Merve Can: “Edebiyatın iyi yanlarından biri de kişiyi, hep daha iyisi olmaya zorlamasıdır.”

“İnsan; çalışmayla, sabırla, azimle, sevilmenin ve güvenilmenin kendisine verdiği özgüvenle karşılaştığı bütün zorlukların üstesinden çok kolay bir şekilde gelir.” Emre Orhan Gökalp, Merve Can ile söyleşti.

Merve Can: “Edebiyatın iyi yanlarından biri de kişiyi, hep daha iyisi olmaya zorlamasıdır.”

Bize kendinizden bahsedebilir misiniz? Mesela, nasıl bir çocuktunuz? Geçmişinizin, ailenizin ve çevrenizin yazarlığınız üzerinde nasıl bir etkisi oldu?

Yakın zamana kadar içime kapanık olmakla beraber beni rahatsız edici derecede empat biriydim, hâlâ da öyle olduğumu düşünüyorum. Utangaç ve sıkılgan biri olmam, beni iç dünyama daha çok yönlendirdi. Zaten yazarlar içine kapanık kişiler olur, söyleyemediklerini kâğıda dökerler; bir nevi bu dünyaya sığamadıkları, sığınamadıkları zaman edebiyatın o büyülü dünyasında kendilerine bir yer edinirler. Annem ve babam, bazı akşamlar kitap ve dergi okurdu; bu alışkanlıklarını hâlâ devam ettirmeye çalışırlar. Abim ise senelerdir sıkı bir okuyucudur, gerek okuma gerekse hayata ve olaylara bakış açımın gelişmesinde onun üzerimdeki emeği çoktur. Yani okuyan, okumaya çalışan bir ailemin olması bana her anlamda katkı sağlamıştır. Yazar olmaya karar verdiğimde de bana maddî ve manevî her türlü desteği verdiler. Şimdi ise nişanlım bu destekçilerimden biri oldu. En değerlileriniz size güvendiğinde her şeyin üstesinden rahatlıkla gelinebileceğini düşünüyorum, tabii böyle olunca hayat daha çekilir bir hâle geliyor. Hepsine ayrı ayrı teşekkürlerimi bir borç bilirim. Fakat bir yanda bana özgüven veren, beni her zaman daha iyi olmam için teşvik eden kişiler varken diğer yanda olumsuz yorumlar yaparak şevkimi kıran kişiler de oldu hayatımda. Maalesef toplumumuzda sadece yazarlara değil, tüm sanatçılara, sanatı meslek edinenlere karşı bir acıma duygusu var. Bence bu durum, sanatın insan ruhuna kattığı derinlik ve değerin bilinmemesinden kaynaklanıyor.

Yazma maceranız nasıl başladı? İlk yazınızın bir hatırası var mı sizde? Yazarlık hayali olan biri miydiniz?

Aslında tamamen tesadüfî bir cümleyle başlamıştı her şey. Metin yazma gibi bir niyetim yoktu ilk başlarda. Tek bir cümle durduk yere aklıma düştü ve o andan itibaren bir buçuk sene kadar süren romanım ortaya çıktı. Tabii sonra okumayı sıklaştırıp edebiyatla, yazıyla ilgili teorik okumalar da yapınca metnin, birçok yönden hatalı ve kusurlu olduğunu fark edip bıraktım. Şu an öylece duruyor. Bu, yazıma hiç devam etmeyeceğim anlamına gelmesin; tabii ki kendimi hazır hissettiğimde ilk işim düzeltmelerimi de yapıp kaldığım yerden devam etmek olacak. Çünkü baştan beri roman yazmayı istedim ve hâlâ bu isteğim devam ediyor. Bu, günün birinde yapabilirim dediğim en büyük dileğim. Yazar olmayı, pek hayal ettiğimi hatırlamıyorum ama yazdığım kompozisyonlarım, hocalarım tarafından her zaman çok beğenilirdi. Hatta bir hocam, defterime geleceğin yazarı diye not etmişti.

“Hepimiz, dünyaya gelmekle birtakım yüklerin altına giriyoruz. Görmek istemeyeceğimiz şeyleri görüyor, bilmek istemeyeceğimiz şeyleri biliyor ve şahit olmak istemeyeceğimiz şeylere şahit oluyoruz.”

Bazı Kaldıramadığım Yüklerisimli öykünüzü oluşturmanızdaki temel dinamiğiniz neydi? Öykünüzü besleyen kaynak, başka bir deyişle ilhamınız ne oldu? Bununla birlikte Dergâh Yayınları ile buluşma hikâyenizden bahseder misiniz?

