Miracın İçkisi Süt

Semih Kaplanoğlu'yla konuştuk. Yusuf Üçlemesi'nin merakla beklediğimiz ikinci filmi Süt nihayet vizyona girdi..

Miracın İçkisi Süt

 

 

 

“Modernlik Başa Çıkılması Gereken Bir İmtihandır”

 

 

 

 

Yusuf Üçlemesi'nin merakla beklediğimiz ikinci filmi "Süt" nihayet vizyona girdi. Bu vesileyle yönetmen Semih Kaplanoğlu ile bir söyleşi yaptık. Taşradan modernliğe, ataerkil geleneklerden gençlik meselelerine, şiirden metafiziğe kadar daldan dala pek çok mevzuya temas ettiğimiz bu söyleşiyi, yönetmenin anlam dünyasına ve filme dair pek çok ayrıntıya getirdiği açılımlar sebebiyle hiç kısaltmadan orjinal haliyle yayınlamak istedik. Beğeniyle okuyacağınız umuyoruz.

 

 

Sizin için “süt” neyi simgeliyor, neyi çağrıştırıyor?

 

Bunun pek çok anlamı var aslında. Anneden aldığımız ilk besin. Miraç'ta Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) seçtiği içecek; süt mü, şarap mı diye sorulduğunda sütü seçiyor Efendimiz. Saflığın simgesi aynı zamanda. Hayatın temel değerlerinden biri aslında. “Süt”te ise bir gencin annesinden ve doğdugu yaşadığı yerden kopuşu, bir tür “sütten kesilme”yi ifade ediyor. Sütün bizle ilk teması, bir ılıklık, yumuşaklık hissidir ve yuvamızı hatırlatan bir şeydir.

 

Öte yandan bir tür panzehir gibi iyileştirmek amacıyla da kullanılabiliyor.

 

Filmde Yusuf ile Zehra'nın geleneksel yöntemleri sürdürerek üretim yapmaları ve bir şekilde değişen şartlara, kapitalist ekonominin baskılarına, zaman direnmeleri filmde “Yumurta”dan da aşina olduğumuz ince ama anlamlı bir modernite eleştirisi oluşturuyor. Buna dair ne söylemek istersiniz?

 

İnsanın yeryüzüne gelişi aslında modernitenin o günden beri devam eden bir durum olabileceğini hatırlatıyor bana sürekli. Çünkü modern olan aslında hem başa çıkmamız gereken bir tür imtihan; hem de bizi sabra teşvik eden ve nihayetinde bu sabredişten olumlu şeyler çıkarabilmemize imkan veren bir durum gibi gözüküyor. Türkiye esasen uzun bir zamandır süren ama son 7-8 yılda daha da hızlanan bir süreç yaşıyor. Taşrada ve Anadolu'da yeni üretim ve hayat biçimleri gelişiyor ve kendini  dayatıyor.

 

 

Artık kasaba pazarlarlarında bile küçük üreticinin ürünleri talep görmüyor. Hijyen diye aklımıza sokulan bir takım şeyler var. Sanki kadim üretim teknikleri hijyenik değilmiş, bugüne kadar insanlar nasıl yaşamış diye sorular sorabileceğimiz gibi; bir tür standardizasyona giden bir hayat var. Hem yaşam biçimi anlamında hem de gelenekler anlamında bu, hayatın bütün cephelerine yansıyor.

 

Bunun sonucunda da çok doğal bir çatışma ortaya çıkıyor ve bu çatışmanın sonucunda olumlu dönüşümler de olabiliyor. Kadınların hayata katılmaları gibi mesela... Ama bu katılma hali nasıl bir katılma hali, bu tartışılabilir. Ama kendi hayatımıza, kendi medeniyetimize özgü, bütünlük içerisinde bir değişim olduğu kadar tamamen bir dejenerasyona doğru da giden bir değişim de var. Bu değişimin kalbini görebilmek, tanımak, hissetmek bir takım sosyolojik analizlerin dışında; ancak romanla, sinemayla, edebiyatla ya da diğer sanatlarla o konuya yönelmemizle diri ve net görünebilir geliyor bana.

