Mesut Doğan ile 'Meczupların Görevleri'ni Konuştuk

Mesut Doğan'ın 'Meczupların Görevleri' kitabındaki hikayeler, meczupların hâllerini anlatmasının yanında, modern insanın buhranlarını ve çıkmazlarını da konu ediniyor. Karakterler taşradan ve kentten seçilmiş insanlar. Yazra, kitap hakkında Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevaplandırdı.

Mesut Doğan ile 'Meczupların Görevleri'ni Konuştuk

Öykünün insanı kendine çağıran bir yapısı var. Yazınsal tür olmasının dışında konuşurken de insanın hayatındadır öykü. Etkisinde kalınan bir duygu, hafızaya kazınan bir olay öykülenerek anlatılır. Hatta bazılarının anlatma kabiliyeti o kadar iyidir ki, anlatırken gerçeğin dışına çıkar, kurgulamaya başlar. Dinleyeni inandırmayı da başarır. Öykü aramızdadır, içimizdedir, capcanlıdır. Bundan olsa gerek, birçok öykücümüz var, bir sürü öykülerimiz var. Şair Mesut Doğan da ilk öykü kitabı Meczupların Görevleri’yle öykücüler kervanına başarılı bir giriş yapmış gibi görünüyor. Üç şiir kitabı ve iki gezi/inceleme kitabı bulunan yazar, yeni bir tür denemesiyle bir ilk kitap sevinci yaşamış olmalı.

Meczupların Görevleri, meczupların hâllerini anlatmasının yanında, modern insanın buhranlarını ve çıkmazlarını da konu ediniyor. Karakterler taşradan ve kentten seçilmiş insanlar. Açlığı, yokluğu görmüş insanlar. Mesut Doğan, kişilik analizlerine oldukça önem vermiş. Karakterlerinin kişiliklerine göre kılık kıyafetini, tavırlarını iyi tasvir etmiş. Fiziksel ve ruhsal özelliklerini birlikte anlatmış. Ayrıca nesneler üzerinden kişilik okumaları yapması, öykülerindeki gerçeklik duygusunu güçlendirmiş. Çanta ve BMW öykülerinde bu durum çok barizdir. Bu öykülerde eşyanın, insan üzerindeki tahakkümü anlatılmış. Öykülerde dünya sevgisi ve pespaye bir yaşam süren, aklını ve kalbini boş şeylerle dolduran insanlar eleştiriliyor.

Doğan’ın öykülerine ahenk katan unsurlardan biri de benzetmeleridir. Öykünün içinde geçen vurucu kelimenin bir başka sözcükle karşılanması, o kelimenin bir başka varlığa atfedilerek kullanılması öykünün kalıcılığını güçlendirir. “Mavi Boncuk” öyküsünde hatıraların yarasalara benzetilmesi, anlatmak istediğimiz şeye güzel bir örnektir. Doğan’ın öykülerinde altını çizdiği bir başka husus, hayatın geçiciliği, yapılan güzel işlerin kalıcılığıdır. Kötü işlerinse telafisinin olmayışıdır.

Mesut Doğan ile Meczupların Görevleri kitabını konuştuk. Söyleşimiz, Doğan’ın öykü türüne nasıl baktığını, neden öykü yazdığını ve genelde yazma eylemi üzerine neler düşündüğünü içeriyor.

Üç tane şiir kitabınız var: Yalnızlığım Yetmiyor Hayatı Anlamaya, Ağzı Karanfilli Dost, Kırkıncı Basamak olmak üzere. Şair Mesut Doğan’ı tanımak adına, yazmaya ne zaman başladınız diye sorsak, neler söylersiniz?

Yazmaya karşı (özellikle şiire) yeteneğim olduğunu ilkokul döneminde anladım. Ama düzenli olarak yazmaya başlamam lise döneminde yatılı okulda başladı. Bursa’da yatılı okul yıllarında ilk şiirim Aylık Dergi’de çıkmıştı. Bana yön vermek ve ufuk tutmak amacıyla olsa gerek Yaşar Kaplan iki sayfa mektup yazmıştı. O dönemde şiirde hece vezninde iyi bir ses yakalamıştım. Ama sonradan modaya uyarak serbest şiir yazmaya başladım ve o ses kayboldu. Birçok şairin bilinçaltını kuşatan Necip Fazıl ve Yahya Kemal gibi şairleri hece vezninde geçememenin peşinen kabul edilmiş endişesi de belki bunda etkili oldu. Kişinin yazma ve diğer birçok yeteneğini anlamada ve belirli konularda yoğunlaşma becerisini kazanmasında bir gurbet duygusu yaşamasının gerekli olduğuna inanıyorum.   

