Misyonerler Bursa'da hiç boş durmamış!

Muhsin Önal Mengüşoğlu ile “Yeni Dünyadan Eski Dünyaya - 19. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda Amerikan Misyonerlik Faaliyetleri (Bursa Örneği)” kitabı üzerine konuştuk..

Misyonerler Bursa'da hiç boş durmamış!

 

 

Muhsin Önal Mengüşoğlu genç bir tarihçi. Şimdiye kadar Henri Pirenne’nin Hazreti Muhammed ve Şarlman (İslam Fetihleri ve Ortaçağ Batı Uygarlığı), Paul Ginsborg’un Gündelik Hayat Politikaları ve Ernest Edmondson Ramsaur’un Jöntürkler - 1908 İhtilalinin Doğuşu adlı üç eseri Türkçe’ye kazandıran Mengüşoğlu, telif bir eserle karşımızda: Yeni Dünyadan Eski Dünyaya adını taşıyan eser “19. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda Amerikan Misyonerlik Faaliyetleri (Bursa Örneği)” alt başlığını taşıyor. Muhsin Önal Mengüşoğlu ile Okur Kitaplığı’nca yayımlanan eseri üzerine konuştuk.

Üç tercüme eserden sonra, telif bir eserle okur karşısındasın: Yeni Dünyadan Eski Dünyaya… Amerikalı Protestanların 19. yüzyıl Bursa’sındaki faaliyetlerini konu edinen bu eserin yazılış macerasını anlatır mısın?

Yaklaşık 2 senelik bir emeğin üretimi olan bu kitapta, Anadolu coğrafyası ve bilhassa da Bursa’da evangelizasyon faaliyetlerinde bulunmuş Amerikan Board teşkilatı mensuplarının gözüyle kentin her türlü dinamiğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma çok uzun soluklu bir çabanın sonucunda ortaya çıkmıştır. Amaç mümkün olduğunca birincil kaynaklar üzerinden hareket etmek olduğu için, misyonerlerin Boston’daki merkez teşkilat ile yazışmaları, tuttukları günlükler ve her türden evrak araştırılmış ve bu belgelere dayalı bir kitap oluşturulması hedeflenmiştir.

Elbette ki konunun gerektirdiği durumlarda yerli yahut yabancı araştırmacılara ait ikincil kaynaklardan da faydalanılmıştır. Özellikle Amerikalılara ait evrakların temini konusunda bir hayli zorlanılmış ve bu hususta halihazırda İstanbul’da Amerikan Konsolosluğu bünyesindeki Amerikan Board Arşivi’nden yararlanılmıştır. Tabi ki bu malzemenin yabancı bir dilde kaleme alınmış olması ve en azından bir kısmının günümüze kadar deformasyona uğramadan korunamamış olması çalışma süresince okunmalarını zorlaştırmış ve işimizi bir hayli güçleştirmiştir.

Bu noktada şunu da belirtmekte yarar vardır ki bu çalışma bir akademik ürünün genişletilmiş biçimidir. Bu nedenle çalışmada mümkün olduğunca analiz yapma, çıkarımda bulunma ve kişisel kanaat bildirme hususlarından kaçınılmıştır. Olaylar, dışarıdan üçüncü bir gözün bakışıyla değerlendirilmeye çalışılmıştır. Buradan yazarın kitaba herhangi bir müdahalesi olmadığı sonucu çıkarılmamalıdır. Neticede bu bir telif eserdir ve gerekli görüldüğü yerlerde, “bu kadar da olmaz” kabilinden yorumlarla karşılaşıldığında kanaat bildirmekten kesinlikle kaçınılmamıştır.

ABD Konsolosluğuna bağlı bir yapılanmanın misyonerlik faaliyetlerinden bahsediyoruz. Yani resmî bir durum da söz konusu ABD açısından. Bu noktada Osmanlı- ABD ilişkileri gündeme geliyor. O döneme bu ilişkilerin tezahürü nasıldı?