 

Ben de aslında bu üçlemenin merkezine bu değişimin bireylerde yarattığı çalkalanmayı yansıtmaya çalıştım. Bu değişim bir takım insanları nihilizme sürüklerken, başka insanları da başka noktalara sürükleyebilir. Yumurta'da kendi hayatıyla, kendi doğduğu toprakla ilişkisini tamamen terk etmiş bir karakterin onu yeniden keşfini anlatmıştım. Süt'te ise bu karakterin doğduğu topraktan ayrılışı, başka bir yere doğru açılışını anlatmaya çalışıyoruz. Burada yeni hayata uyum sağlayıp sağlayamama, o hayatın içerisinde nasıl yer alacağını algılayamama konusu taşradaki gençlerin çok önemli bir meselesi. Nasıl bir hayat tasavvuru olacak, nasıl varolacaklar...

 

Bu çok önemli bir ayrılma noktası aslında. Onları burada kendi yollarından tutacak ve taviz vermemeye itecek ne var? Ya da taviz verdiklerin nasıl bir hayat bekliyor onları? Bunlar üzerinde kahramanın kendi hayatını anlamak noktasında sorduğu soruları ben de filmin içinde sormaya çalıştım.

 

 

“Süt”te salt üretim ilişkileri üzerinden değil “anne” olgusunun/ imgesinin tasviri üzerinden de modernliğin en büyük tahribatı yarattığı yapılardan biri olan aile kurumuna bir nevi ağıt yakıyorsunuz. Anneliğe bakışınız nedir bu bağlamda?

 

Anadolu'da kadının görünürlüğü, hayatla ilgili talepleri ve varolageldiğinden daha farklı bir şekilde varolma isteği bir realite.  Bizim kültürümüzde annenin adeta kutsal olan durumu giderek bu değişimler ve dönüşümler karşısında farklılaşıyor.

 

Özellikle bir erkek çocuk için babanın yokluğunda annenin aynı zamanda babalık da yapması onun çocuğun kafasında daha da bir kutsal, adeta dokunulmaz hale gelmesine neden oluyor ve saflığı, iffeti temsil ediyor. Ama bir yandan da bu kadının başka bir adamla evlenme durumu ortaya çıktığında, çocuk süregelen çaresizliği, ne yapacağını bilememesi noktasında kendisini iyice terk edilmiş ve çaresiz hissediyor.

 

Esasen dul bir annenin yeni bir adamla evlenmesi bizim toplumumuzda çok sık görülen bir durum değil. Ama bu değişim süreciyle beraber bu da giderek yaygınlaşan bir hadise. Bu durum, özünde ataerkil diyebileceğimiz bir takım geleneklerin, kadını sosyal hayatın daha dışında tutan yapının da değişmekte olduğunu gösterirken, bir yandan bunun da erkeklerde bir takım travmalara, ahlaki sorgulamalara neden olabileceğinin de altını çizmekte.

 

 

Zehra istasyon şefiyle bir ilişki yaşamaya başladığında kendi kadınlığını keşfetmeye başlıyor, mahremiyeti. Bu sahneyi filme koyarken nasıl bir durumdan yola çıktınız?

 

Görücü kadın Zehra'ya gelip istasyon şefinin onunla evlenmek istediğini söylediğinde Zehra hala beğenilebileceğini, birisi tarafından istenilebileceğini düşünüyor ve yaşadıkları hayatın dışında yeni bir hayat algısı geliştirmeye başlıyor. Doğal olarak bunu düşünürken de aslından Yusuf'un daha önce hiç tanık olmadığı bir değişim başlıyor.

 

Çocuk, annesinde daha önce hiç görmediği bir şeyler fark ediyor. Aynada kendi güzelliğini yeniden keşfeden, saçlarını tarayan bir kadın var ve orada bir mahrem var aslında. Kadının mahremi var. Yusuf  birden o iki kişilik mahremin dışına atıldığını, annesinin başka bir hayatı olabileceğini dehşet içinde fark ediyor ve o mahremin içine sesini çıkarıp adımını atamıyor ve geri çekilmek zorunda kalıyor. Yusuf'un genel olarak kadınlarla ilişkisine bakarsak üçlemenin ilk filmi Yumurta'da femme fatale bir kadın dükkana geldiğinde ve ona yönelik davrandığında hiç ilgilenmiyor bile.

