Merve Şahinkaya: "Hayatta çok büyük bir devinim var. Siz hayata ayak uydurmaya çabaladıkça aslında bu devinime de ritimlenmiş oluyorsunuz."

Hatice Kübra Ergür ve Hümayra Bal, Hüma Dergisi 7. sayısı için Merve Şahinkaya ile söyleşti.

Merve Şahinkaya: "Hayatta çok büyük bir devinim var. Siz hayata ayak uydurmaya çabaladıkça  aslında bu devinime de ritimlenmiş oluyorsunuz."

Öncelikle sizi tanımak isteriz. Merve Şahinkaya kimdir? Yaşam hikâyenizi sizden dinleyebilir miyiz?

Merve Şahinkaya için ilk söylemek isteyeceğim şey “Kâşif” olurdu. Hafız, ilahiyat fakültesi mezunu, evli, iki evlat sahibi, annelik macerasını sürdüren bir müminedir. Aynı zamanda gerek iç dünyasında gerek dış dünyasında gerekse meslekî alanında her an yeni keşifler peşinde olan öğrenmeye tutkun bir öğrencidir diyebilirim. Eş olmak yönüyle olsun annelik serüveniyle olsun okul hayatıyla olsun kronik bir öğrencidir.

Bir de kasaba sokaklarında oynayan son çocuklardanım. Başörtüsü sorunu sebebiyle 14 yaşımdan itibaren uzun bir süre Kur’an kursu hayatının içindeydim. Neredeyse gençliğime dair bütün hatıralarım o döneme dairdir.

Eğitim hayatınızdan biraz bahsedebilir misiniz? Meslekî olarak ilahiyat alanına yönelmenizdeki etken neydi?

Öğrenmeyi seven yapımdan dolayı okula, derslere ve ders çalışmaya âşıktım. Annesinin bir kere bile “Ders çalış!” demediği bir çocuktum. Hatta zaman zaman “Yeter artık çalışma!” derdi. Ödevler için değil, merakımın peşinden gitmek için çalışıyordum.

Meslek tercihim tamamen 28 Şubat’ın ürünüdür. Dönemin şartları sebebiyle hiç düşünmediğim bir alanı seçmiş oldum. Kur’an kursuna gittim. Tercihim değildi, tercihte bulunabilecek gelişim seviyesinde de değildim. Yapabileceğim başka hiçbir şey yoktu. Eğer öğrenmek istiyorsam bir tercihte bulunmam gerekiyordu. Ya başımı açacaktım ya da Kur’an kursuna gidecektim. Ben Kur’an kursunu tercih ettim. İlk yıldan sonra çok ciddi bir şekilde hafızlık yapmayı arzuladım. 9-10 ay gibi bir sürede hafızlığımı bitirdim. Bir o kadar süre de has yaptım. Toplamda 2 yılımı hafızlığıma vermiş oldum. Yaşıtlarım o dönemde üniversitelere giriş sınavına hazırlanıyorken ben hafızlık imtihanına hazırlanıyordum.

Hafızlık sürecinden sonra 1 yıllık hafız hocalığı sürecim var. Sonrasında bu alanda devam etmenin bana göre olmadığını anladım. Çünkü hafızlık nasıl izolasyon demekse hafızlık hocalığı da aynı şey demek. Daha sonra Kur’an kursunda 1 yıl İslâmî ilimler alanında ihtisas yapmak istedim. Üniversitelerdeki ders kitaplarını, klasik medrese usulü kitaplarla mezceden bir eğitim yöntemi vardı. Bir sene de bu şekilde ihtisas yaptıktan sonra bana görev verildi. Bu görev, tabii gayri resmî bir görevdi.

Daha sonra açık öğretim ilahiyattan bir yol açıldı. Hemen oraya kaydoldum. Bu; bilgimi resmiyete dökmek ve devlete “Bunları biliyorum!” demek oldu benim için. Tabii bu dönemde de Kur’an kursundaki görevime devam ediyordum. Resmî boyutumuzu biraz daha ciddileştirmiştik ama hâlâ bizim için bir umut yoktu. “Bundan tam zamanlı bir meslek olur mu?” sorusunun cevabı muğlaktı. Derken bir fırsat yakalayıp 10 aylığına Suriye’ye gittim. Dil eğitimi için Şam’da bulundum. Şam Üniversitesi Dil akademisinden mezun oldum. Türkiye’ye döndüm. O arada evlilik sürecine girdim ve evlendikten 6 ay sonra da KPSS sınavına girip atandım. Böylelikle 2011 yılında mesleğimi ve yıllardır toprak altında ilerleyen birikimimi resmileştirmiş oldum.