Anadolu coğrafyasındaki misyonerlik faaliyetleri göz önünde bulundurulurken olayları salt dinî bir düzlem üzerinden değerlendirmek çok doğru olmasa gerektir. Nitekim ABD’nin resmi kuruluş tarihi 4 Temmuz 1776’dır. Ancak başta İngiltere olmak üzere Avrupalı devletlerin bir kısmı ABD’nin bağımsızlığını tanıdıklarında takvim yaprakları 1783 yılını göstermektedir. Yeni kurulmuş ve ayakları yere sağlam basmayan bir devlet için en önemli husus tanınabilirliktir. Bir diğer önemli unsur da ticarî atılımların gerçekleştirilebileceği pazarlar bulmaktır. Bu durumun farkında olan ABD hükümeti, çöküş sürecinde olmasına rağmen hâlâ döneminin en prestijli devleti konumundaki Osmanlı ile irtibata geçmek istemiş ve bu konuda hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştır. Misyonerlerin tarih sahnesine çıktıkları dönem de yine ABD’nin pazar arayışlarına girdiği süreçle bir paralellik arz etmektedir.

Dolayısıyla misyonerlik faaliyetlerinin dini bir atılım kadar devlet politikası olduğunu ve başta Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere dış dünyaya açılmanın bir yöntemi kabul edilmesi gerektiğini düşünmekte herhangi bir beis yoktur. Bununla birlikte yaklaşık 200 yıllık bir sürece yayılmış olan ABD-Osmanlı ilişkileri hususunda ciddi bir ironi söz konusudur. İki devlet arasındaki münasebetleri “tavşan kaç tazı tut” meseliyle anlamlandırmak mümkündür. Zira ilişkilerin ilk döneminde Osmanlı sürekli kaçan taraf olmuş, ABD ise kovalayan rolünü üstlenmiştir. Osmanlı-ABD ilişkileri konusunda otorite kabul edilebilecek bir isim olan Çağrı Erhan, ABD yöneticilerinin tavrını “pragmatist girişimci ruhuyla, kapıdan kovulsa bacadan girer mantığıyla ve kâr kokusu almış yapışkan tüccar davranışıyla” ilişkilendirmektedir. Kanaatimce günümüzde bu roller tam tersine bürünmüştür.

Amerikan Board teşkilatının Anadolu’da misyonerlik faaliyetlerine başlama sürecini ve bu sürecin gerekçelerini anlatabilir misiniz? Bu arada, adı geçen misyonerlerin Bursa’ya özel bir ilgi gösterdiklerini görüyoruz. Bu ilginin sebebi nedir, nasıl gelişmiştir?

Başta Bursa olmak üzere Anadolu’da pek çok Protestan misyonerlik teşkilatı faaliyetler yürütmüştür. Ancak bunların içerisinde en etkili sonuçları üreten Amerikan Board olmuştur. Bu teşkilatın ne zaman teşkil edildiğine dair farklı rivayetler olmakla birlikte en sağlam bulguların 1806 yılını işaret ettiği söylenebilir. Buna göre Asya’nın içinde bulunduğu ahlaki çöküntü ve manevi açlığın farkına varan Samuel J. Mills’in öncülüğündeki bir düzine kolej öğrencisi, mutat bir biçimde bir araya gelerek bu konuda neler yapabileceklerini tartışmaya başlamışlardır. Uzun süreli görüşmeler sonucunda nihai karar, Hıristiyanlığın esasları ve Hz. İsa’nın öğretisini uzak coğrafyalara taşıyarak, hakikat tohumlarını buraya ulaştırmak yönünde olmuştur. Bu amaçla 1808 yılında The Brethren teşkilatı kurulmuştur. 27 Temmuz 1810 tarihinde Profesör Moses Stuart’ın evinde tertip edilen toplantı ile Amerikan Board teşkilatı gayriresmi olarak faaliyete geçirilmiştir. Bu teşkilatın kuruluşunu sağlayan dürtü Andover Ruhban Okulundaki “bir grup genç insanın kâfir dünyaya İncil vaaz etme isteğidir.”