 

Aynı şekilde Süt'ün başındaki bir sahnede femme fatale bir kız ona ilgi gösterdiğinde geri çekiliyor, uzaklaşıyor. Benzer bir şeyi annesinde farkettiğinde tekrar geri çekiliyor ve sorgulamıyor, kalkıp annesine bu durumu da sormuyor. Çünkü aralarındaki ilişkide bunun dile getirilmesi mümkün değildir, bu konuşulamaz. Bu konuşulamayan alan Yusuf için onun hayatında bir takım şeyleri değiştirmeye başlıyor ve Zehra bunu çok zarif bir biçimde yapıyor. Ve Yusuf artık kendi hayatını yaşamaya başlaması gerektiğini anlıyor.

 

 

Üçlemede bir metafor olarak “ev” ciddi bir yer tutuyor. Sizin anlam dünyanızda bu ev figürü neye tekabül ediyor, neleri anımsatıyor?

 

Öyle bir şey ki bu, insan çocukluğunu geçirdiği evi aslında ömrü boyunca arıyor. Bu bizim sıla-yı rahim diyebileceğimiz bir şey. Aslında ev dünyevi anlamda da bir metafor. Esasen biz bu dünyada başka bir yeri arıyoruz, cenneti arıyoruz belki de. Çünkü bizde verili bir bilgi var fıtratımızda. Biz bu bilgiyle donanmış bir şekilde yaşıyoruz. Doğduğumuz, yaşadığımız evi arıyor gibi olsak da başka bir şeyi arıyoruz aslında ve onu da zihnimizle değil ama kalbimizle biliyoruz.

 

İşte o evi arayış, o evi hatırlayış, gideceğimiz o eve hazırlanmak, o evi bulmak benim için çok önemli bir durum. Bir yandan evle ilgili bir tür takıntımın olduğunu da fark ediyorum. Metaforik olarak evin Kabe'yle, kıbleyle bir bağının olduğunu fark ediyorum. Buradan üçlemeye gelirsek karakterlerin evle olan ilişkileri çok kilit önem taşıyor. Çünkü ya evi terk ediyorlar, ya eve dönüyorlar, ya evi hatırlıyorlar.

 

Filmde Zehra'nın yeniden evlenmek istemesine Yusuf'un gösterdiği tepkide (esasen büyükşehirlerde de izlerini gördüğümüz) taşra muhafazakarlığının ataerkil tezahürlerini gözlemliyoruz. Filmde bunu bir tür hesaplaşma olarak mı kurguladınız, yoksa önemine binaen altını çizmek istediğiniz bir nokta mıydı mı bu?

 

 

Yerine yenilenmiş, diri bir şey koyulamadığı sürece maalesef bu modernitenin etkisiyle kafalarımız va hayatlarımız karmaşık bir hale geliyor. Her şey öyle temelli bir sarsıntı geçiriyor. Taşrada, kasabalarda insanların yüzyıllardan beri toprakla kurduğu ilişkiyle süregelen kadim üretim biçimleri, ailenin içindeki iş bölümleri, doğadaki ritme göre süren hayat bu kadar hızlı değişince ve insanlar artık kendi topraklarıyla, kendi gelenekleriyle beslenemeyip hayatlarını sürdüremeyince hayatı başka alanlarda, başka topraklarda sürdürmek, oralara gitmek, oralara özenmek noktasında kararlar almaktalar.

 

Bu ne kadar içinde umudu taşısa da, korkuyu da beraberinde getiren bir hal. Çünkü onu ayakta tutan kadim bir tecrübe ortadan kalkıyor. Sonuçta belli bir kültür var, cemaat var, yaşantının kuralları var. Şimdi bu kuralların hepsi ortadan kalktığı zaman bu insanın yolunu bulması imkansız. Bu durumda da insanlar son derece geleneksel, ataerkil yani atadan öğrenilmiş hiçbir manevi boyutu da olmayan hoyrat davranışlara yönelebiliyorlar. İşte töre cinayetleri vs. gibi. Bu daha çok ataerkil bir Yusuf, bu verili ataerkillikle modern hayatın erkeğinden beklenen esneklik arasında kalıyor. Çünkü bir yandan entellektüel birisi olmaya çalışıyor, şiirler yazıyor, bir duyarlılığı var, genelden farklı düşünüyor ve hissediyor ama yine de içinde bulunduğu toplumun meselelerini de taşıyor. Ve ikisi arasında kalıyor.