Sosyal medyada çok geniş bir kitleye hitap ediyorsunuz. Peki, sosyal medyadaki tavrınızı ve duruşunuzu nasıl koruyor ve yönetiyorsunuz? Eleştirildiğiniz zamanlar oluyor mu?

Elbette eleştiriliyorum. Bunu yaşamamak mümkün değil. Kim olursanız olun, ne derseniz deyin, herkesin sizi tasdik etmesini bekleyemezsiniz. Ama toplum içerisindeki tenkit kültürünü geliştirmeye ihtiyacımız var. Tenkit kültürü alelade saldırılarla, alay ve aşağılamalarla gelişmez. Kaliteli, yapıcı, bir anlama veya gayeye yönelik eleştirilerle gelişir. Eleştirileri bu ayrıma tâbi tutarak süzgeçten geçiriyorum, geri kalanları değerlendirmeye almıyorum. Aldığım kaliteli eleştirilere değer veriyorum, bir katkı ve destek olarak görüyorum.

Sosyal medya için en baştan beri şöyle bir öngörüm var; hayatınızda bir öncelik sıralaması olmalı. Sosyal medya benim için her koşulda ailemden sonra geliyor. Dolayısıyla sosyal medyaya ayıracağım süre otomatik olarak sınırlanıyor.

Bir de fark ettim ki üretmek ile sosyal medyada olmak arasında benim adıma bir ters orantı var. Çok ürettiğim bir süreçte sosyal medya ile arama otomatik olarak bir mesafe giriyor. Üretebilmem için de bir mesafe koyabilmem gerekiyor. Zaten günümün büyük bir kısmı çocukların temel ihtiyaçları, ibadetler, uyku gibi süreçlerle geçtiğinden geri kalan vakitler zannettiğimizden çok daha kıymetli. Başarılı insanlar ne yapıyorlarsa o aralarda yapıyorlar. Bu da bende çocukları uyuttuktan sonraki akşam sessizliğine denk geliyor.

İslâmî ilimler alanında özellikle tefsiri tercih etmenizin özel bir sebebi var mı? Tefsire yönelmek isteyen kişilere ilk olarak neleri tavsiye edersiniz?

Tefsire ulaşmak için uzun ve dolambaçlı yollardan geçmek gerekiyor. Zamana yayarak, adım adım tefsire ulaştım. Hafızlığımı yaparken kelime anlamlarıyla beraber ezberlemeye çalıştım. Ezberlediğim bir şeyin her kelimesini anlamak gibi şiddetli bir arzum vardı. Mealleri karşılaştırdığımda çok fazla anlam farklılığı olduğunu gördüm. Bu farklılıklar kelimeden mi kaynaklanıyor yoksa yazarların yorumu mu gibi bir sürü soru vardı zihnimde. Bu sorular da doğal olarak daha hafızlık yaparken beni tefsir ilmine getirdi. Ana tefsir kaynaklarından faydalanmak için de mutlaka iyi Arapça bilmelisiniz. Tefsir Arapçadır, Arapça tefsirdir. Bu da beni Arapça’yı kökten çözme çabasına getirdi.

Hafızlık eğitiminizin yaşamınıza, karakterinize, kimliğinize etkileri nelerdir?

Hafızlıktan sonra, hafıza kuvveti noktasında kendimi kat kat aştığımı gözlemledim. Bir dizi izlediğimde, bir film izlediğimde diyaloglarına kadar aklımda kalır ve ben bunu on yıl sonra hatırlayıp söyleyebilirim. Yirmi yıl öncesinin diyaloglarına dair aklımda kalan çok fazla şey vardır. Hafızlık sözel hafızayı gerçekten kuvvetlendiriyor.

