprakla olan bağından olsa gerek, her tarla dönüşünde eline aldığı bakır ibrikle abdest alışını seyrederdim. Kızıl bir renkti yüreğime takılan. O yıllarda toprakla arkadaş, hatta dosttum. Şimdilerde Cihan Hanım’ın hayıflanmasına denk  bir halet-i ruhiye içinde, o kızıl rengi hayalimde canlandırmaya çalışıyorum. Empresyonist bir ressamın zihninde kalan kızıllık benimkisi. Çocukluğum Urfa’nın Bozova ilçesinin Hacılar köyünde masmavi bir gökyüzü altında geçti. Bir elimizde kuru soğan, diğer elimizde nan (ekmek) yalın ayaklarla bastığımız toprakla dosttuk. Coğrafya olarak da Kürt’tük.Yani biraz ürkek, biraz dağlı biraz da kıroyduk işte.Türkçe bilmezdik; kitap, kütüphane, okuyan büyüklerimiz falan da yoktu o yıllarda. Askere gidip gelenlerden öğreniyorduk dışarıdaki dünyayı. Küçük mü küçük bir dünyaydı bizimkisi. Tarla, takım kavgaları içinde büyüdük o topraklarda. Yedi yaşıma kadar toprakla şekillendi çocukluğum. Öyle ki; toprak yediğimden olsa gerek o sıralarda epeyce doktor da gezdik.

1973 yılında toprak bir yoldan asfalt bir şoseye değdi ayaklarım. Ben de annemi kaybetmiştim artık. Şehrin kucağına sığınmaya çalışıyordum. Ama hep eteklerinden tutunabildim. Taşralı olmak zordu nihayetinde. Çocukluğum Gaziantep’in Nizip ilçesinde farklı bir zeminde devam etti. Yeni bir ortam, yeni kelimeler ve yeni bir dille kendimi inşa ediyordum adeta. Dostum Dücane Cündioğlu’nun deyimiyle, “kronolojik tahavvülat”ın bu anlamda hayatımıza katkısını bir daha gözden geçirmemiz gerekiyor. Hangi kelimeler ve hangi fotoğraflarla bugünlere nasıl geldik sorusunun cevabını belki daha sağlıklı verebiliriz.

Çay ritüelleri; bakır tepsi, gazocağı üzerinde çaydanlık. Köyü çayla hatırlamak, sonra ibrikle geçmişe dönmek, kültürel bellek, eşyaların, anların, atmosferlerin hafızada bıraktığı derin izler... Objeler nasıl bir yer tutuyor hayatımızda?

Eric Fromm; “Bir şeyin özünde ne kadar bilgi varsa o kadar sevgi vardır” der. Önümüze gelen sıcak bir bardak çayın ruhumuzda yarattığı esinti ile damağımızda bıraktığı tadın bir anda oluşmadığı muhakkak. Bir öyküsü, bir yaşanmışlığı olmalı o hissiyatın, o tadın. Babamın amcası olan merhum amcamız Arif Bey de bana çayı sevdiren bir usta olarak kalmış zihnimde, zihnimden de öte yüreğimde. Arif Amcamın çay demlemesi bir ayinden farksızdı adeta. Sevdiği hatırlı misafirlerine çay demlerdi sadece. Biz gittiğimizde de demlerdi. Nizip’e taşındığı ilk yıllarda bildiğimiz gaz ocağı üzerinde pişirirdi çayını. Gaz ocağını pompalayıp alev istediği kıvama gelince rahatlardı. Daha sonraki yıllarda tüp kullanır oldu Arif Amca.

Koyu lacivert çinko çaydanlığa suyunu sükûnetle koyar, çaydanlıktaki suyun kaynamasına kadar az bir su koyduğu aynı renkten çinko demliğini de çaydanlığın üzerine koyardı. Su kaynayınca dikdörtgen bir teneke kutudan aldığı çayı demliğe boşaltır, sonra üzerine kaynayan suyu dökerdi. İstediği seviyeye gelince de demliğin kapağını usulca kapatırdı. Demliğin kapağı ile kulpu arasında zarif görünümlü, görenlerin hoşuna giden bir zincir bulunurdu hep. Daha sonra teneke tepsi içinde üzeri havlu ile örtülü bardaklara uzanırdı Arif Amca. Havluyu kaldırdığında altın yaldızlı, üzerinde de 'Türkiye Türklerindir' yazılı bardakların altında tebessüm eden Adnan Menderes fotoğraflı bir tepsi eşlik ederdi çay seremonisine. Bardaklara çaydanlıktan biraz sıcak su döker ve hepsini çalkalayıp daha sonra havlu ile kurulardı. Öyle ki; temizlendiğine dair bardaktan kulaklara hoş gelen, şu anda yazıya dökemediğim bir ses gelirdi.

Arif Amcamın, amcalarımızın o gün eşya ile olan ilişkisini dikkate alınca, bizim eşya ile olan ilişki biçimimizde ciddi bir sorun olduğu muhakkak. Bu basit gibi görünen hususu ciddi olarak tahlil ettiğimizde, işi Allah (c.c) tasavvuruna kadar götürmek dahi mümkün!