Bursa’yı ziyaret eden ilk misyoner William Goodell’dir. Kendisi bu ziyareti 1832 yılında gerçekleştirmiştir. Misyonerin Bursa’yla alakalı izlenimleri genel itibariyle olumludur. Gerek Türk yetkililer gerekse de Müslüman yahut azınlık halkın misyonere olumsuz tavır takındıklarına dair herhangi bir bulguya rastlanmamıştır. Zira onlar açısından henüz korku ve endişe içerisinde olmayı gerektirecek bir durum yoktur. Nitekim bu bir keşif ziyaretidir ve gezi süresince misyonerlik faaliyetinde bulunulmamıştır. Kentten huzur ve geleceğe dair umutlarla ayrılan Goodell’in ifadesiyle “Bursa, İstanbul’dan sonra Osmanlı İmparatorluğunun en güzel şehridir.” Kentte eksik olan tek şey Hıristiyanlığın esasları ve Hz. İsa’nın öğretisidir.

Boston’daki Board teşkilat merkezi bu sözleri ciddiye almış olacak ki 8 Aralık 1833 tarihine denk gelen Pazar gecesi, Andover Ruhban Okulu’nun ibadethanesinde Peder Thomas Pinchnet Johnston ve Peder Benjamin Schneider, Asya kıtasındaki Bursa’ya misyoner olarak atandıklarına dair tayin bildirgesini almışlardır. İki misyoner eşlerini de yanlarına alarak 12 Aralık 1833 tarihinde Boston’dan yola çıkmış ve 1834 Şubat’ında İstanbul’a ulaşmışlardır. Schneider’ın yolculuğu burada sona ermemiştir. Onun durak noktası Bursa’dır. Ne var ki Johnston için rota farklıdır zira sonradan yapılan bir değişiklikle Bursa’ya onun yerine Philander O. Powers atanmıştır. Bay ve Bayan Powers, altmış üç günlük zorlu bir yolculuğun ardından 12 Ocak 1835 tarihinde İzmir’e ulaşmışlardır. Buradan İstanbul’a geçmiş ve nihayet 13 Şubat’ta Bursa’ya varmışlardır. Schneider ailesinin Bursa’ya ulaştığı tarih ise 15 Temmuz 1834’dür. İlk etapta Schneider Rum, Powers ise Ermeni mahallesine yerleşmiştir.

Bursa’daki faaliyetlerine nasıl başlıyorlar, neler yapıyorlar? Süreç onlar açısından nasıl işliyor?

İyi ve dikkatli bir tahlil ve gözlem yeteneğine sahip misyonerler kente ulaşır ulaşmaz derhal harekete geçmişler ve her hususta Bursa’yla alakalı ciddi faaliyetlerde bulunmuşlardır. Onların özellikle bazı unsurlara daha fazla dikkat çektikleri gözlemlenmiştir. Bursa’yı misyonerlerin gözünde cazip kılan unsurların en önemlisi kentin güneyini çepeçevre kuşatan Olympus Dağı’dır. Bu unsurların ikincisi su kaynakları ve kaplıcalardır. Tutulan ilk kayıtlarda öne çıkan bir diğer unsur ise cami, mezar ve türbelerdir. Müslümanların ibadethaneleri ve padişah mezarları hakkındaki detaylı tasvirler bu yapıların misyonerleri ne derece etkilediklerinin en bariz delilleridir. Her fırsatta Hıristiyanlığı İslam dini ile mukayese eden ve sürekli kendilerinin galip geleceğini vurgulayan misyonerlerin belki de Müslümanlar karşısında eziklik yaşadıkları tek husus ibadethaneler konusudur. Müslüman ibadethanelerinin görkem ve ihtişamı misyonerleri şaşkına çevirmiş ve büyülemiştir.