Şiir kitaplarınızın ardından gezi ve inceleme türünde kitaplarınız yayınlandı. Şiir, gezi, inceleme derken şimdi neden öykü? Öykü mü sizi çağırdı, siz mi öyküyü?

Elbette öykü bizi çağırıyor. Geçmişi sürekli yaşarız. Bizi rahatsız eder. Yaşanmış olaylar, karakterler ve sıra dışılıklar öykü ya da diğer türlere dönüşerek bir yazarı rahat bırakmaz. Ama öykünün bende ortaya çıkış nedeni, genel bir yol olan romana hazırlık gibi duruyor. Romana dönüşemeyen ama ona bir basamak gibi duran birçok olayın hikâyeye konu olması doğaldır. Her yazarın bu anlamda torbasında büyük bir turp olması gerektiğine inanıyorum. Yani asıl yazdıklarının arka planında gizlice ve yavaşça gelişen, işleyen daha büyük ve kapsamlı (ya da sanat değeri daha yüksek) bir çalışma türü.

Benim de üzerinde uzun zamandır uğraştığım ama asla aceleye getirmek istemediğim bir roman çalışması var. Romanın başkişisinin bu taslağı kendisine okuyamadan seyahat etmesi (ölmesi) beni çok üzdü.

Öykü yazarken de şiirdeki ikilemi yaşadığımı söylemek gerekir. Günümüzde genç yazarlar öyküde yeni tarzlar denerken benim biraz daha eski yöntemi denemem, şiirde yaşadığım hayal kırıklığını bu türde de yaşamak istemediğimden olabilir. Her ne kadar hikâye benim açımdan bir atlama taşı gibi dursa da, yazma eylemi devam ettiği sürece kendisine her zaman yeni alanlar ve konular bulacağına inanıyorum.

Meczupların Görevleri kitabının öykülerine baktığımızda birçok karakterin lakabı olduğunu görüyoruz ya da sıfatlarıyla anılıyor bu karakterler: Dikici Mehmet, Kınkın Ömer, Uzun Mustafa, Meczup Mustafa, çöpçü, morgcu gibi. Karakterlerinizin giyim kuşamları, ruh hâlleri, hareketleri, fizikî özellikleri, ses tonları gözden kaçırılmamış. Karakterlerinizin fiziksel ve ruhsal tasvirlerini yapmaya özen gösteriyorsunuz. Onları bu kadar ince düşünmenizin sebebi nedir?

Bu dediğinizin sebebi, kendilerinin ince ve çoğunluktan ayrılan özelliklere sahip olmalarıdır. Eskiden köylerde ve diğer küçük yerleşim birimlerinde her insanın bir lakabı, kendine has özellikleri (cimri, lafçı, filozof, meczup, vb.) vardı. Allah’ın kendisine verdiği sıfatları tam olarak sergileyen ve onu bir ömür boyu koruyan bu tipler, şehirleşme süreciyle birlikte birbirine benzeyen bencil insanların içinde kaybolup gitti. Bu anlamda unutulan bu önemli tiplerin, aslında temel insani özelliklerinin hatırlatılması amacıyla, belki de bunlara duyulan özlemle karakter tasvirlerine ağırlık verdim. Kitaptaki Yıkımcı Uzun Mustafa karakteri, köyde bir evi yıktığında aslında bir karakteri de yıkmış oluyordu. Ülkelerin ülkelere, şehirlerin şehirlere ve insanların insanlara benzediği, saçma sapan bir düzlemde sayılara hapsedilerek eşitlendiği dünyamızda, tıpkı bir okyanusa olta atmak gibi insanları kendi karakterlerine dönmeye çağırıyorum bir anlamda. “Okura destekleyebileceği türden en az bir karakter verin” diyordu Kurt Vonnegut bir konuşmasında.