Modern dünyadan neşet eden modernizmin salt tüketmek üzere ürettiği yeni değerler skalasında eşyaya hürmetin, hatırın ve de hatıranın yeri yok aslında. Lord Northbourn’un İlerlemeye Farklı Bir Bakış adlı eserinde değindiği üzere bir ıstırap bizimkisi. Hem ruhumuz hem de bedenimiz kirlenmiş. Ucu yazılı mendilleri görmek mümkün değil artık.

2010 İstanbul Trienali’nde dostum, değerli sanat kadını Hülya Yazıcı Hanımefendinin Trienal’de sergilediği bana bir şekilde ulaşan bir tarağın kısa öyküsü ile eşya ile olan ilişki biçimimi izah etmek isterim: Tarak, tam bir asır önce seven tarafından sevgiliye hatıra olarak verilmiş. Üzerinde M.S. rumuzuyla bir de beyit vardı tarağın: “Zülfün tarayub naz ile zişan edecek/ Zülfün gibi beni perişan edecek”… Tarağı bir eskiciden almıştım. Bir hatıraya hürmetti benimkisi. Nazan Bekiroğlu’nun sultanın boy aynası karşısında hissettiklerini hissettim nedense.”Sultan acaba saçını hangi tarafa tarardı. Aynanın karşısında nasıl dururdu…” Ben de tarağın değdiği saçı ve tarağı tahayyül ettim. Nasıl anlatsam bilmem ki?

İnsan kendini bildiği, cirmini bildiği kadardır aslında. Eşya ile, doğa ile, tarih ile, yaratan ile ilişkisi kendini, haddini bildiği nispette bir anlam ifade ediyor. Haddini aştığında, tahakküme meylettiğinde, kendini hayatın merkezinde sadece beşer olarak ve de nefs ile inşa etmeye kalkıştığında kendine de, eşyaya da, doğaya da yaratana da saygısızlık devreye giriyor. İstiğna duygusu dediğimiz şey böyle bir şey.

Şunu da söylemek mümkün; eşyaya olan ihtiramın neredeyse yok denecek seviyede azalması, insanın kendine olan saygısını yitirmesi ile eş anlamlıdır. Üretilen eşyaların zarafet, estetik, emek v.b unsurlardan mahrum bir biçimde salt ‘piyasa’ için ve de tüketilmek üzere üretilmesi, kağıtları, petleri, plastik çatal bıçakları, hatta ‘kullan at’ diye tabir edilen bir kültürü doğurmuştur. Bu, zamanla bütün ilişki biçimlerimize yansımıştır.Yaratana yaptığımız duaların muhtevasını düşündüğümüzde neye nasıl bir halet-i ruhiye ile talip olduğumuz hal-i pür melalimizi izaha yetmez mi?!

Bir Kürt çocuğu olarak Türkçeyle nasıl karşılaştınız peki? Eğitiminizi sürdürmek için şehre doğru yola çıktığınızda neler geçiyordu aklınızdan; hayalleriniz umutlarınız..? Sizi neyin beklediğini düşünüyordunuz mesela?

Ateş ‘ar’e Değnek ‘Dar’e Yılan’Ma’r’e diye başladı eğitimim. Bir Kürt çocuğuna önce Türkçe öğretmekle başladı işe öğretmenlerimiz. Bir sene sonra bir yatılı okulda yetimler ve yoksullarla birlikte okudum ilkokulu. On bir kardeşin yaşadığı bir evdi benimkisi. Hayata erken atılmam için, elim ekmek tutsun diye beni imam hatip lisesine yazdırdılar. Yedi yılımı o güzelim mekânda geçirdim.1980’li yıllardı. Yaşlı bir dede dünyayı değiştiren bir devrimin öncüsü olmuştu. İmam Humeyni diyorlardı. Yüreğimiz kuş olup kanatlanmıştı. İktibas okuyordum 16 yaşımda. Abilerimiz vardı bizi gözeten. Kitaplarımız, ideallerimiz; yani küçük bir dünya içinde bütün bir dünyayı değiştirecek kadar büyüktü yüreğimiz. Lise sonrası imam hatip olarak Diyanet’te resmi olarak göreve başladım. Üniversiteyi kazanamamıştım. Vasattım yani. 15 yıl imamlıktan sonra yeniden okumaya karar verdim ve İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde örgün olarak eğitim aldım. Hem cami görevim vardı hem de öğrenciydim. 1998 yılıydı. Şubat soğuğunda her taraf buza kesmişti. Üşüyenlere çare olamadım maalesef. En çok da ben üşüyordum. Okulumuzun müstakil bir binası da yoktu o yıllarda. Kendimi bir sığıntı gibi hissediyordum nedense. Okul bana sadece bir diploma verdi. Kendi okuduklarıma, yaşadıklarıma borçluydum birikimimi. O yıllarda İstanbul Üniversitesi’ndeki akademik kadronun düşünüş biçimi ve yaşananlar karşısındaki duruşları içler acısıydı. Okuduk işte!

Çerkezköy’e gittiniz sonra. “Kızlar hizmet ediyor, yemek yapıp getiriyorlar” demiştiniz; neydi bunun hikmeti, nasıl bir manevi işleyiş vardı?