 

 

Bu ikisi arasında kalma durumu onu bir tür donduruyor aslında. Ne yapacağına nasıl hareket edeceğine karar veremez hale geliyor. Bence günümüz Türkiye'sinin taşrasında yahut şehirlerin varoşlarındaki erkeklerin genel olarak yaşadıkları çok önemli bir mesele bu. Ya çok büyük bir savrulma meydana geliyor, bir tür nihilizm hali oluşuyor, bir sekülerleşme yaşanıyor yahut tam tersi de bir tür ataerkil sofuluğa doğru gidiyor. Ama bence bu ikisinin arasında orta yolun bulunabileceği bir nokta var. Bu da işte vicdanla, kendi köklerini tanımakla, bu konuda çaba sarfetmekle olabilecek bir şey.

 

Yusuf sara hastalığı sebebiyle erkekler için bir nevi “sünnet” yahut buluğa erme töreni olan askerlik hizmetinden çürüğe ayrılıyor. Bu durumun onda yarattığı travmanın yanısıra, askere giden gençleri filmde görüntüleyişiniz, filmin arkaplanında ataerkil toplum yapısına dair tespit/ eleştirilerinizle beraber ele alındığında antimilitarist bir duruş olarak ele alınabilir mi acaba?

 

Açıkçası orada hiç bir şekilde bir antimilitarist düşüncem olmadı. Askerlik çok önemli bir ritüel bizim kültürümüzde ve illa ki gidilmesi ve yapılması gereken bir şey. Hele taşrada ve kırsalda adeta erkeğin varoluşunu simgeleyen, bir tür sınav gibi geçtiği ve geldiğinde artık hayata başlayabileceği, evlenebileceği, kendini ispatın bir yolu. Yusuf sara hastalığı nedeniyle askere alınmıyor. Ama o gitmek istiyor aslında, çünkü o kendini bir şekilde var etmenin yollarından biri. Yani gitmek istememesi, kaçması vs. sözkonusu değil.

 

 

Bir yandan da belki evde olup biteceklerden, annesinin yeni evliliğinden de kaçabileceği bir nokta onun için, ama gidemeyince orası da tıkanıyor onun için ve kendini başına kalıyor. Kendi başına kaldığında ilk aklına gelen şey de bir tür düşmanlaştırmayla annesiyle evlenmek isteyen istasyon şefini öldürmeye kalkması.

 

“Süt”ün belki de bu topraklar için en anlamlı yanı modernlikle gelenek arasında sıkışan genç kuşakların içinde bulunduğu buhranın, çatışmanın, çelişkinin ilmek ilmek, ince ince tasvir edişi. Anadolu taşrasıyla ilişkileri olan seyirci için daha da anlam kazanan bu tasvirde gençlik denilen o garip, sınırsız, kaotik ve taşkın insanlık durumunun anlarına tanıklık ediyoruz. Böyle bir anlatıya sizi sürükleyen neydi, belki de otobiyografik bir şeyler?

 

Taşrada sanatla uğraşan ya da şiirle ugraşan bir genç aynı konuları konuşabileceği, şiirlerini gösterebileceği bir arkadaşı çok zor bulur. Genelde böyle şeyler küçümsenir çünkü. Şiir var olsa da fazla duygusal bir işlevi vardır ve işin sanatsal, edebi kısmı hiç kimsenin çok fazla umrunda değildir. Bu da yalnızlığı çok daha arttıran, kişiyi çok daha izole eden bir durumdur. İşte oradan şiir yazmak, gönderip beklemek, onun yayınlanma ihtimali, bu ruh hali benim çok iyi bildiğim bir şey. Bu durumu çok iyi biliyorum.