Uzun Mustafa karakteri ve aslında diğer karakterler de yaptıkları işle mündemiçler. “Kendisini bu yıkım işlerine o denli kaptırmıştı ki ne dişlerine ne de kendisine bakmak aklına bile gelmezdi Uzun Mustafa’nın. Yıkım işi yaptığından olsa gerekti,  Uzun Mustafa’yı tam olarak hiç mutlu göremedim. Ne kadar gülse de gülüşü bile bir tuhaftı. İnsanların evlerini ve anılarını yıktığı için belki de hayatın ona verdiği bir cezaydı bu mutsuzluk.” İnsanların yaptığı işin yaşamlarına yansıması açısından yazarların uğraştıkları işlerin yazdıklarına yansımasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kitap çıktığında, yazdıklarıma bir kitap olarak derli toplu bakınca daha önce göremediğim çok ayrıntıyı görme imkânım oldu. Belki de tek tek düşündüğüm karakterlere helikopter bir bakışla baktığımda daha farklı ve önemli şeyler gördüm. Her karakter, yaptığı işle, yaşam tarzıyla, bunu uzun süre muhafaza etmekle bir meczuba benziyordu. Örneğin, çevirmen karakteri, karşılığını alamadığı bir çeviri işine ömrünü adamıştı. Evlilik ve birçok önemli işlerini ertelemişti. Sayılan, ölçülen ve biriktirilen şeylerle ilgilenmiyordu. Bu anlamda meczuptan ne farkı vardı? Otuz beş yıl büyük bir şehirde, hastanede hizmetli olarak çalışan, uzak bir şehirdeki eşine ve çocuklarına her yıl beş on gün gidip gelen başka bir karakter sizce normal mi? İnsanlar nasıl yaşarsa öyle de ömürlerini tamamlıyorlar. Etrafımızda bunun sayısız örneklerini görebiliriz. Bir ömür boyu pazarlarda limon satan bir adam vardı. Ölümü de yine pazarın bir köşesinde limon kasalarının yanında, usulca uykuya dalar gibi olmuştu. Limon kabuklarının kokuları arasında. İşte bir öykü daha.  

Yazarlar da her ne kadar şahit oldukları ve gözlemledikleri olayları edebi türlere dönüştürseler de, bu eylemlerine kendi yaşamlarından bir şeyler eklemekten kurtulamazlar. Her insan arkasında bir iz ve eser bırakmak ister. Yazar, başkasını da anlatsa, mutlaka kendine yakın değerleri, yaşamları ve alışkanlıkları esere yansıtır. Birçok yazarın kendi işi ve mesleğini ikinci ve üçüncü tekil şahıs üzerinden eserine yansıttığı bilinen bir gerçektir. Anlatılan karakterlere ve olaylara yön verilirken yazar mutlaka kendi görüşlerini, yaşamını da buna gizlice katacaktır. Kendine ait bir fikri normal yolla söyleyemeyen yazar, orijinal bir karakter bulduğunda, bunu ona söyleterek kendi düşüncelerine de kalıcılık ve değer kazandırmayı isteyecektir.                        

Öykülerinizin kahramanları sefaleti, yokluğu görmüş tipler. “Aslında babaları, ayakkabının ne zorluklarla alındığını ve kıymetini bilmelerini de istiyor.” Bir kul olarak istemenin ve verdiğine şükretmenin hazzı, tadı unutuluyor giderek. Kazandığını kendinden bilen, kazanamadığını O’ndan bilen bir akıl türüyor. Öykülerinizdeki temalar günümüz insanı için özellikle seçilmiş gibi, ne dersiniz?

Bu tespit doğru. Bu hikâyeleri yazarken ilginç bir olayı anlatmak düşüncesi hep ikinci planda kaldı. En önde, hep unutulan ama olması gereken karakterlerin yeniden insanların göreceği bir yüksekliğe taşınma kaygısı vardı. Tüketim çılgınlığı içinde birbirini tanımayan, saygı duymayan, günlük yaşayan ve sağa sola hırsla saldıran günümüz insanına bunun doğru olmadığını anlatmanın bir yolunun da, toplumda meczup gibi görülen sağlam karakterlerin yaşamından kesitler sunmak olduğunu düşünerek bu temalara ve kişilere yer verdiğimi düşünüyorum. Anlattığım tipler, karakterler ve değerler günümüzde de yaşasaydı, sanırım onları anlatmanın bir yararı olmazdı. 

Birkaç öyküde meczup, çöpçü, morgcu üçlüsü karşımıza çıkıyor. Bunun sebebi nedir? Bağlantılı mıdır bu öyküler?

Evet. Her üçü de aynı yerde yaşayan tipler. Birbirlerinin yaşamını etkilemeye çalışan, her gün birbirlerine mesaj veren, kendilerini ve birbirlerini sorgulayan kişiler. İstanbul’da büyük bir hastanenin çevresinde yaşayan bu sıra dışı insanları anlatmamak olmazdı. Morgcu, ölüleri teslim alıyor, çöpçü tıbbi ve evsel atıkları teslim alıyor, meczup ise tarihi mezarlığı bekliyordu. Sonunda üçü de insana hizmet eden işler yapıyorlardı.  