Hepimiz, dünyaya gelmekle birtakım yüklerin altına giriyoruz. Görmek istemeyeceğimiz şeyleri görüyor, bilmek istemeyeceğimiz şeyleri biliyor ve şahit olmak istemeyeceğimiz şeylere şahit oluyoruz. Bazen istemeden bazen de isteyerek vicdanımıza cevabını veremeyeceğimiz şeyleri yapıyor, gece bizi uyutmayacak suçlar işliyoruz. Yüklerimiz gitgide artıyor. İşte bunlar, bu öyküyü ortaya çıkarmamda beni tetikleyen şeylerden bazıları. Dergâh, yazmaya ilk başladığım amatör zamanlarımda şansımı denediğim bir yayıneviydi fakat olumlu bir geri dönüş alamamıştım. Tabii ben pes etmedim, kendimi sürekli geliştirip irtibat kurmaya devam ettim ve bunun karşılığını da aldım. Ali Ayçil’in ilgisi ve samimiyeti sayesinde Dergâh’ta olmaktan hep mutluluk duydum.

Yazdığınız metnin bitmiş olduğunu nasıl anlıyorsunuz?

Metni bitirince dosyayı kapatıyorum. Bir-bir buçuk hafta kadar bekletip yazımı demlenmeye bırakıyorum. Bu uzaklaşmanın, yazının oturması için önemli olduğunu düşünüyorum çünkü yazı daha çiğken yazar, eksiklerini görememekle birlikte yazısına objektif de yaklaşamıyor. İşte bunun için yazıyla belli bir süre mesafe koyulmasının dolayısıyla bu yabancılaşma sürecinin gerekli olduğunu düşünüyorum. Yazar, eserinden iyice uzaklaşınca eserin verdiği ilk anki o esriklik büyüsü de ortadan kalkıyor. Bu sayede yazar, metni bir okur olarak okuyup ikinci bir eleme sürecini başlatarak yazısını daha iyi bir hâle getiriyor.  

Yazarken neler hissedip düşünüyor, nasıl bir ruh hâline bürünüyorsunuz? Olmazsa olmazım dediğiniz herhangi bir alışkanlığınız var mı?

Yazının ilk cümlesi sancıyla başlıyor benim için. Bazen iki-üç gün bazen bir hafta, ilk cümleyi yazamadığım zamanlar oluyor. Bu çok can sıkıcı bir durum... Ama ilk cümleyi yazdıktan sonra gerisi biraz daha kolay geliyor benim için. Bir tür rahatlama, hafifleme hissediyorum. Yazarken kendime edindiğim alışkanlık, çokça var aslında. Yazıya ya da karaktere yoğunlaşırken meditasyon yapmayı severim. Klasik müzik dinlerken yazıya hazırlarım kendimi. Ayrıca başka sanat dallarından da beslenirim. İyi bir metin okuyunca veya edebî bir konuşma dinleyince güzel bir müzik, başarılı bir tablo veya incelikle yontulmuş bir heykel görünce bile içimde edebiyatla uğraşma isteği doğuyor. Sanat, sanatı besliyor kesinlikle.

İlk öykünüzden bugüne sizde neler değişti? Hem fikir hem üslup olarak değişimlerden söz edebilir miyiz?

İlk yazdığım metinler ile şimdiki metinlerim arasında tabii ki bir uçurum var. Bilinçsiz ve teorik okuması az çiziktirmeler ile edebiyat kuramları, felsefe ve psikoloji eserleri okuyarak yazılan edebî kaygısı yüksek roman ve öyküler eşdeğer olamaz. Şu anki öykülerimi, yere daha sağlam basıyor buluyorum. Muhtemelen beş sene sonra da bu şu anki öykülerimi eksik ve hatalı bulurum. Edebiyatın iyi yanlarından biri de bence işte bu. Çünkü kişiyi, hep daha iyisi olmaya zorluyor. Tabii bu, zihnin yaratım gücüne de bağlı bir şey. Ben yazabileceğim en iyi yapıtı verdim, o zaman yazmayı bırakayım gibi bir şey söz konusu olamaz. Her zaman daha iyisi olabilir diye düşünmeli, bunun için çalışılmalıdır.

Edebî yolculuğunuzda özellikle etkilendiğiniz, birikiminizde kilometre taşı niteliğinde diyebileceğiniz şair/yazar/düşünce adamları kimlerdir?

Bende en çok etki uyandıran Dostoyevski, Sabahattin Ali, Feyyaz Kayacan, Sartre, Albert Camus, Bilge Karasu ve Oğuz Atay diyebilirim. Gerek diliyle, gerek kurgusuyla gerek edebî ve felsefî kaygısıyla, psikolojik tahlilleriyle, yarattıkları gerçeğe yakın karakter ve köklü fikirleriyle tesirinde kaldığım yazar ve düşünce insanlarıdır bu saydıklarım. Özellikle bir kadın olarak belirtmek isterim ki Virginia Woolf ve Mine Söğüt, kadının dünya ve edebiyattaki yerini anlamamda çok yardımcı olmuştur. Kadının kadına verdiği inanç ve güç bambaşkadır.