Bununla birlikte misyoner kayıtlarında kesinlikle önemsenmesi gereken bazı yanlış bilgi ve kanaatlere de rastlanmıştır. Nitekim bahsi geçen kayıtlarda Bursa’yı Hıristiyanlardan alan kişinin Orhan Bey olduğuna değinilmektedir. Yine Bursa’da görev yapmış ilk misyonerlerin ifadesiyle 1326 yılında gerçekleşmiş bu olayla birlikte II. Mehmet’in 1453 senesinde İstanbul’u ele geçirişine kadar Bursa, imparatorluğun başkentliğini yapmış ve aynı zamanda Osmanlı sultanlarının ikametgâhı olmuştur. Burada ciddi bir bilgi yanlışı vardır. Bursa’nın 1326’da Orhan Gazi tarafından ele geçirildiği doğrudur. Ne var ki kent, İstanbul’un fethine kadar başkent olarak kalmamıştır. Zira 1366 tarihinde payitahtın merkezi Edirne olmuştur. Bu durum misyonerlerin Bursa ve Osmanlı tarihi hakkında ne kadar kulaktan dolma bilgilere sahip olduklarının en önemli delilidir. Bir diğer hata da Osman Bey ve Orhan Gazi’nin türbeleriyle ilgilidir. Misyonerlerden bir kısmının ifadesiyle bu iki hükümdarın türbesi Yıldırım Beyazıt’ınkiyle aynı yerdedir. Hâlbuki Yıldırım Beyazıt ile Osman ve Orhan Gazilerin türbeleri yan yana olmadıkları gibi birbirine yakın mesafelerde de değillerdir. Zira Yıldırım’ın kabri kendisiyle aynı adı taşıyan caminin önündeki setin altındadır. Sultan Osman ve Orhan’ın türbeleri ise Tophane semtindedir.

Daha önce de ifade edildiği gibi Bursa’yla alakalı hiçbir detayı atlamak istemeyen misyonerlerin kent nüfusundan şehirdeki cami sayısına, hatta kaplıca sularının kimyasal özelliklerinden bölgede faaliyet icra eden tarikat gruplarına kadar çok ayrıntılı ve özgün bilgiler aktardıklarına şahit olunmuştur. Böylesine ince ve detaylı tasvirlerle uğraşmak ancak ve ancak dikkatli ve işini ciddiye alan gözlemcilerin işidir. Amerikan Board teşkilatına mensup misyonerler mikro manada Bursa, makro anlamda ise Anadolu coğrafyasının bütününde işi şansa bırakmadan hareket etmek istemişlerdir. Dolayısıyla faaliyete geçmeden önce ön hazırlık yapmak, bir başka deyişle içinde yaşanılan toplumu tanımak ve bu topluma ait her türlü zenginliğin farkına varmak onlar için çok önemlidir. Bu yüzden de misyonerler çalışacakları bölgede ne türlü bir hareket planı çizmeleri gerektiğine karar vermeden önce o bölgenin ruh ve hissiyatını tanımak zorundadırlar. İşte bütün bu dikkatli gözlemler bu zorunluluğun sonucu olsa gerektir.

Misyonerlerin Bursa’da yaşayan gayrimüslim tebaayla ilişkisi nasıl oluyor? Aralarındaki münasebet hayli ilginç olmalı…

Bursa’da o dönemde Türk yani Müslüman nüfusun yanı sıra, Ermeni, Rum, Yahudi ve hatta az sayıda da olsa Frenk yani Avrupalı unsur bir arada uyum içerisinde yaşamaktadır. Board Teşkilatı mensuplarının etnik unsurlar konusundaki izlenimleri de bir hayli önemli ve dikkat çekicidir. Onlar kentte mukim tüm etnik unsurlarla irtibat kurmuş ve her türlü detayı kayıt altına almışlardır. Kitapta imkânlar nispetinde Bursa’daki halkların gelenek, görenek ve kültürleriyle, dini algılayış biçimleriyle ilgili bizzat üçüncü bir gözle ve Amerikalı bakış açısıyla bol tasvir ve gözlemlerde bulunulmuştur.