Meczupların Görevleri nereden aklınıza geldi, bu kitabın fikri sizde nasıl oluştu?

Klasik olarak kitabın ismi içindeki bir hikâye isminden seçilir. Ben de öyle yapmıştım. Ama sonradan merak edip kitabı incelediğimde, her hikâyenin aslında başka bir meczubu anlattığını gördüğümde çok şaşırdım. Yıllardır tanıdığınız birisi bir günde değiştiğinde ne düşünürsünüz? Genelde sürekli değişkenlik gösteren kişiliklerle karşılaşıyoruz ve bu bizi üzüyor. Koca bir ömür sabit-kadem yaşamış birçok insanın değiştiğini görüp (kötü anlamda) hayal kırıklığı yaşıyoruz. Ama meczuplar öyle mi? Sizi hiç şaşırtıyor mu? Ben de kendimi yokladığımda, sürekli karakter değiştiren normal ve akıllı insanlardan kaçma ve değişmeyen bir karaktere sığınma, orada saflığı ve doğallığı bulma ve yaşama doğru bir noktadan çıkış yaparak her zaman içimde sağlam bir denge merkezi bulundurma gibi bir nedenle meczupları anlattığımı hissettim. Toplumda her zaman ilk adımı atma cesaretini gösterenlerin, kimsenin söyleyemediği doğruları söyleyenlerin genelde meczuplar olduğunu gördüm. Bir yazar olarak sıra dışı gibi görünen bu olaylar ister istemez ilginizi çekiyor.

Meczupların görevlerine gelince; ben de uzun zaman onların bir görevi olmadığına inananlardandım. Ama kitapta anlatıldığı gibi onları çok iyi tanıyan birisinin söyledikleri ile perde açıldı ve ben de o gizemli gerçekle karşılaştım. Duyduklarıma inanmayıp onları test ettim. Ama sonuç hep aynıydı. Meczup insanların dünyanın gelir geçer iş ve değerleriyle, makam, para ve diğer oyalayıcı nesnelerle işi olmayan, yaptıkları şeyden asla bir sonuç beklemeden aynı tempoda çalışan insanlar olduğunu öğrendim. O noktada durup kendime baktım ve meczup insanların bile bir görevi varsa normal geçinen biz insanların görevsiz, hedefsiz ve ufuksuz olması içimi fazlasıyla acıttı. Bu anlamda, vizyonsuz, amaçsız ve hedefsiz yaşayan günümüz insanının dikkatini normal insanlar yerine meczuplara çekmeyi denemek belki daha etkin bir yol olur kanaatindeyim. İnşallah öyle olur.  

Öykülerinizde modernizme/kapitalizme adeta savaş açıyorsunuz. “Kurtulun tüm virüslerden, sisteminizi yoran, bozan tüm uygulamalardan. Banka kuyruklarından. Kira gelirlerinden. Faiz hesaplarından. Kiralık kasalardan. Aybaşı yaklaşırken yapılan ince hesaplardan. Üst üste yığıp durmaktan. Sayıp sayıp yorulmaktan.” Ayrıca öykülerinizde modern insanın anlayamayacağı şeyler de var: Şeyh-mürit ilişkisi, meczupların görevleri gibi. Hem modern insanın sıkıntılarını hem de modern insanın anlayamayacağı konuları öykülerde birleştirmek zor olmadı mı?

Hikâyelerdeki birçok olayı kendim yaşadım. Ama bunu insanlara anlatınca inanmıyorlar. Önceleri hikâye yazarken kurgu yapmayı yalan söylemek gibi görürdüm. Yaşanan olayları birebir anlatmaya zorluyordum kendimi. Ama bunun böyle olmadığını birkaç arkadaş söyleyince rahatlayıp kurguya da yer vermeye başladım. Bu konuları daha önce birçok yazar anlattığı için zor olmadı sayılır. Örneğin, Mustafa Kutlu hikâyeleri. Ama benim işimi kolaylaştıran bir çıkış noktası vardı; meczuplar. Bu türlü modern insana yabancı gelen farklı konular meczup karakteri üzerinde birleştirilince, insanlar anlamasa da meczupluğuna verip rahatlıyorlar. Yani olayları bir meczup karakteri üzerinden anlatmak, bunlara inanmak istemeyen insanları fazla örselemeden, korkutmadan, sıkıştıkları noktada onlara bir çıkış kapısı gösterip rahatlamalarını sağlıyor.   