Çerkezlerle tanışmam 1987 yılında oldu. İlk görev yerim Çerkezlerin yaşadığı Toros dağlarının eteğindeki Mersin’in Atlılar (Sadiye) köyüydü. Köyden biri gibi karşılandım. Köyümün kızları evimi evleri bildiler. Kapımı hiç kilitlemedim. Evimin temizliğini, yemeklerimi çoğu kere kızlar yapardı. Emine, Süheyla, Nesrin, Müslüme, Nevin… Hepsi benim kardeşimdi. Çerkezler sosyal münasebetleri güçlü, özgüvenleri de oldukça yüksek insanlardır. Ne onlar benden ne de ben onlardan çekinip kaçtım. Dost olduk tam manasıyla. Aradan 25 yıl geçmiş, hâlâ dün gibi aynı heyecanı duyuyorum.Davut Özgül

İmam olmamdan dolayı bana karşı hürmet duymaları çok önemliydi.  Durduğum makam ile mihrap bana bir değer katıyor, onlar da bu makam ile mihraba saygı içinde bana saygı duyuyorlardı. Yoksa onlarca Davut görmüşlerdi kızlarımız. Ama ben onların imamı ve önderiydim. Seviyeli ve ölçülü bir iletişimimiz vardı Çerkezlerle, delikanlılar da hakeza öyleydi. Süfyan, Mutlu, Erdal, Tanju, Muzaffer, Ercan, İrfan, Tarkan… Ben dost canlısıydım ve dostlarım da bana bencileyin yaklaşıyorlardı. Okuyan biri olarak da bana saygı duyuyorlardı. Akranlarım, yetişkinler, yaşlılar, hepsiyle iyiydi aram. Manevi işleyişin nasıl anlaşılması sorusunun cevabı da sanırım haddimi bilmem ve ölçüyü kaçırmamamdı. Mevla da bu manada rahmeti ile tecelli ediyordu.

Orada büyükler sizi evlendirmek istiyor ve bir kız buluyorlar. Evliliğiniz nasıl oldu?

İki yıl bekar yaşadım Sadiye köyünde. Yetişkin bir delikanlı olarak bir genç kızı düşünmem veya bir genç kızın beni düşünmesinden daha tabii ne olabilirdi ki. Ama ben o sıralar yoğun kitap okumalarımdan dolayı bunları düşünecek zaman bulamayan biriydim. Dinimi öğrenmek için ciddi kaynaklar okuyordum. Usül kitapları, Ulum’ul Kur’an, vb. ilimler okuyordum kendimce. Rüyalarıma Ebu Hanife giriyordu, neylersin! Ömer Nasuhi Efendi ile rüyamda muhavere ediyor, bazen de kitabındaki bazı mevzuları müzakere ediyorduk. Evliliğe zamanım yoktu yani.

Bitişik köyde Konyalı bir imam olan dostum Mustafa Ardıç’ın aracı olmasıyla simsiyah bir çarşaf içinde sadece görünen iki gözü görmüş, eşimi ilk kez o zaman sadece gülen iki gözünden beğenmiştim. “Evet, bu” demiştim. Sadiye’deki dostlar duydular elbet. Rahmetli Faik Amca ile Hasan Amca, özellikle de Faik Amca köyde bu kadar genç kız varken dışarıdan evlenmemi biraz yadırgadılar. Biz kader deyip kapattık mevzuu. Evlenmeye yakın bazı tatsızlıklar da olmadı değil. Kürt oluşum dahi eşimin bazı akrabaları tarafından gündem edildi. Uzun mücadeleler sonucunda bütün engelleri aşarak evlenmeye karar kıldık. 23 yıllık evliyim. Eşimi en çok da ‘Çocuklarımın anası’ diye çağırırım. Çocuklarımın anası yani hayat arkadaşım.

Cuma günleri verdiğiniz vaazlar hayli meşhur oldu. Sonra mesai bitti diye köşenize çekilmiyor, gönüllülerle Kur’an dersleri yapıyorsunuz. Bir imam dilerse nasıl inisiyatifler alabilir, cemaatine rutinin dışında nasıl ulaşabilir?

Cumalarda entelektüel seviyesi yüksek denilecek tarzda sohbetlerim olur. Yıllar sonra belirli bir dinleyici kitlem oldu. İstanbul’un değişik ilçelerinden dahi gelen Cuma cemaatim var. Sesimi yükselttiğimi, kızıp bağırdığımı hatırlamıyorum. Sohbet etmeye çalışıyorum.

Namazlardan sonra okuduğum Aşr-ı Şerif’lerin meallerini cemaate aktarmam bana has bir özellik iken son yıllarda Diyanet’in de teşvikiyle birçok camimizde uygulanmaya başlandı. Oldukça güzel ve bereketli oluyor. Cemaatimiz çok özet de olsa Rabbimizin ne buyurduğunu anlamaya çalışıyor. 25 yıllık görevim boyunca en az 15-20 yıldır bunu yapıyorum. Cemaatim tarafından sevilmemde bu önemli bir faktör oldu diyebilirim.

Bu mübarek ayda ezanlar gerçekten içimize işliyor. Ezanı farklı okuyan makam sahibi müezzinler var İstanbul’da. Şimdi Ramazan ve eminim bütün maharetler gün yüzüne çıkıyor bu kıymetli zamanda. Kimi nerede dinleyebiliriz? Hep duyarız ama bir türlü ulaşamayız, tanıdığınız isimler var mı acaba..?