Aslında misyonerler Anadolu’ya ulaştıklarında ilk hedefleri ne Müslümanlar ne de Doğu kiliseleridir. Onlar Yahudilere ulaşmak istemişlerdir. Ancak Yahudiler’in Osmanlı devlet düzeninde ibadet ve geleneklerini uygulama yönünden dinî bir bütünlük arz etmeleri, misyonerlerin Yahudiler üzerindeki faaliyetlerini başarısızlık ile sonuçlandırmıştır. Yahudi toplumu üzerinde bir netice elde edemeyen misyonerler daha sonra Rumlar ile Müslümanlara yönelmişlerdir. Rumlara, Yunan ve Rum Ortodoks kilisesinin destek vermesi, Müslümanlarda da din değiştirmenin günah sayılması ve toplum tarafından yadırganması, misyonerlerin bu iki kesim üzerinde umutlarını boşa çıkarmıştır. Öte yandan Amerikalı misyonerler 1820 yılından itibaren Ermenileri Protestanlaştırmaya çalışmış ve Board Teşkilatı faaliyetleriyle Ermeniler ile yakın ilişki içerisinde olmuştur.

Elbette ki misyonerleri Ermenilere iten çok önemli nedenler vardır. Osmanlı topraklarındaki Ermenilerin Rumlar ve Yahudiler’e göre daha dağınık bir biçimde yaşamaları bu nedenlerin başında gelmektedir. Zira bir arada bulunmamak, birlikte hareket etmeyi ve güçlü bir milli ve dinî geleneğe sahip olmayı engellemektedir. Bunun yanı sıra Ermenilerin sosyal bağlarının kuvvetli olmaması ve okuma yazma oranının düşük olması Amerikalı Protestan misyonerleri Ermenilere yöneltmiştir. Olaylar Ermeniler açısından değerlendirildiğinde de misyonerlerin bu kararı boşuna almadıkları görülecektir. Zira misyonerler Ermenilerin evangelik hakikatlere ne kadar hazır olduklarını sürekli dile getirmişlerdir. Teşkilat üyeleri tarafından kaleme alınan 1859 tarihli raporda bu durum açıkça izhar edilmektedir: “Hemen her yerde hakikatle doğrudan temas kuranlar büyük oranda Ermenilerdir. 28 tane kilise teşkil edilmiş ve bu kiliselerin mensupları çoğunlukla ihtida eden Ermeniler olmuştur. Bu, aynı zamanda Kuzey ve Güney Ermeni misyonlarının sınırları dâhilindeki 6000 kayıtlı Protestan için de geçerli bir durumdur. Ermeniler adeta Hıristiyanlığın esasları ve Hz. İsa’nın öğretisine önceden hazır bir toplumdur.”

Devletin etnik unsurlarla yaşadığı problemler karşısındaki tavrı nedir bu misyonerlerin; nasıl rol almışlardır?

Evet, bugün bile Türk kamuoyunu ciddi manada meşgul eden başta Ermeni sorunu olmak üzere azınlıklar meselesinde misyonerlerin oynadığı role değinmekte yarar vardır. Bu konuda misyonerlerin ne derece başarılı oldukları ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte göz ardı edilmemesi gereken bir gerçek vardır ki o da, Amerika’dan kalkıp Anadolu’ya gelen misyonerlerin gerek Ermeni gerekse Rum azınlıklara farklı bir etnik unsur olduklarını hatırlatma konusunda başarı göstermiş olmalarıdır. Anadolu Ermeniliği iki dünya arasına sıkışmışlığı ifade etmektedir. O dönemde Ermeni nüfus Hıristiyan olmaktan çok Müslümandır. Bir başka deyişle Müslümanca bir hayat tarzı benimsenmiş ve Hıristiyanlığa ait pek çok değer ve ritüel terk edilmiştir.Muhsin Önal Mengüşoğlu