“Askerlik sona erdiğinde kendisini suya düşen bir yaprak gibi kayıtsızca yaşamın gürültüsüne bıraktı.” Bazen böyle olduğu oluyordur. Kendimizi salasımız, uğraş veresimiz gelmiyordur. Böyle zamanlarda yazmak nasıl bir hâl alıyordu sizin için? Yazmaktan koptuğunuz dönemler oldu mu hiç?

Yazmaktan yaklaşık on beş yıl koptum. Bu dönemde toplam kalite yönetimi gibi ilgisiz bir alana yöneldim. Ama sonra içimde biriken huzursuzluk beni yine olmam gereken yere getirdi. Geriye dönüp baktığımda, yazar ve çizer birçok arkadaşımın çok gerisinde kaldığımı gördüm ve üzüldüm. Kervan göçmüştü. Ben de kör topal peşlerine düştüm.

İnsan bir hikâyeyi, bir şiiri ya da başka bir eseri bitirdiğinde önce çok rahatlıyor. Ama peşinden bir boşluk ve yazamamak duygusu insanı kuşatıyor. Yazamamaktan korkuyorsunuz. Önceki yazdıklarınızın gerisine düşmekten korkuyorsunuz. Steinbeck, “yazdıktan sonra bir hikâyeyi değerlendirmek çok zor değildir, fakat yıllar geçse de bir hikâyeye başlamak beni ölüm fikri kadar korkutur. Korkmuyorum diyen yazar mutludur, fakat  vasat olduğunun ve iyi bir hikâye yazmaktan çok uzakta olduğunun farkında değildir” der.

Ama ben bunun bir yolunu buldum. Yazma eylemi emek ve yoğunlaşma becerisi, ilgi ve sevgi isteyen bir eylem. Bu nedenle ısrarla masaya oturup bir konuda yazmayı deneme, yoğunlaşma becerisi ve çaba sarf ettiğinizde ortaya mutlaka çok güzel eserler çıkıyor. İlham beklemek, başka şeyleri beklemek bence zaman kaybı. Ne zaman bu yöntemle bir şeyler yazmayı denesem en sevdiğim eserlerin bu tür yoğun çalışmalarla ortaya çıktığını gördüm.  

Başka türlerde kitapları olan, öykü türünde ilk kez kitap çıkaran biri olarak duygularınız nelerdir?

Romana bir adım daha yaklaşmış hissediyorum kendimi. Bu yüzden seviniyorum. Bu edebi türde bir iddiam yok. Yazdıklarımın yeri ve edebi değeri nedir bunu bilemiyorum. Öykü ve şiir daha zor ve telif eserler. Bu anlamda yazarın kendisinden bir parça gibiler. Ama birçok yazarın içinden geçen “insanlara faydalı olma” amacı beni de en çok meşgul eden bir konu. Bir tek insan bile olsa ona faydalı olabilecek bir şeyler yazma duygusu, her yazar gibi benim de sürekli içimde ve hayallerimde ışıldıyor. İnşallah bunu başarabilirim. Kurt Vonnegut, “Yalnızca tek bir kişiyi mutlu etmek için yazın” derken galiba aynı duruma odaklanıyor.

Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.

Okulunuz ve bebeğinizden vakit ayırarak bu güzel söyleşiyi hazırladığınız için ve sorularınız için size çok teşekkür ederim. 

 

Hatice Ebrar Akbulut

Yayın Tarihi: 29 Nisan 2016 Cuma 16:46 Güncelleme Tarihi: 03 Mayıs 2016, 14:45
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Sait Emre
Sait Emre - 5 yıl Önce

Çok güzel bir söyleşi olmuş. Hatice Ebrar Hanım'a teşekkürler. İlk işim kitabı edinip okumak olacak. Meczupların halleri ve görevlerini merak ediyordum. Toplumumuzda unutulan değerlere ve karakterlere yer verdiğini görünce çok memnun oldum.

Aylin Uçar
Aylin Uçar - 5 yıl Önce

Kitabı okudum. Özellikle Yük, Morgcu, Bülbül ve Mavi Boncuk hikayeleri çok etkileyici ve derinlikli. Modernleşme ve şehirleşmenin yok ettiği fenomenleri tekrar gün ışığına çıkaran bir çalışma. Söyleşi için de ayrıca teşekkürler.

banner26