Ezanı güzel okumak bir fazilet, bir marifettir aslında. Bizi duygulandıran kılınacak namazın ehemmiyetine inandıran güzel bir sese sadece kulaklarımızı değil, belki daha çok yüreğimizle mukabele ederiz. İçten bir “Aziz Allah” deriz. Hele bu ses bizim semt camimizden geliyorsa göneniriz. Bu anlamda ezanın en önemli, belki de tek sermayesi olan sese önem vermek gerekiyor.

İstanbul’da sorduğunuz manada aklıma gelen ve çoğunu tanımaktan şeref duyduğum isimleri söylersem; Maltepe Merkez Camii imamı Selim Yıldız, Kadıköy Mehmet Çavuş Camii imamı Yunus Balcıoğlu, Üsküdar Yeni (Valide-i Cedid) Camii imamı Kerim Öztürk ve müezzini Ahmet Uzunoğlu, Üsküdar Şakirin Camii müezzini İdris Erdem; Hacı Beşir Camii imamı Hadi Duran, Halil Necipoğlu, Süleymaniye Camii müezzini Ekrem Nalbantoğlu, Beylerbeyi Hamid-i Evvel Camii imamı Ramazan Kutlu, Sultan Ahmet Camii, Beyazıt Camii’nin değerli hocası Suat Bey, Fatih Camii’nin nadide gülü Osman Hocamız, Kılıç Ali Paşa Camii müezzini Hasan Hüseyin Hocam vb. benim şahitlik ettiğim bunlar. Merkezi ezan sistemi ile Kadıköy Osman Ağa Camii’nde icra edilen müezzinlik de bu anlamda dikkate alınmalı. Yine Kadıköy’de görev yapan Adem Özbey ile Dolmabahçe Camii müezzini Fuat Bey’in ezanları harikadır. İl müftülüğü ile ilçe müftülülükleri bu manada kurslar düzenlemekte, güzel bir ezan için gayretler sarf edilmektedir. Beylerbeyi Hamid-i Evvel Camii imamı dostum Ramazan Kutlu Bey, bu anlamda kurslarda hizmet eden bir simadır. Enderun teravihi icrası esnasında sesinin güzelliğine hayran kaldığım ama camiamızda olmayan sevgili Mehmet Kemiksiz ile Neyzen Ahmet Şahin Bey’leri bu kutlu kervana katabiliriz.

Bu bahiste son olarak şunu ilave etmem lazım; İstanbul gibi büyük bir metropolde şahsen seslerine tanıklık ettiğim insanlar bunlar. Daha güzel nice sesin olduğundan da asla kuşkum yok. Eskileri yad etmek gerekirse, Merhum İsmail Biçer Bey’i, İbrahim Peker Bey’i, Musa Temiz Hoca’yı, İlhan Tok’u da yad etmek gerekiyor. Hayata veda edenlere rahmet, kalanlara hayırlı hizmetler diliyorum.

İstanbul Müftülüğü’nün çıkardığı Din ve Hayat dergisinin yayın kurulundasınız. Önemli dosyalar da yapıldı bu güne kadar. Sanırım sahih bir din anlayışını yaymak düşünülüyor. Nasıl başladı, neler hedefleniyor?

2006 yılının son aylarında girdim derginin yayın kuruluna. İlk sayımız da 2007 yılında çıktı. O günden bugüne dergide yayın kurulu üyesi olarak görevimi yerine getirmeye çalışıyorum. Derginin yayın kurulu tamamen İstanbul’da görev yapan müftü, vaiz, imam hatip, Kur’an kursu öğreticisi ve müezzinlerden oluşmakta. Arkadaşların hemen hepsi yüksek lisans veya doktora öğrencisi. Altı yıllık süre zarfında üç doktorumuz oldu ve doktora savunması yapanlar da sırasını bekliyor. Kaliteli, seviyeli ve entelektüel düzeyi yüksek bir ortamda çalışıyoruz.

Davut ÖzgülGünlük koşuşturmalar, ticarî faaliyetler arasında irfanı tevarüs ederken, ilim tarafımın da atıl kalmaması için Din ve Hayat dergisini bir liman gibi görüyorum. Dergi daha çok akademik bir seviye tutturdu. Çıkış amacı İstanbul gibi bir ilde bu tarz bir kültürel faaliyetin gerekliliğiydi. O zaman il müftümüz olan Prof. Mustafa Çağrıcı’nın büyük gayreti ve yardımcısı Kadriye Avcı Erdemli Hanımefendi’nin ciddi özverileri ile çıktık yola. Merkez teşkilatımız (Ankara) önceleri rakip olur mantığı ile hareket ederek sıcak bakmadı. Ne var ki derginin muhtevası karşısında Ankara da bu güzelliğe duyarsız kalmayarak bize izin verdi. O günkü başkanımız sayın Ali Bardakoğlu ile bugün başkanımız olan ama o günlerde sayın Bardakoğlu’nun yardımcısı olan Prof. Mehmet Görmez Bey’in katkılarını da eklemeliyim. Dergi bir nevi bir prestij dergisi gibi oldu. Çoğunlukla ülkemizdeki İlahiyat Fakültelerine gönderiliyor. Derginin belirlediği bir hedefi var mı derseniz rahatlıkla evet demem mümkün değil. Biz ne kadar idealist ve gönüllü olarak bu hizmeti yürütsek de memur oluşumuz, kurumsal kimliğimiz ve hazreti mevzuat çoğu kere önümüzü kesen olumsuz unsurlar. Bu minval üzere yuvarlanıp gidiyoruz işte!