Hafızadaki etkisinin dışında karakterim üzerimde etkileri oldu. Çünkü ciddi manada disiplin gerektirir ve disiplin kazandırır. Kendi adıma hafızlıktan önce de planlı-programlı olduğumu düşünüyordum ancak hafızlıkla birlikte bu planlama dakika bazında hassaslaştı. Kimlik olarak ise girdiğiniz her yerde “Hafız hanım” oluyorsunuz. Bu sizin en üst kimliğiniz oluyor. Buradan gelen övgülere karşı egonuza fırsat vermemek gibi bir mücadele gerekiyor. Yoksa tökezlersiniz. Yine hafızlık müessesesini şahsınız üzerinden haksız ithamlara uğratmamak için de başka türlü çaba içinde olmanız gerekiyor. Tüm bunlar hafız olduğunuzda ölene kadar sırtınızda taşıdığınız vicdani yükler.

Yazmak dünyaya kalıcı izler bırakmak demektir. Siz yazmaya ilk nasıl karar verdiniz? İlk ne zaman başladınız?

Bu soruya çok gülüyorum. Nedeniyse yazabildiğimi “İnstagram” ile fark etmiş olmam. Otuz yaşındayken bir telefon uygulaması ile yazabildiğimi keşfetmem şahsım adıma içinden geçtiğim eğitim sisteminin içler acısı bir gerçeğidir. Çünkü okulda Türkçe derslerinde oldukça başarılıydım. Kompozisyonlar yazardım ve yazmayı da severdim. Ama “Sen yaz, seni bu alanda yetiştirelim.” diyen hiçbir eğitimci ile yolum kesişmedi. Hatta bazı yazı denemelerimle dalga geçildiğini söyleyebilirim.

İlk zamanlar yazmanın zihnimdekileri kategorize etmek, açıklığa kavuşturmak, daha detaylı düşünmek anlamında bir itici güç olduğunu zaten fark etmiştim. Günümü çok eskiden beri yazarak planlarım. Yürürken, araç kullanırken, sebep-sonuç ilişkisi kurarken, elimde kâğıt yoksa bile zihnimde yazarım. Çocuklarım için bir yetenek haritası çıkarmayı düşünüyorum. Yetenekleri üstünde ince mühendislikler yapmaya cidden hevesliyim. Mümkünse çocuklarım hiçbir yeteneklerini otuz yaşında keşfetmesinler. Yetenekten bahsederken şunu da eklemek isterim, ülkemizde nice başarılı yazarlar, şairler var iken kendi titrimi yazar olarak düşünmüyorum. Eğitimci kimliğimin uzantısı olarak yazıyorum şu anda. Kendimi yolun çok başında görüyorum. Amatörlüğü atmak için çok gayret ediyorum. Yazdığımın on katı okuyorum. Şu aşamada kendimi, içsel tefekkürünü, kendi iç dünyasındaki zincirlerini paylaşan bir kul olarak görmeyi tercih ediyorum.

Çocuk eğitimine olan ilginiz ve çalışmalarınız anne olduktan sonra mı başladı?

Çocuk eğitimine olan ilgim, çocuğuma yetememem ve en net ifadesi ile “Tahammül edememem” ile başladı. Yalnız ve gurbette bir anneydim. Eşim çok yoğun çalışıyordu ve ben daha günün ortasında enerjimin sonuna geliyor ve çaresiz hissediyordum. Evlat elinize verilen bir emanet ve bütün duygu durumu ilk beş yıl içerisinde şekillenecek. Kırmadan, dökmeden, o muhteşem ilişkiye hasar vermeden bir şeyler yapmak lazım. Bu noktada çocuk eğitimine yöneldim. Onların dünyaya hangi gözle baktıklarını anlamak, onların gözlüklerini takabilmek istedim. Mesela, örtüyü vazoyu kırmak için çekmiyor; vazoya ulaşmak için yapıyor, merak ettiği için yapıyor. Her şeyi yere dökerken, ağzına sokarken sadece keşfetmek için yapıyor, sizi üzmek ya da yaramazlık yapmak için değil. Ağlıyor, çünkü bütün isteklerini anlatabilmesi için tek kullanabildiği dil bu. Bunları fark ettikçe o tahammülsüzlüğün şefkate dönüştüğünü gördüm. Benim ihtiyacım “Sabretmek” değildi, onları bir kitap yaprağı gibi okuyabilmekti.