“İnsan; çalışmayla, sabırla, azimle, sevilmenin ve güvenilmenin kendisine verdiği özgüvenle karşılaştığı bütün zorlukların üstesinden çok kolay bir şekilde gelir.”

Bildiğimiz kadarıyla resim de yapıyorsunuz. Resim ve yazmanın sizde oluşturduğu duygulardan karşılaştırmalı olarak bahsedebilir misiniz? Bu iki sanatta hedefiniz nedir?

Üç senedir resimle ilgileniyorum. Ve şuna inanıyorum ki sanat sanatı besler. Birinden bunalınca diğerine yönelmek, sonra tekrar ötekine dönmek, o günkü ruh hâline göre ikisi arasında seçim yapmak, bana ciddi anlamda haz veriyor. Çünkü sanatın her dalı insanı dinginleştiriyor. Mesela, kitap okuyacak ya da yazı yazacak bir kafada değilsem kendimi bir süre resme veriyor, orada sakinleşiyorum. İlham geldiğinde ise hemen yazının başına geçiyorum. Yazı, bana resme göre biraz daha karmaşık geliyor.  Edebiyatta hedefim, ömrümün sonuna kadar her gün bir adım ileri giderek bu yolu yürümek, kendime bir şeyler katarak ilerlemek ve tabii ölmeden önce belli bir kitleye, bir isme sahip olmak. Yağlı boyada hedefim ise reprodüksiyonu bırakıp daha özgün eserler vermek.

Peki, yazarlık kimliğinizin yanında nasıl bir okursunuz? Mesela, son okuduğunuz üç kitabın ismi neydi?

Klasikleri okumayı severim. Dünya çapında kült olmuş kitapları ve önemli isimleri okumak gerektiğini düşünüyorum. Onun dışında tabii ki Türk edebiyatı ve çağdaş dünya edebiyatı okumaya gayret ediyorum. Benim eksiklerimden biri de teorik eserler okuma olduğu için bu konuda kendimi zorluyor, daha çok teorik eser okumaya gayret ediyorum. Şu an Eagleton’ın “Edebiyat Kuramı”nı okuyorum. Aslında bir kez okumuştum fakat pek verimli bir okuma olmadığını düşündüğüm için şimdi tekrar okuyorum. Onun dışında Cortazar’dan “Cinayeti Gördüm” ve Feyyaz Kayacan’dan “Çocuktaki Bahçe” eserlerini de ekleyebilirim.

Sizi en çok etkileyen kitap, film, müzik gibi eserlerin listesini yapsanız bu listede neler olur?

Kitap için şunları sayabilirim: “Suç ve Ceza”, “Kürk Mantolu Madonna”, “İçimizdeki Şeytan”, “Duvar”, “Bulantı”, “Yabancı”, “Bir Gün Batımının Ayrıntıları”, “Tutunamayanlar”, “Odalardan Biri”, “Deli Kadın Hikâyeleri”; filmde ise Altıncı His, Diğerleri, Olağan Şüpheliler, Piyanist, Prestij, “Oyun”.

Plastik sanatlarda, özellikle heykelcilikte tüylerimi ürperten pek çok eser var. Özellikle insan anatomisini büyük bir incelikle ele alan, gölgelendirmeleri ustalıkla yapılmış heykellerden çok etkileniyorum. Mermerin transparan bir forma sokulup tül, duvak ve dantel gibi şeylerin işlenmesi ve ayrıca mermerin su formuna sokulması beni hep çok etkilemiştir.

Müzik olarak genelde rap, hip hop tarzı seviyor ve dinliyorum. Şu an bir liste yapamam çünkü liste baya kabarık, yoksa bu sohbet uzayıp gider.

Son olarak yakın zamanda hayata geçirmeyi düşündüğünüz bir projeniz veya yeni bir kitap çalışmanız var mı? Son olarak ne söylemek istersiniz?

Şu an önüm sisli, bir şey demek zor. İsteklerim var tabii ama somut bir projeye başlamış değilim. Kitaba gelen yorumlara göre de belki kendime bir yol çizebilirim. Şu an benim için her şey çok taze. Biraz sabredip beklememin benim için daha faydalı olacağını düşünüyorum. Tabii ki bu sürede çalışmalarıma, kendimi her anlamda geliştirmeye, aklıma düşenleri yazmaya, okumalara devam edeceğim. Son olarak şunu söyleyebilirim ki insan; çalışmayla, sabırla, azimle, sevilmenin ve güvenilmenin kendisine verdiği özgüvenle karşılaştığı bütün zorlukların üstesinden çok kolay bir şekilde gelir.

Söyleşi: Emre Orhan Gökalp

Yayın Tarihi: 28 Aralık 2021 Salı 12:00 Güncelleme Tarihi: 29 Aralık 2021, 13:54
banner25
YORUM EKLE

banner26