Anadolu Platformu yüksek istişare kurulundasınız. Birçok şehirden katılımcıları olan kültürel bir zemin. Sanırım bir özgüven yükselmesine de sebep oldu çalışmalarıyla. Sizden öğrenebilir miyiz buradaki çalışmaları? Ne zaman ve kimler tarafından kuruldu, hangi çalışmaları yürütüyor bu platform?

Anadolu Platformu 1980 sonrasında ülkemizde baş gösteren İslamî bilinçlenmenin, İslamî mücadele olarak isimlendirilen uzun bir yürüyüşün yenilenen ama en çok da yinelenen yeni adıdır. 28 Şubat sonrasında İslamî camiada baş gösteren şaşkınlığı toparlamaya çalışan anlamlı bir birlikteliğin adıdır aynı zamanda. 2000’li yılların ortasında iki yıl süren uzun müzakereler sonunda ciddi bir katılım ve coşku ile deklare edilen, mütevazılığı ilke edinmiş bir yürüyüş. Küçük kelimelerle konuşan, uzun soluklu adımlar atarak bu topraklarda iz bırakmaya çalışan bir zemin. Aile ve insanımızın eğitimini temel gaye edinmiştir.

İsminden muhtevasına kadar her aşamasında bulunmaya çalıştım. Bundan onur ve şeref duydum. Ülkemizde Güneydoğu ve Doğu Anadolu başta olmak üzere, Marmara, Akdeniz ve Ege bölgesi olmak üzere otuzu aşkın ilde faaliyet gösteren vakıf ile derneklerimizle birlikte kurup, kurumsallaşmasını arzuladığımız bir platform. Toplumsal boyutunda her ne kadar bir STK olarak görünse de kendimize ait kavramlarla ifade ettiğimizde bir İslamî camia, bir cemaat, bir hareket olduğunu söylemek daha doğru olsa gerek. Toplumun bütün kesimlerinden katılımcıları bulunan platform, genel anlamda öğretmen, eğitimci ve esnaf tabir ettiğimiz işverenlerimizden oluşmaktadır.

Platformumuz son altı yıldır Kuzuluk’ta (Sakarya/Akyazı) ülkemizin önde gelen mütefekkir, sanat adamı ve kanaat önderleri ile tayin ettiği toplumsal planda topluma faydalı olacak konuları müzakere eden bir güzel hizmetin de taşıyıcısı oldu. 2012’de üst başlık olarak “Özgürlük ve Adalet” kavramını ele aldık. 24 Ağustos’tan 28 Ağustos’a kadar beş gün boyunca dolu dolu geçecek bir programımız var. Web sitemizde bu tür faaliyetlerimizi kamuoyuna da duyuruyoruz.

Yüksek istişare kuruluna gelince; işin gerçeği şu ki ciddi manada platforma gerekli katkıyı sağlayamadığım dikkate alındığında kurulda olmam bir iltifat oldu benim için. Katıldığım son genel kurula akciğer kanseri olduğumdan dolayı oksijen tüpü ile katılmıştım. Belli ki bu gayretim dostlarımı duygulandırmış. Onlar da beni ölmeden öce onurlandırmak istediler diye düşünüyorum. Ölüm hastaya, hele de kanserli bir hastaya daha çok yakıştırılır ya! Ben de bu görevi hakkıyla yerine getirmeye ve dostlarımı mahcup etmemeye gayret ediyorum.

Allah’tan acil şifalar diliyorum hocam. Bu zor imtihanı en güzel şekilde atlatacağınıza, hizmetlerinize sağlık afiyetle devam edeceğinize inanıyorum Allah’ın izniyle… Peki zaman zaman gündeme gelir, her şey İstanbul’da olup bitiyormuş gibi davranılıyor ve dergiler yayın piyasası burada yoğunlaşmış. İstanbul Müslümanlığı ve Anadolu Müslümanlığı gibi ayrımlardan söz etmek mümkün mü, bir İstanbul kibri var mı gerçekten, böyle keskin farklılıklar hissettiğiniz oldu mu iki tarafı da bilen bir kişi olarak..?Davut Özgül

Hayatın maddi ve manevi unsurlarının bütününde bunu gözlemlemek mümkün. Bu aynı zamanda Müslümanlığı nasıl tarif ettiğinizle alakalı bir bakış açısı. Sanatın, kültürün, mimarînin ve fikriyatın membaı burası, İslam’ın uzun asırlar payitahtlığını yapan bir şehrin inşa ettiği Müslümanlık ile bozkırın, Anadolu’nun ürettiği Müslümanlık elbette ki farklıdır. Kur’an’ın ‘Bedevi/Bedeviler’ olarak tanımladığı insan davranışı kalıpları (Hucurat Suresini düşünün) ile Medineli, şehirli insan davranış kalıpları arsında belirgin farklar var. Hele kentlerin anası olarak nitelendirilen Mekke’nin merkeze alınarak şehrin vahiy için merkez oluşu bence önemli karinelerdir. Hatta cüretkârlık olarak telakki edilmezse önemli delillerdir demek isterim.

Fakat artık bütün şehirlerimiz birer merkez ve cansiperane çalışmalar yapılıyor. Bazen İstanbul’dan çok daha ihlaslı ve yürekten çabalara tanık oluyoruz.