Bu hususla alakalı kitapta pek çok örnek bulunmakla birlikte ben burada sadece bir tanesini zikredeceğim. Bilindiği üzere Hıristiyanlık’taki vaftiz töreni İslam dininde çocuk yaştaki erkeklerin sünnet edilmesiyle eşdeğer görülmesi gereken bir dinî ritüeldir. Bursa’da bir müddet misyonerlik faaliyetlerinde bulunan Philander O. Powers, Ermeniler arasında vaftiz alışkanlığının neredeyse yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını söyleyerek bunun yegâne nedeninin Hıristiyanların, Müslüman komşularının putperestlikten kalma barbarca uygulamalarına kapı aralamaları olduğunu söylemektedir. Onun ifadesiyle: “Bu alışkanlık ‘vaftiz edilmemiş çocuk yoktur; herkes doğuştan vaftiz edilmiştir’ düşüncesinden ötürü kaybolmaktadır. Bu iğrenç anlayış Müslümanlar arasında korku verecek boyutta etkilidir. Tüm bu şeytanî düşünceler İsa Mesih’in Kitab-ı Mukaddesini okumamak ve ona itaat etmemekten kaynaklanmaktadır.”

Biraz önce de ifade ettiğimiz gibi kitapta Ermenilerin ve bir noktaya kadar da Rumların Müslümanca bir yaşam biçimine daha yatkın olduklarını gösterecek pek çok örnek vardır. Bu durumu fark eden misyonerler gerek Rum gerekse de Ermeni azınlığa farklı birer etnik unsur olduklarını hatırlatmış ve sürekli bu hususu dile getirmişlerdir. Bu konuda en önemli çaba dil konusunda yaşanmıştır. Dönemin azınlık unsurları Türkçe konuşmakta, Ermenice ve Rumca’yı anlamamaktadır. Bunu gören misyonerler Ermeni-Türkçesi ve Greko-Türkçe adlarında iki dil üretmiş ve azınlık unsurlara yönelik yazılı materyallerin tamamı bu dillerde hazırlanmıştır. Buna göre alfabe Rumca ve Ermenice, söyleyiş ise Türkçe’dir. Sonuç itibariyle Türkiye açısından düşünüldüğünde azınlık unsurlara farklı bir ulus bilinci aşılamaya çalışmanın çok olumlu neticeler üretmeyeceği aşikârdır.

Bu misyonerlere itiraz eden yok muydu? Herhangi bir muhalefetle karşılaşmadılar mı?

Misyonerlerin Bursa’da karşılaştıkları en önemli güçlük yerli ruhban sınıfının muhalefetidir. Sanılan ve bilinenin aksine Bursa’da misyonerlik faaliyetlerine muhalefet eden kesim Osmanlı devlet erki ve Müslüman nüfustan ziyade Hıristiyan ruhban sınıfı ve halk unsurları olmuştur. 1834 yılında Bursa’da faaliyet göstermeye başlamış Amerikan Board Teşkilatı mensuplarına karşı Müslümanlar çoğunlukla kayıtsız kalmış, Osmanlı devlet erki ise 1870’li yıllara kadar, bırakın muhalif tavırlar takınmayı, misyonerlik faaliyetlerine ciddi oranda destek çıkmıştır. Bu konuda da kitapta yığınla örnek bulunmaktadır.

Kayıtlarda pek çok hadisede köşeye sıkışan misyonerlerin gerek sadrazam gerekse de bölge valileri tarafından korundukları ve himaye edildiklerine dair ciddi bilgiler mevcuttur. Misyonerler yöneticilere dualar etmiş, onları övücü sözlerle göklere çıkarmışlardır. İmparatorluk yaşananların farkına vardığında ise artık çok geçtir ve iş işten geçmiştir. Tüm bu yaşananlar Anadolu coğrafyasında misyonerlik faaliyetlerine yönelik muhalefetin dinsel olmaktan çok mezhepsel olduğunu göstermektedir. Yani sorun Müslüman-Hıristiyan kavgasından çok Protestan-Katolik ve Ortodoks çekişmesinden kaynaklanmaktadır.

Board teşkilatı misyonerleri çalışmaları sırasında kuşkusuz bir takım araçlardan istifade etmişlerdir. Bunlar hakkında bilgi verebilir misiniz?