 

Bunun dışındakiler pek otobiyografik değil. Yine o yaşlarda karşı cinsle olan ilişkide de çok sıkıntı yaşar, açılamaz, konuşamaz. Yani her şey böyle büyük bir sıkıntıyla geçer yani. Gençlik sıkıntılı ve buhranlı bir zamandır. Çünkü söyleyecek sözünüz vardır ama nasıl söyleyeceğinizi bilemezsiniz. Ya ortalığı kırar dökersiniz ya içinize kapanırsınız. Bu böyle bütün rüzgarların içeri girdiği camları kırık bir ev gibidir. 

 

 

Filmde halen Boğaziçi Üniversitesi'nde İşletme okuyan Melih Selçuk'la çalıştınız. Filmin çekildiği Tire2ye oldukça ırak bir coğrafyadan gelse de Melih, muhteşem bir performans sergiliyor filmde. Melih2i nasıl buldunuz, çalışırken nasıl bir yöntem izlediniz?

 

Çalışacağımız bölge belli olunca asistanlarım yaklaşık bir aylık bir süreçte İzmir'den Isparta'ya kadar olan bir bölgenin kasaba liselerine girdiler. Oralarda yetenekli, oyuncu olmak isteyen ya da arkadaşlarının tavsiye ettiği çocuklarla deneme çekimleri yaptılar, getirdiler. Fakat ilginç bir nokta vardı benim dikkatimi çeken. Çocuklar ya çok içe dönüktü, onlarla iletişim kurmak çok kolay olmayacaktı ya da büyük şehirlerdeki gençlerden çok bir farkları yoktu hal ve tavırlarında. Tabii bu durum bende bir umutsuzluk yaratmaya başladı. Çünkü kafamdaki karakter modern hayatın unsurlarıyla çok uzlaşmış biri değildi. Arayışımıza devam ettik sonra. Bir gün asistanlarım Boğaziçi Üniversitesi'ne gittiler.

 

Orada da çekimler yaptılar. Bana bir kaset getirdiler. Şöyle bir şey oldu, bana Melih'i göstermek istemediler önce, bu olmaz pek, dediler. İşte aksanı var, Mardinli, yüzü falan sakallı, büyük gösteriyor. Fakat ben gözlerini gördüğüm zaman bakışlarında aradığım şeyi bulmuştum.

 

Onun hayat hikayesinin benim kafamdaki karakterle çok ortaklıkları vardı. Tabii çalışacağımız insanın zekası da benim için çok önemli, kalbi de. Konuştukça, tanıştıkça, derinleştikçe ben onun bu işi hakkıyla yapacağını anladım. Tabii onu ikna etmek gerekti çünkü küçük bir rol için geldiğini zannediyordu ama başrol oynayacağını bilmiyordu. Meleğin Düşüşü'nde oynayan Tülin Özen asistanlığımı yaptı bu filmde. Sette onun çok katkıları oldu.

 

 

Benim ne istediğimi, nasıl çalıştığımı, ne yapmak istediğimi iyi bilen birisi. O da Melih'e yardım etti, arada onu muhafaza etti benim celallendiğim anlarda; olabiliyor sette bazen böyle durumlar. Setteki basit teknik şeyleri de çok hızla kavradı. Zaten çok da büyük bir oyunculuk arayışı içerisinde değilim. Duyguların aksiyon ve diyalogla değil, gözle ve vücüt diliyle anlatılması gerektiğini düşünüyorum. Bir yandan da bu amatör oyuncular için çok avantajlı bir şey, çünkü diyalog çok zorlayıcı bir şeydir.

 

“Süt” aynı zamanda bir sanat yönetmenliği harikası. Filmin her karesinde, her sahnesinde çok ince ve anlamlı detaylarla gerçekçi ve bambaşka bir atmosfer örülü. Salt oyunculuklarla değil, nesnelerle ve onların anlam dünyasıyla da bir şeyler anlatıyorsunuz. Bu da apayrı bir mana aleminin kapılarını açıyor bizlere. Eşyanın tabiatı üzere bir film oluşturmak fikri nasıl oluştu, bunu yaparken ne gibi kaygılar gütmektesiniz?