Elbette şehir bütün maddi ve manevi unsurları ile dindarlığımızı tayin eden bir havzadır. İlişki biçimlerimiz ve hukuk, yani şeriat ancak böyle komplike yapı içinde tebellür eder. Dağda herkesin evliya olduğu nüktesini dikkate aldığımızda şehir Müslümanlığının nasıl da ateşten bir gömlek olduğu ortada. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir isimli enfes eseri sanırım birçok noktada imdadımıza yetişir mahiyettedir.

Son çeyrek asırda ülkemizde gözle görülen modern teknoloji, iletişim aygıtları ve artan gelir seviyesinin katkısıyla Anadolu insanında da rafine bir anlayış ve arayış çabası gözükse de İstanbul’a nispetle arada ciddi mesafelerin olduğu muhakkak.

İstanbul’un selatin camileri ile bu minarelerden okunan ezan, Kur’an, hat, sanat, kuş evleri, sadaka taşları, vb. unsurlar Müslümanlığımızı şekillendiren bir unsur değiller midir? “Süleymaniye’de Bir Bayram Sabahı”nda Balkanlarda, Batıda biriktirdiklerini bir anda yere boca edip, ilahi olana yüreğini çeviren Yahya Kemal’i nasıl anlamalıyız. Bir sengine yekpare Acem mülkü feda edilen bu şehri iyi anlamak lazım diye düşünüyorum.

2003 yılında Büyükşehir Belediyesi Vakfı, Fethin 550. Yılı etkinlikleri düzenlemiş, 550 şair, yazar ve fikir adamı davet edilmişti. Vakfın o günkü genel müdürü dostum Ali Mete Bey nezaket göstererek beni de davet etmiş, benden de etkinliği anlatan kitap için bir yazı talep etmişti. O gün yazdığım ve jüri heyetinin yayınlanmaya değer görmediği o yazıyı aklımda kaldığı kadarı ile aktarmak ve sorunun cevabını daha da anlaşılır kılmak isterim. Şunları yazdım o gün; “Ben-i Adem’in elinin messiyle şehr-i Istanbul tahrifat ve tağyirata uğramışsa da, her gün yedi tepesinden Ruh-i Fatihan ve dahi Ruh-i Devlet-i Aliye-i Osman şehre Ruh-i asliyesini nefh eylerler.” Böyle veya bu mealde şeyler yazmıştım on yıl evvel. Şu an aynı şeyi düşünüyorum.

Burada sosyolojik anlamda “köylülük” ve “taşralılık” tartışmasından ziyade, kendisi bizatihi bir değer olan İstanbul’un ürettiği yüksek değerler ve bu değerlerle beslenen Müslümanlıktan bahsediyorum. Anadolu’da yetişen Osmanlı ulemasının ilim tahsilinde İstanbul’a gelip ilim tahsili etmelerinin en büyük paye olduğunu dikkate aldığımızda durumun ciddiyetini daha da iyi anlarız sanıyorum. Yani İstanbul bir başka şehir. Mekke’nin kardeşi bakın Harem hâlâ orada işte!

İstanbul çok can yakıcı ama, örseleyici ve zor şehir bunu dengeleyen ümit veren güzel insanlar da var çok şükür. Köşe Han’da Mustafa Efendi’den söz etmiştiniz mesela. Adres vermemiz uygun mu bilmiyorum. Biraz bu zattan bahsedebilir misiniz? Nasıl bir karşılaşmanız oldu? Bu şehirde sizi etkileyen başka kimler var?

Günlerden bir gündü işte. Fakültede dersten çıkmış, mutad bir şekilde Çengelköy’deki evime dönmek için Mercan tarafına yönelmiştim. Ama o gün ara sokaklara girdim. Okulda Zekeriya Beyaz Hoca’nın o malum sıkıcı derslerinden birinden çıkmıştım yanılmıyorsam. Bir taraftan da başım ağrıyordu. Ayaklarımın beni götürdüğü yerde başımı kaldırdığımda Köşe Han yazısını gördüm ve içeriye girdim. Birbirine benzeyen tekstil dükkânları arasında, raflarında kitapların yatay bir biçimde üst üste konulduğu bir dükkândı bu. Hızla geçtiğimden olsa gerek, geri geri yürümüş, hayatımda etkisini asla unutamadığım o dükkânın önünde durmuştum. Bir tezgâhın başında bekleyen yetişkin bir insan ve kasada oturup, iki gözlük ve bir lüb ile el yazma bir eseri okumaya çalışan bir yaşlı bir adam vardı içeride. Bir de üç-beş takke, tespih ve misvak göze çarpıyordu.

“Selamün aleyküm amca, kitaplarınız satılık mı?” diye sordum. Kitap okumakla meşgul olan yaşlı zat başını hafifçe kaldırdı ve tebessümle; “Satılık değil ama sana hediye edebiliriz” dedi. Aramızda kısa bir sohbet geçti. Ehl-i sünnet itikadı üzerinde yoğunlaştı yaşlı zat. Ve bana El Mevkufat isimli Osmanlı Türkçesi ile yazılan bir eser takdim etti. Ben esere baktım. Sevincimi tarif etmem imkânsızdı. Yaşlı olan zata; “Siz benden bu kitabın ücretini alın ki; benim başka kitap alma şansım olsun.” dediğimde; “Onu da sana hediye ederiz” dedi. Ne istediğimi sorduğunda; “Şerh’ul Emali” demiştim. O eserin de matbu olanını bana takdim ettiler.