Salgın şartlarında çocuklar ve ebeveynler yeni bir düzenle karşı karşıya geldi. Böyle bir kaos ortamında çocuklar ve ebeveynler uzaktan eğitimle tanıştı. Bu sürecin avantajları ve dezavantajları sizce nelerdir? Bu süreçten nasıl faydalanılabilir?

Salgın hiçbirimizin beklemediği çok ani ve sürpriz bir durum oldu. İnsanın yapısı düzen kurmaya meyillidir. Kaostan, düzensizlikten, belirsizlikten hiçbirimiz hoşlanmayız. Ben evde bir kaos, düzensizlik olduğunda ani kararlar veremiyorum. Versem de sürdüremiyorum. Bir süre gözlemliyorum ve o gözlemlerime göre karar alıyorum. Kararlarımda bir yanlışlık görürsem düzeltiyorum ve bu şekilde bize göre en idealini buluncaya kadar devam ediyor. Salgın sürecinde de bunu yaptım, bundan sonrası için de böyle yapmaya karar verdim.

Elbette herkes gibi ben de belli bir süre kalakaldım. Altı ay kadar düşünme süresi oldu evde eğitim için. Çocukların eğitimlerini sürekli kendimiz takviye ettik ve takviyelerle akademik olarak sıçrama yaptıklarını gördük. Orman gezisi, akraba ziyareti gibi aktiviteleri öğrenme olarak kabul ettik. Çocuğa “Şu kitabı aç, şu kadar test sorusu çöz.” demeden bir şeylerin çok da güzel verilebildiğini deneyimlemiş olduk.

Neticede hâlihazırda ev okulu sistemini denemekten hiçbir şey kaybetmeyeceğimizi fark ettik. Çeşitli araştırmaların ardından kendimize özel bir ev eğitimi oluşturduk. Bu sistemin kendi adıma dezavantajı gün içinde çocuğu adapte edebilmek için çok fazla vaktin gidiyor olmasıydı. Çocuklarda zaman algısını olmadığı için zaman yönetimi oturtmak zor oldu. Çocuğa ev içinde ders saati disiplinini oturtabilmek, bir anne için ciddi vakit harcamak anlamına geliyor. Büyük çocuğun dersi olduğunda küçük çocuğa kaliteli vakit geçirtecek bir enerji kaynağı da gerekiyor. Yani gün içinde ciddi bir zamanınızı harcıyorsunuz ve kendinize çok az bir vakit kalıyor.

Avantajlarına gelecek olursak, okulların şu anki sistemine Prusya modeli deniliyor. Buna göre her sınıfın bir müfredatı vardır. Çocuklara o anlatılır. Öğretmen herkesin ortalamasını tutturmaya çalışırken burada en avantajlı grup orta grup olur. Önden gidenler sıkılır, arkadan gelenler de sınıfın frenleme sistemi gibidir. Onlardan herkes elini çeker. Arkadan gelen öğrencileri zarar olarak göremeyiz, onlar da belki başka derslerde sınıfın ilerisidirler. Prusya sisteminde öğrenci bir alanda ileri başka alanda orta olabilirken herkesi aynı sınıfa koyup eğitmiş oluyorlar. Ben öğrenciye özel, “Birebir” eğitime inanıyorum. Okullar bunu yapamaz demiyorum ama en doğrusunun bu olduğuna inanıyorum. Dünyanın her ülkesinde, her çocuğa bu seçim hakkı tanınmalı diye düşünüyorum. Ev okulunun özel eğitim fırsatı sunması avantajımız oldu.

Çocukların sürekli evde olması, evden derslere katılması… özetle ebeveynler bu kaos ortamını nasıl giderebilirler?