 

Bir nesnenin, bir şeyin orada bulunmasının tesadüfi olmaması gerektiğini düşünürüm. Çünkü bu dünyadaki her şeyin bir şehadeti, bir şahitliği var. Eğer ahirette bize şahitlik edecekse herşey, tüm bu nesneler, demek ki bunların bir anlamı var, öyle bakıp geçemeyiz yani. Ama bunu da tabii çok gerçekçi bir boyutta ele almak gerekiyor. Bazen şöyle şeyler olabiliyor mesela, evin hem içi hem de dışı uygun olmayabiliyor. O yüzden içini başka yerde, dışını başka yerde çekiyoruz, bunları birleştirmek için bir takım ara unsurların olması gerekiyor.

 

 

Eşyaların, nesnelerin toparlanıp oraya yerleşmesi gerekiyor. İşin bir faslı bu. Benim için filmde bir oyuncuyla bir nesne aynı önemdeler, çünkü hepsinin arasında bir ahenk olması gerekiyor. Bu ahengi oluşturacak şey de orada yapacağınız seçimler, o seçimlerin birbiriyle uyumu. Yumurta'da da Süt'te de Naz Erayda ile çalıştım. Birbirimizi iyi anlıyoruz, algılıyoruz. Memnunum yani o açıdan.

 

Zamana özel bir vurgu var filmlerinizde. Onu biçimlendirişiniz, anlamlandırışınız ve sunuşunuz alışık olduğumuzun dışında, daha derin katmanlara, daha üst boyutlara, daha aşkın alemlere kapı aralayan bir üslup. Filmleriniz hareketsizlik ve diyalogsuzlukla eleştirilse de bu sadelik seyircisini derin bir tefekküre teşvik ediyor. Sizi böyle bir dile yönelten, evrilten neydi?

 

Bir tür metafizik zaman boyutu algısının sanat eserinde yer alması gerektiğini düşünüyorum. Zaman sinemanın hammadesi. Her ne kadar sinema görüntüyle, sesle, oyunculukla yapılsa da zaman boyutuna hapsedilen, kaydedilen bir şey. Montajda da siz bu zaman parçalarını birbirine ekliyorsunuz. Aksiyon ise o zaman parçalarının katkısıyla meydana gelen bir şey. Yaşamakta olduğumuz zamanın insana verilmiş bir nimet olduğunu düşünüyorum.

 

 

Beş vakit, Ramazan vs. bunlar hep zamanlar alakalı şeyler. İnsanın kendi zamanıyla sanat eserinin zamanının giderek birbirinden kopması, insanın kendi yaşadığı zamanda kopmasını da tetikliyor bir şekilde. İnsan bir tür oyalama endüstrisiyle, bir tür gıybet endüstrisiyle ömrünü hızlıca tüketip geçiyor. Bir yandan ölmek istemiyor. Ölümden çok korkuyor, onu görmek ve duymak istemiyor. Bu da zamanın geçişini, zamanın algısını ortadan kaldırmaktır.

 

Bir insan eğer kendi başına kalmaktan sıkılıyorsa, bu zamanı geçmekte olduğunu fark ettiği içindir ve bir an evvel oradan çıkıp zamanı fark etmeyeceği bir şeye girmek ister. Film seyrettim, zamanın nasıl geçtiğini anlamadım, diye bir laf var mesela. Demek ki seni uyutuyorlar. Zamanın nasıl geçtiğini bilmek önemli bir şeydir. Çünkü zaman algısı bizim için gerçekten bir nimettir. Ben işte sinemada bu zaman duygusunu üzerine düşünüyorum. Süleymaniye Camii'nde süregelen bir zaman algısı vardır mesela. Durmadan tekrarlanan, kült bir şekilde duran ve içinde de oylumları olan bir zaman duygusudur o. Bence Süleymaniye'deki zaman algısı, içine girdiğimizde zamanın içinden çalmayan; aksine bizi zamanın içine sokan o algı, sinemada da oluşması gereken bir duygu.