Ben şaşırmıştım. Buraya nasıl geldiğime, hangi halet-i ruhiye içinde olduğuma ve bu dükkânda soluklanmama sebep olan şey(ler)in basit ve sıradan olmadığına, bunun tesadüfle izah edilmeyeceğine, tevafuk olduğuna inanıyordum. Yaşlı zat bana, “Sana ne ikram edelim” dediğinde, “çay” diyebildim. Yaşlı zat bana, “bu kitapları aldın tamam. Şimdi de oku bakalım” deyip El Mevkufat’ı masanın üzerine koyduğunda ben yerimden ayağa kalkıp elimi masaya dayamış ve kitabı okumaya niyetlenmiştim ki yaşlı amca bana gülümseyerek baktı ve ömrümce unutamadığım, birçok yerde de zikretmekten usanmadığım şu kelamı sarf etti; “Evladım! İlmin bir şerefi, bir haysiyeti var. Kitap öyle okunmaz ki!” Ben utancımdan ne yapacağımı şaşırmış ve bir o kadar da sevinmiştim. Çünkü karşımda bir âlim vardı.

Ben bu âlimden, bu irfan membaından bir şeyler içmeliydim. Yaşlı zat beni masanın diğer tarafına, dizinin dibine buyur ettiğinde daha fazla etkilendim. Tertemiz ve geniş bir pantolon giyiyordu ama dizlerinde yamaları vardı amcanın. İçim içime sığmıyordu. Bu sahneler, bu anlar bitmesin, uzasın istiyordum. Kitabı okumaya başladım. Bir veya iki satır olmamıştı ki; “Tamamdır evladım” dedi yaşlı zat. Yani bana geçer not vermişti. Ben de etrafı biraz daha gözlemleyerek, müsaade istedim kendisinden. İsmini sonradan öğrendim. İsmi Mustafa idi. Mustafa Efendi. Mustafa Efendi benden, ara ara ziyaretine gelmemi istedi. Ben de memnuniyetle diyerek ayrıldım. İleriki zamanlarda yine uğradım Mustafa Efendi’ye. Çok kısa zamanda önemli şeyler öğrendim o güzel insandan. Yani Köşe Han benim köşeyi döndüğüm bir yer oldu. İyi ki de ara sokaklara dalmışım.

Hayatımda beni etkileyen ama çoğu kimsenin meşhur olmadıkları için bilmediği ara sokaklarda bir dizi güzel dostum oldu. Sobacı Ömer Amca, ayakkabı tamircisi Yaşar Usta. Onların hayata bakışı, adapları, eşya ile olan ilişkileri bana büyük katkılar sağladı. Ömer Amca’nın ‘visal orucu’, Yaşar Usta’nın eski ayakkabılara yüklediği anlam, hüzünlenişi, işindeki titizliği ve sadakati bana çok ama çok şey öğretti. İstanbul Cağaloğlu hamamı yanında sanat galerisi olan ve rahmete kavuşan Mustafa Hocam da bana çok şey kattı. Sanatı, hattı, ebruyu. O sayede Turan Sevgili’yi, Sevgili Fuat Başar’ı daha birçok insanı sayabilirim. Kendisi ile dost olmaktan onur duyduğum Ramazan Kayan Hocamdan da ilim ile irfan noktasında çok şey öğrendim. Mahrumiyetini iliklerime kadar hissettiğim bu vadide gezinmeye çalıştım. Bir de Çengelköyümüzde bulunan İbrahim Halil Küçük Bey’in okuma aşkı, duruşu, sadakati etkiledi beni. Yine Çengelköy’de her şeyiyle bir imam ve âlim olan hafız ve de kurra Yıldırım Beyazıt Camii imamı Mustafa Demirkan kendilerinden müstefid olduğum değerli şahsiyetlerden oldu benim için.

Din adamı olarak nasıl bir profil öngörüyorsunuz? Günümüz din adamı nerelerden beslenmeli? Sinemayı, sanatı takip etmeli mi mesela? İnsanlığın farklı bakış açılarına ve kavrayış biçimlerine açık olmayan bir din adamı, cemaatine nüfuz edemez gibi geliyor bana…

Bir imam, amele dökülmeyecek şekilde de olsa bilgi noktasında farklı havzalardan beslenebilmeli, entelektüel seviyeyi korumalıdır. Sorunuzda geçen, sinema izleme, sanatsal faaliyetler vb. etkinliklerin bütününü bu anlamda zikredebiliriz. Böyle yapmaya gayret ettiğinde toplumsal paydalar bulma ve de üretme şansı yüksektir. Sosyolojik anlamda başka mahalleleri de tanımalı, yani bir getto oluşturmamalı diye düşünüyorum. Hele de İstanbul gibi bir şehirde bu görevi yapma nasibi olmuşsa bunu nimet bilmelidir.