Şu anda ebeveynler kendileriyle baş başa kalma haklarını yitirdiler. Anneler çocukları okula bırakıyorlardı ve yarım gün kendilerine ait bir vakitleri oluyordu. Ancak şu da var ki çocuklar da arkadaşlarını kaybettiler, teneffüslerde oynadıkları ortamı kaybettiler. Çok fazla evde ve ekranla baş başa kaldılar, enerjilerini atamaz oldular. Parka bile çıkamadılar. Uzmanlar çocuk için enerjisini atamamanın bir şiddete çok büyük eğilim oluşturduğunu ve çocukların bunu kaldıramadığını söylüyorlar. Bu anlamda “Çocuğum bugün yeteri kadar hareket etti mi?” sorusunu mutlaka sormalarını tavsiye ederim. Evde bir kaos çıktığında kendi yaptıklarımdan yola çıkarak “Hadi toplanın dışarı çıkıyoruz.” eyleminin etkili olduğunu söyleyebilirim. Eğitimi için çocukla ilişkiyi bozmaktansa çocuğu eğitime talepkâr hâle getirebilmek için neler yapabilirim sorusunu sormalarını öneririm. Bir de bu dönemin en büyük avantajı; bir arada yapılan uzun keyifli kahvaltılar oldu, o kahvaltıların tadını çıkarmalarını öneririm.

Modern çağın bireylere dayatmış olduğu pek çok yenilik söz konusu ama bu yeniliklere uyum sağlamak pek kolay olmuyor. Özellikle çocuk eğitimi ve gelişimi konusunda her gün yenilenen ve değişen bir sistem mevcut. Hâl böyleyken çocukların onlara dayatılan bu değişken düzene uyum sağlamalarını beklemek doğru mu? Onların bu kaostan etkilenmemeleri için en doğru yol nedir?

İkilem hiçbir zaman tek branşa ait değildir. Karşıt görüşleri sadece belli alanlara münhasır kılamayız. Eğitimde de çocuk gelişiminde de tıpta da beslenmede de vardır. Zıt görüşleri sakin karşılamak kanısındayım.

Sonrasında da iş çocuklar için izlenecek metoda geliyor. Bir gelişme ortaya atıldığı zaman çocukları dayanaksızca bunun ortasına çekmek benim yapabileceğim bir şey değil. Çünkü çocuklar adaptasyon noktasında yetişkinler gibi değiller, değişimlere çok daha duyarlılar. Keskin ve fanatik değişiklikler çocuklarda dirence ve huzursuzluğa neden olabiliyor. Bir değişiklik olacaksa uzun sürece yayılmasına ihtiyaçları var. Çocuklar salgın ile aniden çok büyük bir değişik yaşadılar. Bizi bile zorlayan bir sürece kolayca ayak uydurmalarını beklemek haksızlık olur. Benim onlarla iletişim kurma yöntemim hep empati oldu. “Yoksa az sabredeyim bitecek.” dediğimde onlara karşı lütfen ve keremen iyilik yapmışım ve böylece kendime haksızlık yapmışım hissinden kurtulamadım. Bu da hata yapmama neden oldu. Çocukların yaşadığına bu pencereden bakmayı öneririm.

Ebeveynlik tefekkürü kitabınızda “Kur’an’ın insana verdiği değer özümsenmeden ebeveynliğin ehemmiyetinin idrak edilemeyeceğini’’ ifade ediyorsunuz. Bu ifadeniz ile vurgulamak istediğiniz, üzerinde durulmasını işaret ettiğiniz husus nedir?

Çocukların masumiyeti. Çocuk sahibi olmak çok büyüleyici bir şey gibi geliyor fakat çocuk sahibi bireyler bu işin zorluğundan dolayı bir süre sonra her şey çok sıradanmış, çocuğa verdikleri kendilerinden eksiltiyormuş gibi düşünerek yıpranma sürecine giriyorlar. İşte bu dönemde “İnsanın değerini” hatırlamak gerekiyor. Karşındaki bebek olabilir ama küçük bir insan, bir öz. Allah onun varlığını yokluğuna tercih etti ve o güçsüz canlıyı bize emanet etti. Bu Allah’ın o kula rağbeti. Yetişkin insan ne kadar saygı ve sevgiyi hak ediyorsa o da o kadar hak ediyor. Bunu idrak etmek çocuğumla ilişkimde çok iyi gelmişti. Tümüyle bana aitmiş, bu ikili ilişkide, her vakit istediğim gibi davranabileceğim, hiçbir zaman kaybetme riskim olmayan her zaman talep edilen taraf olacağım yanılgısından kurtulmuştum. O yüzden kitabın pek çok yerinde buna işaret etmeye çalıştım.

Üniversiteli gençlerin Kur’an ile ilişkisi nasıl olmalı? Ortamında bulunduğunuz İslâmî İlimler alanında ya da dışındaki öğrencilerde gözlemlediğiniz, tecrübe edindiğiniz hususlar doğrultusunda neler tavsiye etmek istersiniz?