Misyonerler, Bursa’da davalarını yaymaya çalışırken çok farklı vasıtaları kullanmışlardır. Bu vasıtalardan en önemlisi eğitim öğretim faaliyetlerinde bulunmaktır. Board mensupları kentte üç farklı okulu faaliyete geçirmiş, dördüncü bir teşebbüs olan öğretmen okulu projesi konusunda ise sınıfta kalmışlardır. Bu okullardan en önemlisi Bursa Amerikan Kız Koleji’dir. Kolej ilk olarak 1869 yılında faaliyete geçmiş ve 1873 yılında kapanmıştır. İkinci teşebbüs ise 1876 yılındadır. Okullaşma konusunda misyonerlerin sınıfta kaldığı söylenebilir. Nitekim kolejin en faal olduğu dönemde bile öğrenci sayısı 50’li rakamlarda kalmıştır.

Misyonerlerin davalarını yaymak üzere kullandıkları ikinci vasıta Bursa Protestan Kilisesi’dir. Bu mabet 1848 yılında kurulmuş ve yetki üç yıl sonra yerli bir papaz olan Stepan Hachadooryan’a devredilmiştir. Misyoner kurumları yap-işlet-devret modeline göre yapılandırılmışlardır. Onlar teşkilatı kurmuş, bir müddet işletmiş ve yerli unsurlara devretmişlerdir. Bu meyanda 19. yy’da kilise kurumunda da üç farklı yerli din adamının papazlık görevini yürüttükleri gözlemlenmiştir. Misyonerler tıpkı okullaşma örneğinde olduğu gibi kilise konusunda da sınıfta kalmışlardır. Nitekim 1849 yılında on üç üye ile yola çıkan kilisenin 1875’te 85 rakamına ulaştığı görülmektedir. Gayrimüslim nüfusun onbinlerle ifade edildiği bir kentte bu rakam hiçbir şey ifade etmemektedir.

Misyonerlerin belki de en başarılı oldukları saha basın-yayın faaliyetleridir. Board Teşkilatı 1822 yılında Malta’da bir matbaa kurmuş ve bu matbaa 1833’te İzmir’e, 1853’te ise İstanbul’a taşınmıştır. Bu matbaada her türden dinî kitap basılmış ve bu kitaplar Anadolu’nun dört bir yanına dağıtılmıştır. Bununla birlikte matbaa vasıtasıyla üç farklı dergi basılmış ve bunların dağıtımı da yerli gezgin kitapçılar vasıtasıyla gerçekleştirilmiştir. Gerek kitap gerekse de dergi satış ve dağıtımı konusunda neredeyse binli rakamlara ulaşılmış olması başarı olarak addedilebilecektir.

Çalışmaları hakkında dört başı mamur bir inceleme yaptığınız Amerikan Protestan misyonerleri sizce başarılı olmuş mudur? Kanaatinizi alabilir miyiz?

Sonuç itibariyle Bursa’daki misyonerlik faaliyetlerinin çok geniş bir bölümünün incelendiği çalışmamızda büyük umutlarla kente gelen misyonerlerin bekledikleri oranda başarı yakalayamadıkları tespit edilmiştir. Başlangıçta hiçbir ayrım gözetmeksizin kentteki tüm etnik unsurlara aynı mesafede duran misyonerlerin zamanla kendilerine daha fazla teveccüh gösteren Ermeniler’e yöneldikleri görülmüştür. Öte yandan misyonerlik faaliyetlerinin uzun süre farkına varamayan Babıali pek çok konuda muhalif tavır sergilemek yerine Protestanların işlerini kolaylaştırarak onların lehine kararlar almıştır. Bunda İmparatorluğun çok uluslu yapısının ve hoşgörülü bir siyaset izleme anlayışının etkisi büyüktür. İmparatorluk, olayların farkına vardığında ise artık çok geçtir ve yıkılma sürecine girilmiştir. Ne var ki bir bardak suda fırtınalar koparmayı çok iyi bilen Board mensupları tüm gayret ve çabalarına rağmen Bursa’da istedikleri başarıyı yakalayamamışlardır.

 

Cevat Akkanat sordu

Güncelleme Tarihi: 20 Mayıs 2016, 10:43
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
murat kapkıner
murat kapkıner - 6 yıl Önce

Muhsin, kutluyor, çalışmalarının devamı için dua ediyor, gözlerinden öpüyorum.

banner19

banner13