Eski Diyanet işleri başkanımız imamları ifade ederken “Sosyal doktorlar” derdi. Doğru bir tespit. Bu toplumun tıbbî anlamda doktorlara ne kadar ihtiyacı varsa manevi anlamda da sosyal doktorlara, imamlara, akl-ı selim sahibi önder vasıflı insanlara ihtiyacı var.Topluma tepeden bakmayan, sürekli bir biçimde onları hizaya getirilmesi gereken kişiler olarak görmeyen ve yetmiş iki milletin dahi elini yüzünü yuduğunu /yıkadığını görmeye çalışan bir imamın gözünün yaşı bu toplumdaki bütün kirliliği temizlemeye kafi olsa gerek. O gözün sahibi olmayı Gözün sahibinden niyaz ediyorum.

Bu günlerde ağır bir imtihanınız var. Tedaviniz sürerken nasıl zaman geçiriyorsunuz? Neler okuyorsunuz? Şiir de yazıyorsunuz sanıyorum…

Belki büyük bir söz olacak ama yine eskimezlere ait bir söz, dahası bir kelamla cevabıma başlamak isterim. “Bizim sükûtumuzdan bir şey anlayamayan konuşmamızdan hiçbir şey anlayamaz” demiş ehl-i hikmet. İmam olmam hasebiyle hep sohbet ve muhabbet ettim insanlarla. Yazılı eserim olmadı hiç. Kelamın gücüne inandım. Şifahi kültürün muhteşemliği karşısında kalemimi sakladım hep. Veya Cemil Meriç’in bir mütefekkirden alıntıladığı o enfes cümleyle; “Bir bahsi sizden daha iyi yazanların bulunduğuna eminseniz kırın kaleminizi yazmayın”a gönül verdim. Bu gökkubbe altında söylenmesi gereken her şey neredeyse söylenmiş gibi. Belki bize düşen üstadımın deyişiyle, “Keşf-i Kadim” olsa gerek.

Bir şiir yazarken Yûnus’tan hicap ede ede yazıyorum çoğu kez. Dün eşimle türkü dinlerken ağladım. Eşim ısrar ettiğinde, “Bu sözleri söyleyecek yüreğim yok. Lambada titreyen alevim üşümüyor benim. Sevdiğimin yüzündeki göz izini göremiyorum. Şeyh Galip bana burada ne söylüyor, bir köpek leşinde inci dişi gören gözün sahibinin adını anarken elim kalbimde ama kalbim nerede onu kestiremiyorum.” dedim.

 

Yıldız Ramazanoğlu konuştu

Güncelleme Tarihi: 03 Eylül 2012, 18:16
YORUM EKLE
YORUMLAR
halil
halil - 6 yıl Önce

Öncelikle şifalar diliyorum rabbimden hocamıza... yazı sahibine de teşekkür ediyorum... iyi ki varsınız ve dünyabizim, iyi ki haberdar ediyor sizden... allah emsallerinizi arttırsın...

mehmet
mehmet - 6 yıl Önce

hocam allah şifa versin, allah sayınızı artırsın

Etem COŞKUN - Aşiyan Sahaf
Etem COŞKUN - Aşiyan Sahaf - 6 yıl Önce

Sevgili Davut kardeşim tebrik ediyor, yanaklarından öpüyorum. Allah' dan şifalar temenni ediyorum Canım kardeşim. Biz kulların bir kanadı kırık veya yüreğinin bir köşesinde küllenmiş bir yara izi olmalı. Bir elimiz yağda bir elimiz çiğ köftede olursa, Rabbilalemin'den uzaklaşma tehlikesi büyür. Madem o bizim sahibimizdir, bütün nimetleri bize o bahş eder. O halde ona karşı iştiyakımız da ihtiyacımız oranında artar.

Etem COŞKUN - Aşiyan Sahaf
Etem COŞKUN - Aşiyan Sahaf - 6 yıl Önce

Sevgili Davut kardeşim tebrik ediyor, yanaklarından öpüyorum. Allah' dan şifalar temenni ediyorum Canım kardeşim. Biz kulların bir kanadı kırık veya yüreğinin bir köşesinde küllenmiş bir yara izi olmalı. Bir elimiz yağda bir elimiz çiğ köftede olursa, Rabbilalemin'den uzaklaşma tehlikesi büyür. Madem o bizim sahibimizdir, bütün nimetleri bize o bahş eder. O halde ona karşı iştiyakımız da ihtiyacımız oranında artar.

Dilan
Dilan - 6 yıl Önce

Sizin metanetinize inancımız tam. Eski zinde günlerinize döneceğinizi ümit ediyoruz..Hayırla kalın..

Salih Yıldız
Salih Yıldız - 6 yıl Önce

Bugün vefat haberini alırken kimdir diye intrenette arayınca bu röportajı okudum. Allah rahmet etsin. İhtiyacımızın çok olduğu entellektüel bir imam profili.. güzel insanlar güzel atlara binip gittiler misali bu bilge, önder, entellektüel imam da aramızdan ayrıldı ama rabbine kavuştu.. güzel insanlar Rabblerine belki de daha çabuk kavuşuyor ve ne mutlu ki onları Sevgiliye ulaştıran güzel atları var.. Tekrar Rabbimden rahmet diliyorum. Mekanın cennet, makamın ali olsun.

mehmetferit
mehmetferit - 6 yıl Önce

hocamıza, hocalarımıza, cemaatlerine kısaca, samimi kullarına

fuat özkılıç
fuat özkılıç - 6 yıl Önce

mekanı cenet olsun allah ailesine sabır versin


banner8

banner19

banner20