 

 

Tabii bir de şu var. Batı"nın zaman algısı, zamanla meselesi, endüstriyel iş bölümü ve işin hızlanması gibi bir takım durumlardan dolayı farklı bir nokta, bizim zamanla ilişkimiz medeniyet ölçüsünde farklı bir nokta. Mesela Holywood tarzı bir sinema diliyle biz kendi derdimizi, kendi meselemizi, kendi yalnızlığımızı, yoksulluğumuzu, zenginliğimizi anlatabilir miyiz, ne kadar onu damarlarımıza nüfuz ettirebiliriz bu konuda benim şüphelerim var. İki şey var burada. Biri Aristotelesçi sanat anlayışından kaynaklanan katharsis olayı. Katharsis bir tür boşalmadır. Bir film seyredersiniz, duygularınızı yükseltir o ve sonra da boşaltır sizi herkes de mesut memnun çeker gider. Çünkür bir rahatlama sağlamıştır. Brechtyen sanat anlayışında ise seni asla boşaltmaz, aksine yükler ve düşünmeye, kendi hayatınla seyrettiğin şey arasında ilişkiler kurmaya başlarsın.

 

İşte Holywood sinemasının katharsise dönük, bizi sürekli yükselten ve boşaltan bir yanı var. Bu da bir tür yapay memnuniyet ya da hisler duyuran bir şeydir. Bizim medeniyetimizin izinde, kendi geleneğimizde durum böyle mi olacak? Bunun üzerine düşünmeden, bu zaman ve katharsis meselesine kafa yormadan bence ne film yapılır ne de filmlere analiz yapılır. Bu tür disipliner bir bakış açısı olmadan eleştirisi olmadan yapılan eleştirilerin anlamlı olacağını düşünmüyorum.

 

Geçtiğimiz yıl “Yumurta”nın Altın Portakal'da En İyi Film dahil 7 ödül birden kazanması kimi çevrelerde çok abartılı tepkilerle karşılandı. Ana akım sinemanın birbirinden niteliksiz ürünleri ve neredeyse 80'lerin avantür dönemini aratmayacak kimi avantür girişimlerinin patlak verdiği sinema ortamında, bir şekilde sanatsal kaygıları ve anlatacak dertleri olan filmlere insafsızca saldıran yazar ve eleştirmenleri Türk sineması giderek iki kutuplu bir mecraya doğru ilerlemekte. En son Antalya'da ödüllerin dağılımı da bu durumu ispatlar nitelikte. Yaratılan bu gerilime sizin bakışınız nedir?

 

Ticari sinema ve sanat sinemasınin yapay sınıflandırmalar olduğunu düşünüyorum. Filmleri kolayca kategorize etmek, sınıflandırmak, yaftalamak bir tür kodlama sistemi Kaba bir şey olarak algılanacak ama ben kendim ve diğer sinemacılar için film yapıyorum. Eğer yaptığımız filmler  seyircinin en azından üçünde beşinde ya ben de film yapabilirim, benim de anlatacak öykülerm var duygusu yaratmıyorsa zaten siz o insanı ezersiniz orada ve seyircisini böyle ezen, bir tür kibir duygusu içinde böyle filmler yapmak istemiyorum ben. Bu yapılan tartışmalar da beni o anlamda çok ilgilendirmiyor. Ama unutulmaması gereken bir ayrıntı var.

 

 

Bu filmler sadece kendi ülkeleriyle sınırlı kalmıyor. Mesela Süt daha şimdiden Romanya"dan Fransa"ya dünyanın pek çok yerine satıldı. Bir talep var yani ve bu filmler uzun ömürlü oluyorlar. Çok festival geziyorlar. Bu durum dünya ölçeğinde gelişiyor. DVD satışları da bunu destekliyor. Yani benim için diğer yönetmenler için, geleceğin yönetmenleri için ve arkadaşlarım için film yapabilmek.

 

 

Söyleşi ve Fotoğraflar: Mustafa Emin Büyükcoşkun

Set Fotografları: Gökçe Pehlivanoğlu

Güncelleme Tarihi: 07 Aralık 2010, 12:34
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
tufan
tufan - 12 yıl Önce

bu güzel röportajı yapan arkadaşa teşekkür ediyorum. iyi film haberleri ayrı bir sevinç ve heyecan bizlere

mad
mad - 12 yıl Önce

Süper bir çalışpma çok teşekkür ederim, inşallah ilk fırsatta izleyeceğim...

banner19

banner13

banner26