Marmara Üniversitesi’nde tefsir dalında yüksek lisans yapmak istiyordum. Hocaların odasına gidip tek tek “Yüksek lisans sınavında neler soruyorsunuz hocam, nelere hazırlanalım?” diye görüşüyor idim. Bir keresinde Bedrettin Çetiner hocayla görüştüğümde bana, “Kızım sen Kur’an’ı nasıl okuyorsun?” diye sordu. O kadar açık uçlu bir soru ki bakakalmıştım. Ardından, “Kızım kavga ederek okuyor musun yani tartışarak okuyor musun? diye ikinci bir soru sordu. Ben yine anlamadım. Oysaki “Burada neden böyle söylüyor, burada neden böyle gelmiş diyor musun?” diyordu. Sonra tabii ders hocamız oldu. Burada neden bu kelime kullanılmış, niye böyle gelmiş demeden tefsir öğrenemiyorsunuz. O yüzden gençlerin de okurken “Neden burada böyle gelmiş, neden böyle olmuş?” diyerek, bu soruları bastırmadan, bu soruların üzerine yürüyerek okumaları daha kaliteli, daha farkındalıklı okumalara kapı açar. Yoksa satırları üst üste yığarsın, bir yığın sayfa okursun. Nitelikli, farkındalıkla, verimli okuma yapabilmek soru sormakla doğru orantılı.

Son olarak yakın zamanda hayata geçirmeyi düşündüğünüz bir projeniz ya da yeni bir kitap çalışmanız var mı?

Hayatta çok büyük bir devinim var. Siz hayata ayak uydurmaya çabaladıkça aslında bu devinime de ritimlenmiş oluyorsunuz. Benim proje üretme sorunum olmuyor ama sık güncellediğim söylenebilir. Şimdi mahreç temelli elif ba üzerinde çalışıyorum. İçim kıpır kıpır. Sonrasında bir kitap çalışması vardı ama onu şu an durdurdum. Başka bir hayalime yönelmeyi seçtim. Bu konuda kendime katı davranmıyorum, “Bu kadar emek verdin; bu alandan çıkamazsın, emeklerin ziyan olur.” gibi düşünmüyorum. Şu sıra çocuk eğitiminin ruhen ve zihnen çok içindeyim. Hiçbir dış motiveye ihtiyaç duymaksızın büyük bir heyecanla okuyor, düşünüyor ve üretiyorum. Bu yüzden eğitim alanına kaymaya karar verdim. Yirmili yaşlarımda bana, otuzlu yaşlarımda hâlâ okuyor olacağımı söyleselerdi, muhtemelen kendime sinir olurdum. Şimdi fani hayatımı anlamlandırabilmek için başka bir yol bilmiyorum. Kendi çocuklarım için ürettiklerime tüm çocukları dâhil etme arzusu bu noktaya taşıdı beni. Her daim de taze tutuyor, Elhamdülillah.

Başucu kitabınız?

“Feyzü’l Furkan Tefsirli Kura’n-ı Kerim Meali”

Tekrar tekrar okumaktan bıkmadığınız eser?

“Posta kutusundaki Mızıka”, Ali Ural

Hayatınızda etki bırakan üç eser?

“Simyacı”, Paulo Coelho

“İnsan olmak”, Engin Gençtan

“Pal Sokağı Çocukları”, Ferenk Molnar

Örnek aldığınız iki müellif?

Ali Ural (Türkçe), Tolstoy (Çeviri)

En sevdiğiniz beş müfessir?

Elmalılı Hamdi Yazır, Âlusi, Begavi, Nesefi, Tahir b. Aşur

En sevdiğiniz tefsir?

Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri, et-Tahrir ve’t Tenvir, Beyzavi tefsiri, Medariku’t Tenzil (Teke indiremiyorum)

Dünyadan ahirete giderken arkadaşınız olarak tabir edebileceğiniz üç şey?

Salih ameller, salih-saliha aile/dostlar, içtenlikle yapılmış dualar.

Hüma Dergisi, Sayı: 7

Yayın Tarihi: 14 Nisan 2022 Perşembe 13:00
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26